Metro 2034- Dmitry Glukhovsky

** Metro 2033 ve Metro 2035 üçlemesinin ikinci kitabı, birinciden bağımsız öyküsü var.

Henüz 25 yaşında, dünyanın bildik bir yerinde, en güçlü ordu emrindeyken, vereceğin tek bir emirle yeryüzünü durduracağını hayal edersin, bu hayalden kurtulmak da zordur. Ama bir insanın hayatına son vermek için kişinin fazla bir güce gereksinimi yoktur, ölüye hayatını geri vermeye ise kimsenin gücü yetmez.

” Ne bilim ne de bilim kurgu geleceği öngörebildi” diye ihtiyar aklından geçirdi. Homer daha çocukken ona, 2034 yılında insanoğlunun çoktan galaksinin yarısını ya da en azından kendi güneş sistemini fethetmiş olacağını söylemişlerdi. Ama hem geleceğin romanlarını yazan yazarlar hem de bilim insanları, hep insanlığın akılcı ve tutarlı hareket edeceği düşüncesinden yola çıkmışlardı. Sanki insanlık, tembel, düşüncesiz ve zevk düşkünü birkaç milyar birey değil, ortak akıl ve aynı yöne meyilli irade gücüyle donanımlı bir tür arı kovanıydı; sanki uzayı fethetmek gibi bazı ciddi niyetleri vardı. Böyle sanmışlardı. Ama insanlar bunu yapmak yerine bu oyundan sıkılmışlar ve önce elektroniğe, sonra biyo-teknolojiye yönelmek uğruna, bütün girişimlerini, deneyimlerini yarıda bırakmışlardı. Ne yazık ki bu alanların birinde bile etkin bir sonuç elde edememişlerdi; belki sadece nükleer fizikte.

Ölülerden geriye ne kalıyor? Bizden geriye ne kalıyor? Mezar taşları zamanla aşınıyor. Üstleri yosun bağlıyor, birkaç on yıl sonra da üzerlerine yazılanlar silinip okunamaz hale geliyor… Eskiden bir insanın kalıntılarının, arkada kalan yakınlarının onu hatırlayacakları sürece bozulmadan var olmayı sürdürme hakkı vardı. Bir insan akrabalarını, dostlarını, mesai arkadaşlarını hatırlar. Ama belleği sadece üç kuşak geriye gider. Bu da elli yıldan biraz fazladır. Biz büyük babamızın ya da okul arkadaşlarımızın resmini belleğimizden nasıl siliyorsak, biri de bizi aynı umursamazlıkla mutlak hiçliğe terk edecektir. Bir insanın anısı onun iskeletinden daha uzun ömürlü olabilir, ama bizi hatırlayan son insan yok olur olmaz, biz de zaman içinde onunla beraber yok oluruz.

Sararmış kağıtlardan geriye sadece dumanla küller kalacak, artık atom parçacıklarından yeni bileşimler, yeni şekiller oluşacaktı. Kısacası, madde yok olmayacaktı. Ama onun asıl saklamayı umduğu, bu sayfalardaki bütün o akıl almaz şeyler ebediyen, bir daha gelmemecesine kaybolacaktı. İnsan için de aynen böyleydi. Kişi, okul kitaplarında yazılanları bitirme sınavını verene kadar belleğinde tutuyordu. Bütün öğrendiklerini unuttuğundaysa adeta rahatlıyordu. “İnsan belleği çöldeki kuma benziyor” diye düşünüyordu, Nikolay İvanoviç. Önemsiz kişilere ait sayılar, tarihler ve adlar, sanki biri bir sopayla kuma yazmış gibi iz bırakmadan kayboluyordu. İnsanın ancak fantezisini fethettiğiniz anda geriye bir şeyler kalabilirdi; yüreğin çarpmasını hızlandıran, insanı bir şeyler düşünmeye, hissetmeye sevk eden şeyler. Büyük bir kahramanın ve yaşadığı büyük aşkın insanı alıp götüren öyküsü, belleklere kazınıp çağlar boyu bir kuşaktan diğerine aktarılarak bütün bir uygarlık boyunca yaşayabilirdi.

“Bazen insanın kendini seyretmesi iyi oluyor” Homer bıyık altından gülümsedi.”Kendinde bir sürü şey keşfediyor”. “Kendimde ne keşfedecekmişim ki?” Saşa’nın sesi temkinli haline geri dönmüştü. “Hayatlarında kendilerini aynada hiç görmemiş insanlar vardır, bu yüzden de kendilerini olduklarından çok farklı biriymiş gibi görürler. İç gözüyle bakınca insan bazen kendini olduğundan aşağı görür, bu yüzden de bu insanlar tesadüfen bir ayna bulana kadar hep bu yanılgı içinde yaşarlar. Sonunda bir aynanın önünde durunca da, çoğu kez aynada kendilerini gördüklerine inanamazlar.”

Sonunda kız hayretle sordu: “Demek, insanlar olmazsa güzellik de yoktur, öyle mi?” “Herhalde yoktur.” İhtiyar dalgınca yanıtladı. “Eğer güzelliği kimse göremezse… Hayvanlar bunu değerlendirecek durumda olmadığına göre…”

Saşa’nın elini tuttu.” Sana söylüyorum, insanlar tehdit altında değil. Onlar tıpkı hamam böcekleri gibi dokuz canlıdır. Ama uygarlık… İşte asıl onun korunması gerekli.”

Hayır, Hunter aynada bir insanı değil, bir canavarı, görmüştü. Onu yok etmeyi denemişti ama sadece camı kırabilmişti, böylece de aynadaki bir yansımadan bir düzine yüz peydahlanmıştı.

“Tek bir yanlış yüzünden mi? Hayır bu doğru değil, işlenen ağır bir suç yüzünden. Koca bir dünyayı mahvetmek, altı milyar insanı öldürmek, hala bir hata olarak mı kabul edilecek?” “Her şeye rağmen, yine de ben ve sen, affedilmeyi hak etmedik mi? Herkes bunu hak eder. Herkesin, kendini ve her şeyi değiştirmeye, yeniden başlamaya, denemeye, son kez bile olsa, bir kez daha deneme şansını elde etmeye hakkı var.”

Şimdi kitabında neyi anlatacağını biliyordu: Akli yeteneği olan bir hayvanın, gökyüzünden aşağıya düşen sihirli bir yıldızı, bir gök kıvılcımını, yutarak nasıl insana dönüştüğünü…İnsanın tanrılardan ateşi nasıl çaldığını, ama onu ehlileştiremediğini ve dünyayı köküne kadar nasıl yakıp mahvettiğini. Tam bir yüzyıl sonra bu insancıl kıvılcımın ceza olarak ondan nasıl geri alındığını ve insanın bu yüzden tekrar hayvana değil de çok daha korkunç bir şeye, bir adı dahi olmayan bir şeye dönüştüğünü anlatacaktı.

İnsan doğarken ruhu tertemizdir. Berrak, pırıl pırıl, adeta ruhunu okursunuz, sonra yavaş yavaş kararmaya başlar, yaptığın bir kötülüğü affettiğin, buna bir mazeret bulup kendini haklı çıkardığın, bunun sadece bir oyun olduğunu söylediğin zaman her defasında biraz daha kararır. Bir zaman gelir siyahlık iyice artar. İnsanın kendisi bu anı pek nadir fark eder, çünkü bunu içeriden anlamak zordur.

“Anlıyor musun, müzik bütün sanatlar içinde en geçici olanıdır. Yani müzik çalgı ses verdiği, çaldığı sürece var, akabinde her şey uçup gidiyor. Ama insanları başka hiçbir şey müzik kadar kendine çekmiyor, onları öyle derinden duygulandırıyor ve öyle yavaş yavaş iyileştiriyor ki. Bir melodi seni bir kez duygulandırdı mı, bir ömür boyu seninle kalıyor. Müzik güzelliğin özüdür. Belki, müzikle ruhun içindeki kötülükleri iyileştirebilirim diye düşündüm.”

Bir gemi yoktu, sadece kağıttan bir kayığı vardı, bu kayık insanların hepsini güvertesine alamazdı… Kaybettiklerimizin hatıralarının unutulmayacağını düşünüyordu. Çünkü dünyamız diğer insanların yaptıklarıyla ve düşünceleriyle, fikirleriyle oluşmuştu, tıpkı her birimizin binlerce yıl öncesi yaşamış atalarından miras aldığı sayısız mozaiklerden meydana geldiği gibi. Onlar, gelecek kuşaklar için ruhlarının minicik bir parçasını bize bıraktılar. Sadece bunu iyice görmek gerekti. Homer’in kağıttan yapılmış, fikirler ve anılarla donatılmış minicik kayığı da zamanın okyanusunda sonsuza doğru yüzecekti, ta ki başka biri onu kaldırıp incelediğinde, insanın hiçbir zaman değişmediğini, hatta dünyanın sonu gelene kadar bile, kendine sadık kaldığını, yani değişmediğini anlayıncaya kadar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: