Ermiş- Halil Cibran

… acılarını ve yalnızlığını kim terk edebilir ki pişman olmadan?

Bugün üzerimden çıkardığım giysi değil, kendi ellerimle söktüğüm tenimdir. Ve ardımda bıraktığım bir düşünce değil, açlık ve susuzlukla ahenk bulmuş yürektir.

Ses, onu kanatlandıran dili ve dudakları taşıyamaz. Bu yüzden gökyüzüne yükselirken, yalnız bulmak zorundadır yolunu.

… gölgen yüzümüze düşen ışık oldu.

… Sevgi taçlandırdığı kadar çarmıha gerer sizi. Besler, büyütür hem de budar sizi… Sevgi, tüm bunları, yüreğinizdeki sırları anlamanız ve bu sayede Hayat’ın yüreğine ait bir parça olabilmeniz için yapacaktır…Kendinden başka almaz ve kendinden başka bir şey vermez sevgi. Ne sahip olur ne de sahip olunmak ister. Zira sevgiye sevgi yeter. Sevdiğiniz zaman “Tanrı kalbimde!” demeyin, aksine “Tanrı’nın kalbindeyim!” deyin. Sanmayın sevginin yönünü tayin edebileceğinizi, zira sevgi layık görürse çizer sizin rotanızı… Ama seviyorsanız ve mutlaka arzularınız olacaksa şunlar olsun arzularınız: Erimek ve geceye çağlayıp akan bir dere gibi olmak. Gereğinden fazla şefkatin verdiği acıyı tanımak. Kendi sevgi anlayışınızla isteyerek ve sevinçle kan ağlamak. Gün doğumuna kanatlanmış bir yürekle uyanmak ve sevgi dolu yeni bir güne şükranlarını sunmak. Öğle vakti dinlenmek ve sevginin coşkusunu düşünmek uzun uzun. Akşam üzeri eve minnetle dönmek ve en sonunda kalbinizdeki sevgiliye dua edip dudaklarınızdan dökülecek bir övgü nağmesi ile uyumak.

… Bırakın da birlikteliğinizde mesafeler olsun. Bırakın dans etsin gökteki rüzgarlar aranızda. Birbirinizi sevin ancak sevgiyle zincirlemeyin kendinizi. Bırakın, ruhlarınızın kıyıları arasında hareket eden bir deniz olsun aşk. Doldurun birbirinizin tasını, ama içmeyin sakın ha aynı tastan! Ekmeğinizi verin birbirinize ama yemeyin aynı ekmekten. Dans edip şarkı söyleyin birlikte ve eğlenin, ama yalnız olun ikiniz de… Kalbinizi verin, ancak teslim etmeyin birbirinizin ellerine. Zira yalnızca hayatın avucuna sığar yürekleriniz. Bir arada durun, ancak çok yakın olmayın birbirinize.

Çocuklarınız sizin değildir. O çocuklar hayatın kendine duyduğu özlemin oğulları ve kızlarıdır. Onlar sizinle birlikte gelir bu dünyaya. Ancak sizinle birlikte olsalar da size ait değildir. Onlara düşüncelerinizi değil, sevginizi verebilirsiniz. Onların ruhlarını değil, bedenlerini barındırabilirsiniz. Zira onların ruhları yarınlarda ve hayal bile edemeyeceğiniz bir yerde yaşar. Onlara benzemek için gayret gösterebilirsiniz, ancak onları kendinize benzetmeye çalışmayın. Zira hayat ne geri gider ne de oyalanır dünle.

Sahip olduğunuz şeyleri verdiğinizde değil, kendinize ait bir şeyler verdiğinizde gerçekten bahşetmiş sayılırsınız… istenildiğinde vermek iyidir, ancak önceden anlayıp istenilmeden vermek çok daha iyidir… Sahip olduğunuz her şey bir gün elinizden çıkıp başkasına verilecek; bu yüzden olabildiğince verin, mirasçılarınızın değil, sizin olsun bahşetmenin baharı. Sık sık “Sadece hak edene bahşederim” dersiniz. Ancak ne bahçenizdeki ağaçlar ne de otlaklarınızdaki sürüler böyle der. Onlar yaşamak için bahşederler, zira kendine saklamak yok olmak demektir. Günleri ve geceleri ağırlamaya layık olan, elbette ki sizden gelecek her şeye layıktır. Ve hayat okyanusundan içmeyi hak eden, sizden gelen küçük akıntıyla tasını doldurmayı da hak eder. Bir şeyler bahşetme cesaretinden, özgüveninden ve yardımseverliğinden daha büyük bir hediye var mıdır? Öncelikle kendinizi bir bahşeden ve bir bahşetme aracı olarak görün. Zira her ne kadar kendinizi birer bahşeden olarak görseniz de sadece birer tanıksınız ve işin doğrusu, kimse hayata bir şey veremez, hayatın kendisi dışında. Birer alıcı olan sizler, memnuniyetin ağırlığını almayın omuzlarınıza, yoksa esaret çektirirsiniz hem kendinize hem de verene… Sahip olduğunuz borcun üzerine çok fazla düşünmek, annesi özgür yürekli dünya ve babası Tanrı olan bonkörlükten kuşku duymaktır.

… sizler yemek için öldürmek ve susuzluğunuzu dindirmek için de yeni doğmuş olandan ana sütünü çalmak zorundasınız. Bu yüzden yediklerinizi ve içtiklerinizi birer ibadet haline getirin. Sofranız, ova ve ormanların saf ve masum sakinlerinin, insanın daha temiz ve daha masum olanı için kurban edildiği bir sunağa dönüşsün. Bir hayvanın yaşamını sonlandırdığınızda ona kalbinizden şunları söyleyin: “Seni öldüren aynı güçle ben de öldürüleceğim ve ben de sona ereceğim. Seni elime teslim eden kanun beni daha kuvvetli bir ele götürecek.”

Daha sonra bir elmayı ısırıp dişlerinizle çiğnerken ona kalbinizden şunları söyleyin: ” Tohumların bedenimde var olacak ve gelecekteki tomurcukların kalbimde çiçek açacak, kokun nefesim olacak ve birlikte keyif alacağız tüm mevsimlerden.”

Dünyaya ve onun ruhuna ayak uydurabilmek amacıyla çalışırsınız. Zira boşa vakit geçirmek, mevsimlere yabancı olmak ve gururun yanı sıra görkemli bir şekilde ebediyete yürüyen hayat döngüsünün dışına çıkmaktır… Ve çalışıp emek verirken, aslında hayatı seviyorsunuz. Verilen emekle hayatı sevmek, hayatın en gizli kalmış sırrına ortak olmaktır… Bir dürtü olmadığında hayat gerçekten bilinmezlikle doludur. Ve bilgi yoksa eğer, bütün bu dürtüler kördür. Bütün bilgiler beyhudedir, eğer yapacak bir iş yoksa. Ve bütün işler boştur, eğer bir aşk yoksa. Aşkla çalışırken kendinizi benliğinize, birbirinize ve Tanrı’ya bağlarsınız… Ruhunuzdan bir parça katmaktır yaptığınız her işe ve huzura ermiş ataların ruhlarının etrafında bekleyip, sizi izlediklerini bilmektir onların … Çalışmak, aşkın görünür kılınmasıdır.

Neşeniz, maskesini çıkarmış kederinizdir. Ve kahkahalarınızın yükseldiği bu çeşme, çoğu kez gözyaşlarınızla doldurulmuştur… Keder varlığınızda ne kadar derinleşirse, o kadar çok neşe barındırabilirsiniz içinizde… Neşeliyken kalbinizin derinliklerine bakın; sizi şu an neşelendiren şeyin eskiden kederlere boğduğunu göreceksiniz. Kederliyken de bakın yüreğinize, eskiden sizi mutlu edenler için ağladığınızı göreceksiniz.

Eviniz sizi yansıtan daha büyük bir bedendir. Atalarınız korkuları yüzünden sizi birbirinize yaklaştırdı… Gerçekteyse, rahatlığa olan düşkünlük ruhun tutkusunu öldürür, sonra da cenaze töreninde sırıtarak yürür. Ancak siz, kainatın çocukları, siz ki huzurun içinde huzursuzluk bulanlar, sizler ne köşeye sıkışacak ne de evcilleştirileceksiniz.

Giysileriniz, güzel olan özelliklerinizi örtbas etmekle beraber, güzel olmayanları gizlemez. Ve giysilerde gizliliğin özgürlüğünü arasanız da bulacağınız sadece bir koşum ve zincir olacaktır. Unutmayın ki gösterişsizlik, kirli gözlere karşı kullanılan bir kalkandır… Hayatın nefesi güneş ışığında, eliyse rüzgardadır… Ve unutmayın ki toprak çıplak ayaklarınızı hissetmekten keyif alırken, rüzgarlar da saçlarınızla oynamayı özler.

Bereketi ve memnuniyeti, doğanın size verdiklerini birbirinizle değiş tokuş ederek bulacaksınız. Ancak bu alışverişler sevgi ve merhametli bir adaletle olmazsa, bazılarını açgözlülüğe, bazılarını da açlığa sürükler… Şarkıcılar, dansçılar ve neyzenler pazar yerine gelirse, onların da Tanrı vergisi yeteneklerini kabul edin. Zira onlar da meyve ve ağacın günlük reçinesini toplarlar. Ve getirdikleri rüyalardan yapılmış olsa da ruhunuza birer elbise ve besin olurlar.

Ruhunuz rüzgarda başıboş, yalnız ve korumasız dolaşırken, başkalarına ve dolayısıyla kendinize karşı yanlış yaparsınız. İşlediğiniz bu suçlar yüzünden, kutsanmışların kapısında aldırış etmeden bir süre bekletilmeniz gerekecektir. İçinizdeki tanrı okyanus gibidir, ebediyete kadar kirlenmeden kalır. Hava gibidir; sadece kanadı olanları uçurur. Hatta güneş gibidir… Ne içinizdeki tanrı ne de sislerin içindeki cüce bilir suçu ve cezasını bunu bilen içinizdeki insandır… Kutsanmış ve erdemli olanların, her birinizin içindeki en yüksek noktadan daha yukarıya çıkması nasıl ki mümkün değildir, kötü huylu ve zayıf iradeli olanlar da en alçak noktanızdan daha aşağıya düşemezler… Zalimlik yapan insanlar da insanoğlunun iradesi olmadan bir yanlış yapamazlar. Bir tören alayındaymışsınız gibi, içinizdeki Tanrı’yla yürürsünüz birlikte. Hem yol hem yolcusunuz. Eğer aranızdan biri düşerse, ayağının takıldığını gören arkadakiler bu taşı bir uyarı olarak algılamalıdır. Evet, adımları daha hızlı olan ve yere sağlam basan öndekiler de görür düştüğünü, ama buna rağmen hiçbiri taşı oradan kaldırmamıştır… Öldürülen kendi ölümünden sorumlu olabileceği gibi, soyulan da uğradığı soygundan sorumlu tutulabilir. Dürüst olana, kötünün eylemlerine bakarak masum diyemeyiz. Zalimin yaptıkları sıçramıştır temiz olanın ellerine. Evet, suçlu çoğu zaman mağdur olanın kurbanıdır. Ve yine de çoğu zaman suçlanan, suçsuz ve masumların yükünü taşır. Doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıramazsınız… Kabahatliyi ayıplayacak olan varsa kabahatsizin de ruhuna baksın. Ve siz adil olmak isteyen hakimler, dışı dürüst içi çürümüş olana karşı nasıl bir hüküm verirsiniz? Eylemleri yalan dolan ve zalim olsa bile, kırılmış ve şaşkına dönmüş olanı nasıl suçlu bulursunuz? Peki ya pişmanlıkları, yapılan haksızlıktan daha büyük olan pişmanlıkları nasıl cezalandıracaksınız? Memnuniyetle hizmet ettiğiniz kanunların ta kendisi değil midir pişmanlık? Ancak pişmanlığı ne masumların yüreğine doldurabilir, ne de suçlu olanın kalbinden söküp atabilirsiniz… Ancak o zaman fark edeceksiniz içindeki cücenin gecesiyle, içindeki tanrının gündüzü arasındaki alacakaranlıkta ayakta duran ve düşenin tek bir adam olduğunu. Ve tapınağın mihenk taşının, toprağı oluşturan temelin en altındaki taştan daha yüksekte olmadığını.

Yasaları koymaktan zevk alıyorsunuz ama onları çiğnemek daha fazla zevk veriyor size.

Ve yüreğim kan ağladı, zira özgürlük arzusu sizin için bir koşum haline geldiğinde ve özgürlüğünüzden bir amaç ve ifa olarak bahsetmeye son verdiğinizde özgür olabilirsiniz. Gündüzleriniz tasasız, geceleriniz noksansız ve üzüntüsüz geçtiğinde değil, tam tersine, bunlar hayatınızı çevrelediğinde ve her birinin üstesinden, çıplak ve zincirlerinizden kurtulmuş bir şekilde geldiğinizde özgür kalırsınız… Ve üzerinizden atacağınız bir kaygıysa, bu kaygı size zorla verilmedi, onu siz istediniz. Eğer yok etmek istediğiniz bir korkuysa, o korku korkulanın avuçlarında değil, sizin yüreğinizdedir. Aslında arzuladığınız ve endişelendiğiniz, tiksindiğiniz ve el üstünde tuttuğunuz, peşinden koştuğunuz ve kurtulmak istediğiniz her şey varlığınızın içinde sürekli olarak yer değiştirir ve iki parça halinde sarılır birbirine. Bunlar içinizde, birbirine sarılmış ışık ve gölge çiftleri olarak hareket ederler. Gölge solup kaybolduğunda, kalan ışık başka bir ışığa gölge olur. Bu yüzden, vurulduğu zincirden kurtulan bağımsızlığınız, daha büyük bir bağımsızlığın zinciri olur.

Mantık tek başına egemense, hapsedici bir güçtür. Tutkuysa ihmal edilmiş ve kendi yıkımına yol açan kör bir alevdir… Sizin de mantıkta ikamet ve tutku içinde hareket etmeniz gerekir.

Kalbiniz, hayatınızda her gün gerçekleşen mucizelere meraklı olabilseydi, tıpkı sevinçleriniz gibi acılarınızın da muhteşem olduğunu görürdünüz… Yaşadığınız acıların çoğu kendi seçimlerinizin sonucudur. İçinizdeki doktorun hasta benliğinizi iyileştirmek için kullandığı acı iksirdir. Bu yüzden doktora güvenin, verdiği ilacı huzur ve sükunetle için.

Kalpleriniz sessiz olsa da bilir gündüzün ve gecenin sırlarını. Ancak kulaklarınız kalbinizdeki bilginin sesine susamıştır. Her zaman düşüncede bildiklerinizi kelimelerde bilmek istersiniz… “Doğruyu buldum” demeyin, bunun yerine “Bir gerçeği buldum” deyin. “Ruhun yolunu buldum” yerine,”Yolumda yürüyen ruhu gördüm” deyin. Ruh her yolda yürür.

Öğretmen… ve eğer gerçekten bilgeyse, bilgeliğinin evine girmeyi teklif etmez size, bunun yerine kendi zihinlerinizin kapısına götürür sizi… Bir insanın imgeleminin kanatlarını başka birine ödünç veremez. Ve nasıl ki her biriniz Tanrı’nın bilgisinde farklı farklıysanız, Tanrı hakkındaki bilginizin ve dünya görüşünüzün de farklı olması gerekir.

Dostunuz ihtiyaçlarınıza cevap verendir… Dostunuz zihninden geçenleri söylediği zaman ne kafanızdaki hayırdan korkar ne de evet cevabını saklarsınız. Ve o sesiz kaldığında kalbiniz onun kalbini dinlemekten geri durmaz… Dostunuzdan ayrıldığınız zaman üzülmezsiniz. Zira ona dair en çok sevdiğiniz şey, onun yokluğunda belli olur… Dostluğun ruhunuzu zenginleştirmekten başka bir amacı olmasına izin vermeyin; kendi gizemini ifşa etmekten başka bir şey düşünmeyen sevgi, sevgi değildir… En güzel tarafınızı dostunuza saklayın. İçinizdeki gelgitlerin çekildiğini görecekse, bırakın taşan selden de haberi olsun. Onu saatleri öldürmek için aramak zorunda kalacaksanız, arkadaşlığınızın anlamı ne? Bunun yerine her zaman yaşanacak saatler için arayın onu.

Düşüncelerinizle barış içinde olmaktan vazgeçtiğinizde konuşursunuz. Kalbinizin yalnızlığında ikamet edemiyorsanız, dudaklarınızda yaşamaya başlarsınız ve ses bir oyalanma, bir eğlence olur size. Ve dile getirdiğiniz çoğu şey, düşündüklerinizin yarısını öldürür. Boşluklarda uçması için bırakılan bir kuştur düşünce, kelimelerin kafesindeyken kanatlarını açsa bile uçamaz.

Ölçüsüz ve ölçülemeyen zamanı ölçmeyi istersiniz… Oysa içinizdeki zamansızlık, hayatın zamansızlığının farkındadır. Dünün, bugünün hatıraları ve yarının, bugünün rüyası olduğunu bilir… Sevgi gibi bölünmemiş ve yavaş değil midir zaman?

Kötü, açlığı ve susuzluğuyla kendine işkence çektiren iyiden başka nedir?.. Kendiniz gibi olduğunuz zaman iyisinizdir. Ancak kendiniz değilken kötü olduğunuz söylenemez… Kendinizden vazgeçip, bir şeyler vermeye çalıştığınızda iyisinizdir. Ancak kazanç sağlamayı amaçlamanız, kötü olduğunuz anlamına gelmez… Ne konuştuğunuzun tamamen farkında olduğunuz zaman iyisinizdir. Ancak diliniz bilinçsizlik halinde amaçsızca sendelediğinde bile kötü sayılmazsınız. Hatta tökezleyen konuşmalar bile güçlendirebilir zayıf bir dili. Hedefinize sıkıca ve cesur adımlarla yürüdüğünüz zaman iyisinizdir. Ancak oraya yürürken adımlarınızın aksaması kötü olduğunuz anlamına gelmez. Topallayan insanlar bile geriye doğru gitmez. Ancak, güçlü ve hızlı olan sizler, topalların önünde iyilik yaptığınızı sanarak topallamayın. Siz birçok yönden iyisiniz ve iyi olmadığınızda kötü de sayılmazsınız.

Dertleriniz olduğunda ve ihtiyaç duyduğunuzda ibadet edersiniz, aynı şekilde en mutlu olduğunuz zamanlarda ve refah içinde yaşadığınız günlerde de ibadet etseniz ne güzel olurdu! Ve karanlığınızı evrene dökmek rahatlatacaksa içinizi, kalbinizde yaşayacağınız seher vakti de memnun edecektir sizi. Ve eğer ruhunuz sizi ibadete çağırdığında ağlamaktan başka bir şey gelmiyorsa elinizden, ağlamanıza rağmen, gülünceye kadar tekrar tekrar teşvik etmelidir sizi. İbadet ederken, o anda ibadet edenlerle ve yalnızca ibadet zamanı buluştuklarınızla bir araya gelmek için yükselirsiniz havaya… Zira tapınağa bir şeyler istemek amacıyla girmeniz halinde, hiçbir şey alamazsınız. Ve oraya eğilip bükülmeye girecekseniz, dik kalkamazsınız yerden ya da başkalarının iyiliği için avuç açmaya girerseniz, duyulmaz sesiniz. Tapınağa görünmez girmeniz yeterlidir. Size kelimelerle nasıl dua edileceğini öğretemem. Tanrı, dudaklarınızın arasından çıkan sözcükleri kendi buyurmadığı takdirde dinlemez. Size denizlerin, ormanların ve dağların duasını öğretemem. Dağlardan, ormanlardan ve denizlerden doğan siz, onların duasını ancak kalbinizde bulabilirsiniz. Ve eğer gecenin durgunluğunu dinlerseniz, sessiz konuşmalarını duyabilirsiniz: “Kanatlı benliğimiz olan Tanrımız, iraden içimizdeki buyruğundur. Arzun, içimizdeki arzundur. Dürtün, sana ait gecelerimizi, sana ait gündüzlerimize çevirir. İhtiyaçlarımızı biz henüz doğmadan önce bildiğinden, senden hiçbir şey isteyemeyiz. Bizim ihtiyacımız sensin ve kendinden verdiğin takdirde her şeyi almış sayılırız.”

Bugün gözden çıkarılmış gibi görünenlerin, yarını beklemediklerini kim bilebilir? Bedeniniz bile bilir kendisine ait olan mirası, hakkı olan ihtiyacını ve kandırılamayacağını.

Güzellik bir ihtiyaç değil, bir coşkudur.

İnancını eylemlerinden, uğraşısını imandan kim ayırabilir?.. Günlük yaşamınız tapınağınız ve dininizdir… Eğer Tanrı’yı tanımak istiyorsanız, bilmece çözücüsü olmaya çalışmayın. Daha ziyade etrafınıza göz gezdirin. O’nun çocuklarınızla oynadığını fark edeceksiniz. Gökyüzüne dikkatlice bakın; O’nun bulutların içinde yürüdüğünü, kollarını şimşeklerin içinden uzattığını ve yağmurla aşağıya indiğini göreceksiniz. O’nu çiçekler içinde gülümserken, sonra da gelişip ağaçlarda el sallarken göreceksiniz.

Eğer gerçekten ölümün ruhunu görmek istiyorsanız, kalbinizi yaşamın bedenine açın. Zira yaşam ve ölüm birdir; nehir ve denizin bir olduğu gibi… Nefes almaya son vermek nefesi, sadece yükselerek ve büyüyerek, Tanrı’yı engelsiz aramak için huzura ermemiş gelgitlerden kurtarmak değil midir? Sadece sessizlik nehrinden içtiğinizde gerçekten şarkı söyleyeceksiniz. Dağın tepesine vardığınızda tırmanmaya başlayacaksınız. Toprak kolunuzu ve bacağınızı istediğinde gerçekten dans edeceksiniz.

Her zaman daha ıssız bir yol arayan biz gezginler, herhangi bir güne, son verdiğimiz başka bir günden başlamayız. Hiçbir gündoğumu, günbatımının terk ettiği yerde bulmaz bizi… İnsanın ihtiyaçları değişir, ancak ne sevgisi ne de sevgisinin, kendi ihtiyaçlarını tatmin ettiğini görme arzusu değişir… Size bir zincir gibi en zayıf halkanız kadar zayıf olduğunuz söylendi. Bu sadece gerçeğin yarısıdır. Aynı zamanda en güçlü halkanız kadar güçlüsünüz de… Ne zaman çeşmenin başına su içmeye gelsem, akan suyun da susamış olduğunu görüyorum. Ben onu içerken, o da beni içiyor… Çok şey veriyorsunuz ve ne kadar çok verdiğinizi bilmiyorsunuz… İnsan uzaklaşmadığı sürece gerçekten nasıl yakında olabilir?.. Belirsizlik ve şüphe her şeyin başlangıcıdır, sonu değil… İçinizde en çelimsiz ve dayanıksız gözüken şey, aynı zamanda en güçlü ve en kararlı olandır… Ancak ne görür ne işitirsiniz ki, bu iyi bir şeydir… Göreceksiniz, işiteceksiniz. Ancak yine de körlüğü yaşadığınız için acı çekmeyecek, sağır olmaktan dolayı pişman olmayacaksınız. Zira o gün var olan her şeyin gizli amacını bilecek ve karanlığı, ışığı kutsadığınız gibi kutsayacaksınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: