Yengeç Dönencesi- Henry Miller

Zaman kanser gibi yiyip bitiriyor bizi. Kahramanlarımız canlarına kıymış ya da kıymaktalar. Kahraman öyleyse, zaman değil; Zamansızlık.

Parasızım, çaresizim, umutsuzum. Dünyanın en mutlu adamıyım. Bir yıl önce, altı ay önce, sanatçı olduğumu düşünüyordum. Artık düşünmüyorum, öyleyim. Edebiyat sayılan her şey beni terk etti. Yazılacak kitap kalmadı, tanrıya şükür.

Bir Yahudi kadar çirkinim. Hem kim Yahudilerden bir Yahudi kadar nefret edebilir?

Bezelye çorbası gibi bir ses…

Konuşurken, düşünüyor.

Dahilere ihtiyacımız yok artık- deha öldü. Güçlü eller gerek bize, hayalet gibi yaşamayı bırakıp üzerlerine ten giymeye gönüllü canlar.

Viyana hiçbir zaman Paris’te olduğu kadar kendi olmamıştır.

Herkes bir dönem yaşamıştır Paris’te. Kimse ölmez burada.

Bir bak şunlara! Ve o bütün yazılanlar! Şart mı sözcüğü kağıda dökmek? Yazmadan da yazar olunamaz mı?

Hayatını kahramanca sürdürecek ve dünyayı kendi gözünde daha dayanıklı kılacak bir adamım ben.

Sanatçı hep yalnızdı- sanatçı ise. Hayır yalnızlık ihtiyacı duyar sanatçı.

Şiirin morgu…

Onun Paris’iydi bu. Paris hakkında böyle hissetmek için zengin, hatta yurttaş olmak bile gerekmez. Yoksul doludur Paris, dünyanın en gururlu ve pis dilenci güruhu, kanımca. Yine de buraya ait oldukları izlenimini verirler. Parisliyi diğer metropol insanlarından farklı kılan esas özellik de budur.

New York zenginlere bile önemsiz olduklarını hissettirir. Soğuktur New York, parıltılı, habis. Binalar hakimdir kente, bir tür atomik çılgınlık vardır olayların akışında, hız arttıkça ruh eksilir.

Hiçliğin boş çukurunun üzerine inşa edilmiş koca bir kent. Anlamsızlık.

Balık gibi votka içiyor.

Kanser, insanın kendisine işkence etmesi için zarif bir yöntem.

Koltukların altına eğiliyorlar; ne düşündüklerini sorgulamalarını engelleyecek en ufak şey için bile müteşekkirler çünkü hiçbir şey düşünmediklerini bir anlasalar deli olacaklar.

Daha iyi giyimli olanların daha derin uyuduklarını fark ediyorum. Vicdanları rahat olur zenginlerin. Yoksul biri, birkaç saniyeliğine bile uyusa yerin dibine girer utancından; besteciye karşı bir suç işlediği duygusuna kapılır.

Davul başladığında hiç bitmeyecek sandım. İnsanların localardan aşağı düşmelerini ya da şapkalarını fırlatmalarını bekledim. Kahramanca bir şey vardı müzikte, Ravel aklımızı başımızdan alabilirdi isteseydi. Ama Ravel değil bu. Birden sakinledi. Bütün o numaraları çektikten sonra birden üzerinde kısa bir ceket olduğunu hatırlamış sanki. Kendini toparlamış. Büyük hata, naçizane fikrimce. Sanat sonuna kadar gitmek demektir. Davulla başlamışsan dinamitle bitirmelisin ya da TNT ile. Biçim uğruna bir şeyleri feda etmiş Ravel- insanların yatmadan önce hazmetmek zorunda olduğu bir sebze uğruna.

** Joseph-Maurice Ravel: (1875-1937) Fransız besteci ve piyanist. 20. yüzyılın en önemli bestecilerindendir. Özellikle orkestrasyon konusunda çok başarılı olan Ravel’in en tanınmış eseri Bolero’dur. Detaycılığı nedeniyle besteci Stravinsky, onu müziğin İsviçre saatçisi diye nitelemiştir. Bestelerinde, bir saatin parçaları gibi küçük müzik blokları yaratıp, onları birleştirerek daha karmaşık yapılar oluşturmaktaydı. Ravel ve Claude Debussy karşılıklı olarak birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bu nedenle müzik tarihinde adları genellikle birlikte anılır. İkisi de empresyonist ressam Claude Monet’nin resimlerinden ilham almaktaydı. Ravel, Amerikan Cazı, Asya müziği, Avrupa halk şarkıları gibi dünya müziklerinden de etkileniyordu. Şehrazat adlı eseri Doğu müziklerine ilgisini gösterir ancak en çok İspanyol müziğine yönelmiştir. İspanyol müziği tadındaki eserlerinden en tanınmışları İspanyol Rapsodisi ve Bolero’dur. 1910-1920 yıllarında Paris’te bulunan Rus besteci Stravinsky ve Rus Balesi Topluluğu bestelerini etkiledi. Daha geleneksel bir tarza yöneldi ve neo-klasik eserler verdi. 1. Dünya Savaşı’nda yaşı ve sağlık sorunları nedeniyle orduya alınmadı, ancak ambulans şoförlüğü yaptı. Savaştan sonra orkestra şefi olarak seyahat etti. Özellikle ABD’de ilgi gördü, burada tanıştığı Amerikan caz müziğinin etkileri daha sonraki eserlerinde hissedilir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Maurice_Ravel)

Müziğin kendisi bir düşten başka bir şey değilken düş de kuramaz insan.

On Hindu bir araya gelince Hindistan’ı bütün mezhepleri ve ayrımcılığıyla görmüş gibi oluyor insan; ırksal, dilsel, dinsel ve siyasi düşmanlığıyla, Gandi’nin kişiliğinde anlık ve mucizevi bir bütünleşme duygusu yaşıyorlar; ama o gidince çatışacak, Hint halkına özgü o didişme ve karmaşa ortamına balıklama dalacaklar yine.

İngiltere değil Hindistan’ın düşmanı, Amerika. Geri çevrilemeyen o el, zamanın ruhu Hindistan’ın düşmanı. Hiçbir şey engelleyemez bütün dünyayı zehirlemekte olan bu virüsün yayılmasını. Kıyametin yeniden hayat buluşu Amerika. Bütün dünyayı dipsiz bir çukura çekecek.

Pencerelerin çoğu sonuna kadar açık; esneyen ağızları andıran iğrenç odalar.

Psikolojik geviş getiren kibirli budalalar…

Asla kahramanlık yaptıramayacağımız korkaklar var içimizde, ucunda ölüm olsa bile. Çok şey biliyoruz belki de. İçinde bulunduğu anda yaşamayan insanlar var ya biraz geridedirler ya da ileride.

Geçimini onunla sağlıyorsa, mutluluğu ona bağlıysa, boku bile sevmeyi öğrenir insan.

İnsan bedeninin hayatın yadsınmaz gerçekleriyle zincirlendiği çirkin iskeleyi fırçasının bir darbesiyle ortadan kaldıran bir bilgedir Matisse. Bugün insan biçimini nerede eriteceğini bilen, kanın ahengini ve fısıltısını yakalayabilmek için düz çizgiden feragat edebilen, içindeki ışığı alıp renk tayfını taşırabilen biri varsa, o da Matisse’dir.

** Henri Matisse: (1869-1954) 20. yüzyılın en önemli ressamlarından. Renkleri büyük bir ustalıkla kullanışıyla Picasso ve Kandinsky ile birlikte, modern sanatın en büyük sanatçılarından biri kabul edilir. Matisse, kendisi gibi ressam olan komşusu Emile Wery ile birlikte Fransa’nın Brötanya bölgesini ziyaret etti ve dönüşünde, saf prizmatik renklere ilgi duymaya başladı. 1897 yılında, Musée du Luxembourg’da izlenimcileri keşfetmesi de onun sanat hayatı açısından önemli bir dönüm noktası oldu. 1900 – 1904 yılları arasındaki dönemde, Cezanne’ın Mattisse üzerinde kesin bir etkisi vardır. Matisse, bu sırada sergilere de katılmaktaydı; 1903’te Salon d’Automne’a (Sonbahar Salonu) resim verdikten sonra 1904 yılında Vollard’ın galerisinde ilk kişisel sergisini gerçekleştirdi. Matisse 1905 yılı yazını Derain ve bir süre Vlamick’le birlikte Akdeniz kıyısında bir balıkçı kasabası olan Collioure’da geçirdi. Akdeniz, hayatı boyunca Matisse için sanatına güç veren bir çekim merkezi oldu. Derain, Vlaminck ve Marquet ile birlikte, 1905 Paris Sonbahar Salonu sergisine katıldı. Bu sanatçı grubunun birbirine paralellik gösteren çalışmaları, şiddetli bir halk tepkisinin oluşmasına neden oldu ve eleştirmen Louis Vauxcelles bir yazısında onları pervasız renk seçimleri nedeniyle Fauves (Vahşiler) olarak niteledi. Bu tanımı kabul ederek kendilerine Fovist diyen sanatçılar, resimlerinde rengi temel unsur olarak kullanıyor ve saf rengin ifade gücünden yararlanmayı amaçlıyordu. Eleştirilerin hedefinde Matisse ve özellikle de onun Şapkalı Kadın adlı resmi yer aldı. Halkın ve tutucu sanat çevrelerinin tepkisini çeken bu resim, dönemin avangart sanatına ilgi duyan Stein’lar (Michael) tarafından satın alındı. 1906 yılında Matisse, Cezayir’e giderek resimlerinde faydalanacağı çiniler, kıyafetler ve diğer yöresel nesnelerle döndü.  (https://tr.wikipedia.org/wiki/Henri_Matisse)

https://resimbiterken.wordpress.com/2014/03/18/henri-matissenin-woman-with-a-hat-eseri/

Silhat: Paçuli

… kuzeyli ayyaş budalaların beğenisini kazanmasını sağlayan örümceksi gaddarlığı…

Fahişe gibidir Paris. Uzaktan bakınca soluğunuzu keser, kollarınıza almak için sabırsızlanırsınız. Beş dakika sonra da aldatılmış hisseder, kendinizden iğrenirsiniz.

O günden bu yana her kaçığın Paris’te er ya da geç keşfettiği bir şeyi keşfettim: cehennem azabı çekecek olanlar kendilerine uygun cehennemi ısmarlayamıyordu.

Resim söz konusu olduğunda bir fahişe, bir kapıcı, bir milletvekili arasında fazla zevk ayrılığı yoktur.

Güneş çıktığında Paris’in herhangi bir yeri harikulade görünebilir; hele tentesi açık bir kafe, kaldırımda birkaç masa ve bardaklarda renkli içkiler varsa; işte o zaman insan gibi görünür insanlar. Ve öyledir – güneş parladığında dünyanın en güzel insanları Fransızlar! Son derece zeki, uyuşuk ve gamsız!

Whitman mutlaka girerdi bu sohbetlere bir şekilde, Amerika’nın kısa tarihinde çıkardığı o tek ve yalnız adam. Amerikan panoraması Whitman ile hayat bulur; geçmişi ve geleceği, doğumu ve ölümü. Amerikan değerlerinin tümünü yansıtmıştır Whitman, ekleyecek bir şey kalmamıştır.

Bedenin ve ruhun şairiydi Whitman. İlk ve son şair.

** Walt Whitman: (1819-92) ABD edebiyatının gerçek manada uluslararası üne kavuşmuş ilk şairi. Resmi olarak eğitimine çok az devam etmiş, on bir yaşından sonra matbaacılık, gezici okul öğretmenliği ve gazete ve dergi editörlüğü gibi işlerle uğraşmış, daha sonra da politikaya atılmıştır. Gazete yazılarıyla köleliğe karşıt, işçi haklarından yana, özgürlük savaşçısı, yoksullara yalan, insanca koşulların özleminde ülkücü bir çizgi izlemiştir. New York’a dönünce yaşamı yazı yetiştirmekle, geçim parasını babasının marangozluk işine yardım etmekle, ilk şiirlerini yayımlamakla, köleliğe karşı direnenlerin gazetesi Freeman’a gönüllü hizmetle geçmiştir. 1862-1864 yılları arasında yaşı geçtiği için cephede değil hasta bakıcı olarak askeri hastanelerde çalışarak yurduna hizmet etmiştir. Whitman’ın ilham kaynağı, büyük bir hayranı olduğu transandantalist (deneyüstücülük) akımın öncüsü Amerikalı şair ve yazar Emerson’dur. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Walt_Whitman) (https://kidega.com/yazar/walt-whitman-170252)

Onun ölümsüzleştirdiği ruhun karşılığı yok Avrupa dillerinde. Avrupa sanata doymuş, toprağı ölü kemiklerle dolu, müzeler çalıntı hazinelerden geçilmiyor; ama özgür, sağlıklı bir ruhla tanışmamış Avrupa: İnsan ile de denebilir. Goethe neredeyse becerecekti ama Whitman ile kıyaslanınca ukala dümbeleğin tekidir Goethe. Saygın bir yurttaştı Goethe, araştırmacı, can sıkıcı; Alman markasıyla damgalanmıştı, çift kartalla. Goethe’nin dinginliği, o sakin ve tanrısal havaları, burjuva bir Alman tanrısının uyuşukluğudur işte, o kadar. Goethe bir şeyin sonu, Whitman ise başlangıcıdır.

** Johann Wolfgang von Goethe: (1749-1832) Alman hezarfen (polimat/ pek çok bilim alanında engin bilgisi olan kişi), edebiyatçı, siyasetçi ve doğabilimci. Aynı zamanda çeşitli doğa bilimleri alanlarında araştırmalar yapmış ve yayınlar çıkarmıştır. Botanik, ışığın yapısı, jeoloji alanlarında çalışmış. Weimar dukalığının bakanı olarak çeşitli idari ve siyasi görevlerde bulunmuştur. Goethe, şiir, drama, hikâye (düzyazı ve dörtlük şeklinde), otobiyografik, estetik, sanat ve edebiyat teorisi, ayrıca doğa bilimleri olmak üzere birçok esere imza atmıştır. Bununla birlikte, zengin bir içeriğe sahip olan mektup çeşidi, önemli edebi eserlerindendir. Fırtına ve Coşku (Sturm und Drang) döneminin en önemli öncüsü ve temsilcisi olmuştur. Genç Werther’in Acıları adlı eseri ile bütün Avrupa’da ün yapmıştır. Daha sonra, 1790 yılından itibaren, Friedrich Schiller ile birlikte ortak ve dönüşümlü bir şekilde, içeriksel ve biçimsel olarak, Antik kültür anlayışı üzerinde yoğunlaşarak, Weimar Klasik’in en önemli temsilcisi olmuştur. Goethe, aynı zamanda, yurt dışında da Alman edebiyatı’nın temsilcisi olarak kabul edilmiştir. Franz Schubert gibi besteciler şiirlerini bestelemiş.(https://tr.wikipedia.org/wiki/Johann_Wolfgang_von_Goethe)

Nietzsche’nin Almancada bugüne kadar yazılmış en iyi kitap diye nitelendirdiği kitap bu ve şöyle diyor: İnsan daha akıllı ve daha anlayışlı olacaktır; daha iyi, daha mutlu, daha azimli olmayacaktır ama; ya da dönem dönem böyle olacaktır. Tanrı’nın insanlıktan hoşnut olmadığı ve evrenin yenilenmesi için her şeyi bir kez daha yok edeceği dönemin yaklaştığını düşünüyorum. Her şeyin buna göre ayarlandığından, uzak gelecekteki bu yenilenme döneminin gün ve saatinin belirlenmiş olduğundan eminim.

** Friedrich Wilhelm Nietzsche : (1844-1900) Alman filolog, filozof, eleştirmen. Din, ahlâk, modern kültür, felsefe ve bilim üzerine metafor (mecaz), ironi (tersini söyleyerek alay etme) ve aforizma (özdeyiş) dolu bir üslupla eleştirel yazılar yazmıştır. Nietzsche’nin kilit fikirlerini Apollon- Dionysos ikiliği ( Apollon biçim,düş deneyimi ve heykel, Dionysos uyum, kendinden geçme ve müzik temsil eder. Hayatın iki kanadı olan Apollon ve Dionysos, insanın yaratıcı gücünü ortak olarak biçimlendiren ve yön veren iki tanrıdır.),güç istenci, üstinsan, sonsuz döngü vs. oluşturur. Felsefesinin merkezini oluşturan şey, kişinin coşkun enerjisini sömüren her türlü öğretinin, toplumsal olarak ne kadar geçerli olursa olsun sorgulanarak “hayatın olumlanması”dır. Hakikatin değeri ve nesnelliği üzerine yürüttüğü kökten sorgulaması, geniş çaplı yorumların odağını oluşturur. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Friedrich_Nietzsche)

Zaman zaman patlayan, bizi yaralayan ve içimizi dağlayan bizden iniltiler, gözyaşları ve beddualar koparan sayfalar okuyorsak, bilin ki bu sayfalar sırtı duvara dayalı, tek savunması sözcükler olan biri tarafından yazılmıştır; sözcükler dünyanın yalancı ve ezici ağırlığından, yüreksizlerin kişilik mucizesini çökertmek için yarattığı işkence aletleri ve çarklardan her zaman daha güçlüdür. Günün birinde biri yüreğini sonuna kadar açma, gerçekten kendine ait olan deneyimleri kendi gerçeğini ortaya koyma cesaretini gösterebilse dünyanın parçalanacağını ve hiçbir tanrının bu parçaları, atomları dünyayı oluşturan ölümsüz elementleri birleştiremeyeceğini düşünüyorum.

Her şey harcanmış ya da harcanmamış olan anın içinde gizlidir.

Tiksindirici niteliklerin eksikliğini çekerim ben. Sanatçının, üstü kapalı olarak, var olan değerleri yıkma amacını saptadığını etrafındaki karmaşadan kendine göre bir düzen yaratmak, ortaya çıkan heyecanla ölüler belki dirilir diye didişme ve tahrik saçmak zorunda olduğunu söylerken, sevinçle büyük ve kusurlu olana koştuğumu anlatmaya çalışıyorum aslında.

İçindeki tek değerli sayfa uğruna bir kitabı arama gerekliliğine bugün her zamankinden daha çok inanıyorum; parçaları, kıymıkları ayak tırnaklarını aramalıyız, içinde cevher olan, bedeni ve ruhu canlandırabilecek her şeyin peşine düşmeliyiz.

İçimizde yatan en büyük arzudur akmak, zamanla bir olmak, o büyük öte simgesini şimdi ve burada olanla birleştirmek. Sözcüklerle kabızlaşan, düşünceyle felç olan, saçma ve ölümcül bir arzu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: