Olağanüstü Bir Gece- Stefan Zweig

Kendime öğle vakti bir fayton kiraladığım o günde, 7 Haziran 1913’te geçen o macerayı hala ateşli bir tutkuyla yeni baştan yaşıyorum.

Kadınlar karşısında da başarısız olduğum söylenemezdi, bir şekilde iç dünyamdaki aylaklığa işaret eden gizli biriktiricilik tutkusuyla bu konuda da pek çok anmaya değer ve paha biçilemez yaşanmışlık biriktirdim.

İngilizlere özgü kusursuz dikilmiş bir takım elbisenin toplum içinde hiçbir biçimde göze batmayışı gibi benim varoluş biçimimde de dikkat çekici hiçbir şey yoktu ve en çok hoşuma giden yanı da buydu.

O dönemde bazı yarı farkındalık anlarında bilincine tam varmadan içimde özlemini çektiğim şey arzulardan ziyade, arzulama arzusuydu; daha güçlü, daha bağımsız, daha tutkulu, daha doyumsuz istek duyma, daha yoğun yaşama belki de acı çekme, ihtiyacıydı.

Canlılığım her zaman vardı elbette, sadece yaşamaya cesaret edememiştim, kendimi boğazlamış ve kendimden gizlemiştim.

Hiç ama hiçbir zaman, binlerce insanla birlikte dalgalandığım, dört bir yanımdan sıcaklıkla ve sözcüklerle kucaklandığım, ama yine de bu doluluğun akışından kopuk olduğum şu anki kadar büyük bir paylaşma, bir insan yakınlığı ihtiyacı duymamıştım.

Orada öylece çakılmış gibi otururken, buna benzer yüzlerce masanın, binlerce dost insanın önünden bir kez bile bakmayı düşünmeden, sadece kendi dar elit çevrem içindeki başarıya veya takdire önem vererek geçip gittiğim onca yılın kayıtsızca kibrinin kefaretini ödedim ve yaşadığım şu dışlanmışlık halinde ihtiyaç duyduğum dolaysız iletişimin, o iddiasız sözcüklerin etrafının içimde sımsıkı örülmüş olduğunu hissettim.

… tek işi öylece durup gelebilecek herkesi beklemek olan biri çıkıp insanı kurtararak bütün buzlarını çözebiliyordu.

Tehditle alınmış bir para için teşekkür etmenin gülünçlüğünü kendi de fark etmişti. Utanmıştı-ah, bu gece her şeyi hissediyordum, her şey kendini bana açıyordu- ve onun utancı bana ağır geldi. Ben de onun gibi bir hırsızken ödlek ve iradesizken bu insanın karşımda utanmasını istemiyordum. Onun alçalması beni eziyordu.

Benden bir şey onlarda yaşamaya devam edecekti, onlara bir şey vermiştim. Vermenin hazzı içimi daha önce hiç tatmadığım bir duyguyla doldurdu.

Birilerini sevindirmenin ve bundan sevinç duymanın ne kadar kolay olduğunu hissediyordum: İnsanın kendini açması yeterliydi, insandan insana canlı bir akış başlıyordu hemen, yükseklerden derinlere iniyor, derinlerden tekrar sonsuzluğa yükseliyordu.

Bunu yapar yapmaz fazlasını istedim, daha fazla sevinç yaymak, daha fazla hissetmek istedim, birkaç gümüş bozuklukla birkaç renkli banknotla korkuları, kaygıları gidermek, ruhları şenlendirmek ne kadar kolaydı… İnsanları sevindirmenin bu kadar iyi ve kolay olduğunu niçin daha önce hiç anlamamıştım!

Daha önce hiçbir zaman, varoluşumun en hareketli anında bile bu şeylerin gerçekten var olduklarını, yaşıyor olduklarını, onların ve benim varoluşlarımızın bir ve aynı olduğunu, bütün olarak da sadece sevgiyle kavranabilen, sadece kendini teslim edenin kucaklayabileceği o büyük ve muhteşem, mutluluğuna doyulmayan yaşam olduğunu böylesine güçlü hissetmemiştim.

Ait olduğum kesimin normlarını ve kalıplarını boş bulduğum için artık ne kendimden ne de başkalarından utanıyorum.

Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: