Hayatın Kaynağı- Ayn Rand (Alisa Zinovyevna Rosenbaum)

Her insan kendi anlamını, biçimini ve amacını yaratır. Başkalarının neler yaptığı neden bu kadar önemli oluyor? Sırf kendinizin değil diye neden kutsal sayılıyor? Neden sizin dışınızdaki herkes haklı oluyor da bir tek siz olamıyorsunuz? Neden başkalarının sayısı gerçeğin yerini alabiliyor? Gerçek neden yalnızca bir aritmetik meselesi oluyor onda da yalnızca toplama işlemi oluyor? Neden her şey eğilip bükülüp mantık dışına çıkarılarak başka şeylere uydurulmaya çalışılıyor?

İnsanoğlu ihtirastan hele büyük ihtiraslardan nefret eder. Henry Cameron bir hata yapmıştı: İşini seviyordu. O yüzden mücadele ediyordu. O yüzden kaybetti.

Dogmatik disiplin, gerçek orijinalliği mümkün kılan tek şeydir.

… zarif bir tekdüzelikle bilerek tekrarlanan yatay çizgilerin üçüncü kattan başlayarak 18 kata kadar yükselişi karşısında birden bilinçleniyor, bu uzun, dümdüz yatay çizgilerin ılımlandırıcı, istikrar getirici çizgiler olduğunu, eşit işaretini simgeleyen çizgiler olduğunu anlıyorsunuz. Kule gibi yapıyı bu çizgiler, gözlemleyen kişinin mütevazi düzeyine indiriyor. Yerkürenin, insanların, büyük kalabalıkların çizgileridir bu çizgiler. Bize hiç kimsenin ortak insanlık düzeyinin fazla yukarısına çıkamayacağını, bu görkemli yapıya rağmen her şeyin kontrol altında tutulacağını söylüyor gibidir.

Kör bir hayranlık olsa, tehlikeli olurdu. Hak edilen bir hayranlık, sorumluluk demekti. Hak edilmeyen hayranlık ise çok hoştu.

Son görüşünden bu yana her gün özlemişti onu. Belki en çok da aklına getirmediği günlerde.

Howard Roark’ın yüzü kasa kapısı gibi kilitliydi. Kasalara kilitlenen şeyler, değerli şeyler olurdu. İnsanlar bunu hissetmekten hoşlanmıyordu.

Topluma karşı çıkmak, onu şaşırtmak, onu eğlendirmek, bu arada da yan gösteriye bilet kazanmak, bir spor haline geldi artık.

Sokaktaki insanlara hiç bakıyor musun? Korkmuyor musun onlardan? Onları oluşturan madde, işini seven insanlara duydukları nefretten ibaret. Tek korktukları tip o.

Otuz yıl boyunca, hep o kaybedilmiş amaç. Kulağa hoş geliyor, değil mi? Ama otuz yılın içinde kaç gün vardır, bilir misin sen? O günlerin her birinde neler olur, bilir misin?

Gün olacak kendi ellerine bakacaksın, ağır bir şey alıp o ellerin her kemiğini kırmak, parçalamak isteyeceksin. Çünkü o eller, neler yapabileceklerinin hayalleriyle rahatsız edecek seni. Tabii eğer sen o fırsatı yaratabilseydin! Ama sen yaratamamış olacaksın ve şu canlı vücuduna tahammül edemez olacaksın. O ellere bir yerde ihanet etti diye.

Okurlar araştırma yapmadan bilgi ediniyor, hiçbir yatırım yapmadan otorite oluyor, çaba göstermeden yargılara varıyorlardı.

Gerçekten istediğim bir işi, bir projeyi, bir ideali ya da bir insanı bulursam! Bütün dünyaya bağımlı hale gelirim. Her şeyin diğer şeylerle bir bağlantısı var. Birbirimize öyle sıkı bağlıyız ki!

Özgürlük mü diyorsun ona? Hiçbir şey istememek. Hiçbir şey beklememek. Hiçbir şeye bağımlı olmamak.

Bayan Wayne Wilmot diye bir insan yoktu. Arkadaşlarının fikirlerini, gördüğü kartpostalları, okuduğu romanları kapsayan bir kabuktu o… Duymayan, cevap veremeyen, sağır, kişiliksiz bir pamuk tamponu.

Anlamıyor musunuz? dedi Roark ona. Sizin dikmek istediğiniz anıt, kendiniz için değil. Kendi hayatınızın ve kendi başarılarınızın anıtı değil. Başkalarına dikiyorsunuz onu. O insanların sizden üstün oluşuna dikiyorsunuz. O üstünlüğe meydan okumak yerine, onu ölümsüzleştiriyorsunuz.

Ama insanların çoğu için, ellerine verilen şeyi kabul etme nedeni, yalnızca kendilerine o verildiği içindir… Onların hiçbir fikri yoktur.

İnsanlar yeniliklere güvenmezler.

Adam durmuş, dosdoğru ona bakıyordu. Karşılıklı olarak birbirlerini anlayabilmeleri, saldırgan sayılabilecek bir yakınlığı simgeliyordu, çünkü birbirlerine tek kelime söylemiş değillerdi.

Kelimelerin uzaklaştırıcı etkisinin çok büyük olduğunu düşünerek rahatlamıştı. Her ikisinin bildiği her şeyi, seslendirerek inkar etmiş oluyordu.

… evrenin etkilerinden incinmiş gözleri vardı.

Böyle bir şeyin, kendisinin asla yapmayacağı bir hareket olduğunu bildiği için, çok büyük bir hayranlık duydu.

Keating bu karasızlıktan hoşlandığını fark etti. İki kişinin kaderi onun elindeydi… Hem kaderleri, hem işleri, hem umutları, hatta belki midelerine gidecek yiyecekler… Büyük adamdı kendisi… ona bağımlı olanların sayesinde.

Bazı şeyleri yıkmak gerek… yoksa onlar bizi yıkar.

Derin olduğundan emindi, çünkü anlayamıyordu.

Ulaşılabilen bir şey, fazla yüksek değil demektir; mantıksal açıklaması bulunabiliyorsa, fazla büyük değil demektir; dibi görünüyorsa, fazla derin değil demektir.

Yeni taşındıkları ev gibiydi annesi de. Dikkati çekecek kadar pahalı.

Soruyu soruşundaki aşırı masum, aşırı havalı sese bir de sona eklediği küçümseyici soru işareti katılınca, Keating bu adamın Roark adını çok iyi bildiğini anladı. İnsan bir konuyu hiç bilmiyorsa, bilmediğini bu kadar vurgulamazdı.

Kariyeri ilan panosu gibi apaçık ortadaydı… Zenginler arasında da bu kadar inceliksiz yollardan zengin olduğu için sevilmezdi.

İnsanlar nasıl olmanı istiyorsa, her zaman öyle ol. O zaman onlar da, sen nerede durmalarını istiyorsan, orada dururlar.

Eğer neden söz ettiğini anlıyorsan, o zaman bu olduğun kişi olamazsın. Hayır, hayatım. Ben olduğum kişi olmak zorundayım nedeni de anlıyor olmam.

Bir insanın yüzü kadar önemli şey yoktur. O kadar ifadeli bir başka şey yoktur. Bir insanın yüzüne ilk defa bakıncaya kadar, onu gerçek anlamda tanımamıza olanak yoktur. Çünkü o bakışla her şeyi anlarız. O bilginin analizini yapacak kadar bilgeliği her zaman gösteremesek bile.

Mimarlar yokluğun varlığa üstün geldiğini şartsız kabul ediyorlar. Bu da kabul etmemeyi kabul etmek demek oluyor… Hiçbir şey herhangi bir şeyden üstündür.

Bir insanın mesleği tüm toplumu ilgilendirir. En başta gelen, insanlara hangi alanda daha yararlı olabileceğindir. Mesele toplumdan neler alabileceğinde değil, neler verebileceğinde.

Hayatı bir kentin meydanı gibi kalabalık, apaçık ve özellikten yoksundu. İnsanlığın en iddialı dostu, bir tek kişisel dosta bile sahip değildi. İnsanlar ona eğiliyor, ama o hiç kimseye yaklaşmıyordu. Herkesi, her şeyi kabul ediyordu.

Azıcık gelirinden bir sürü kuruluşa bağış yapıyordu. Ama kişiler söz konusu olduğunda hiç kimseye bir dolar borç verdiği görülmemişti.

Sıradan bir insanın, kendini evrenin merkezi olarak gördüğü, bu yüzden güzelleştiği, dünyanın da öyle bir merkez sayesinde daha iyi bir yer haline geldiği o ender anlardan biriydi o an.

Hem sinsi, hem gerçekçiydi. Ve tabii temelde, cansız denecek kadar esnekti.

Diğerleri arasında göze çarpanlar, kitaplarında hiç büyük harf kullanmayan bir kadın, hiç virgül kullanmayan bir adam, bin sayfalık romanında hiç “O” harfi kullanmamış bir genç, ölçüsüz uyaksız şiirler yazan bir başka genç, kitaplarının her on sayfasında akla gelen en edepsiz küfürleri en az bir kere kullanmakla kendi ilericiliğini kanıtlamaya çalışan sakallı bir adam …

Toplumla karşı karşıya gelindi mi, olaya en yakından ilgili olan, en büyük işi yapacak ve en büyük katkıda bulunacak olan kişinin en az söz hakkı vardır. Onun sesi çıkmaz, diye bir kanı vardır, zaten söyleyeceği şeyler de daha baştan reddedilir, çünkü önyargılı sayılır. Nedeni de, konuşmalar hiç dikkate alınmadığı, yalnızca konuşan insan dikkate alındığı içindir. Bir fikri yargılamaktansa, bir insanı yargılamak çok daha kolay gelir.

İnsan ruhu pamuktandır. Yani biçimi olmayan, direnci olamayan, öne arka kıvrılıp hamur gibi her şekle girebilen bir şeydir. (Hamur Psikolojisi)

Dürüstlük bir fikri savunabilme yeteneğidir. Altında da düşünme yeteneğinin var olması gerekir.

Eğer en büyük kaygın, kendinin nasıl düşündüğün, neler hissettiğin, neye sahip olup neye sahip olmadığınsa… yine de bencil biri olarak kalmışsın demektir.

En güzel sözlerin söylenmesine ihtiyaç olmayan sözler olduğunu düşündü.

Bir insanın “Seni seviyorum” diyebilmesi için, önce “Ben” demesini bilmesi gerekir.

… dudakları ağzına bol gelen …

İnsanlar birbirinden farklıdır. Ama günahları birbirine benzer.

Banner’ın gerçekleri, zevkleri ve inanılırlığı çarpıtmasına izin verdi ama okurlarının beyin gücünü zorlamasına izin yoktu.

Vincent Knowlton tanıması zevkli bir insan. Eski ve köklü ailelere düşünceli davranmak gerekir. Hem başkalarının görüşlerine karşı hoşgörülü olmalıyız, çünkü hoşgörü en iyi özelliktir. Bu nedenle, kendi görüşlerini Vincent Knowlton’a zorla kabul ettirmeye çalışmak yanlış olur. İstediğine inanmasına izin verirsen, o da sana yardım eder, çünkü çok insan biri.

Keating şöminedeki ateşe baktı. İnsanı mutlu eden buydu işte. Kendi evinde ateşe bakıp hayal kurmak. Okudukları da duydukları da hep böyle diyordu. Gözlerini hiç kırpmadan baktı alevlere. Kabul edilmiş bir gerçeğe uymaya çalıştı. Bir dakika daha baksam, mutlu olacağım diye düşünüyordu. Hiçbir şey olmadı.

Senden tiksinen insanları etkileyebilmek için, senin tiksindiğin insanlara iltifat etmek zorundasın.

İnsanlar çevrelerinde aynadan başka bir şey istemiyor. Kendilerini yansıtsın diye. Onlar da başkalarını yansıtırken. Dar bir koridorda karşılıklı iki ayna koyduğun zaman ortaya çıkan o saçma sonsuzluk gibi. Böyle şeyleri genellikle ucuz otellerde görürsün. Yansımaların yansımaları, yankıların yankıları. Ne başı olur, ne sonu. Ortası da olmaz, amacı da.

Ben kendi boşluğumu saklayabilmek için, kitap eleştirilerine bakmayı seçmedim. Yalnızca, fikrim yok, dedim. Yaratıcılığım olmadığını saklamak için başkalarından tasarımlar çalmadım. Hiçbir şey yaratmamakla yetindim. Eşitlik en yüce amaçtır demedim, birleşme de insanlığın baş amacıdır demedim. Yalnızca herkesin görüşüne katıldım.

Bu gemi bir yerlere gitmek için değil, bir yerlerden uzaklaşmak için.

Aslına bakarsanız asıl insanoğlundan nefret eden kişi, herkesi seven, her yerde kendini evinde hissedebilen insandır. Çünkü insanlardan hiçbir şey beklemez o. Bu nedenle de, hiçbir kötülük, hiçbir bayağılık onu kızdıramaz.

İnsan olduğunu sanan bir yığın yaratıktan nefret etmedikçe, insanları sevmek mümkün değildir. Ya biri sevilir ya öbürü. İnsan hem Tanrı’yı hem de dine karşı gelmeyi eşit sevemez ki! Meğer ki dine karşı günah işlediğinden habersiz olsun. Çünkü insan Tanrı’yı bilemez.

Sevgi bağışlamak, acımak değildir. Sevgi saygıdır, tapmadır, onurdur, yukarıya doğru bakıştır… Sevgiden en çok söz edenler, onu hiç hissetmeyenlerdir. Anlayış, acıma, nefret ve genel kayıtsızlığı karıştırıp bir çorba yapar, adına sevgi derler.

Demek ki büyüklüğü, yüceliği görebilmek isterseniz, salt mutluluğu tatmak isterseniz, Tanrı’yı ister, onun yerine yaralara pansuman yapmayı reddederseniz, insanoğlundan nefret ediyorsun derler size, Bayan Keating. Çünkü siz insanoğlunun hak etmediği bir sevgiyi duyma suçunu işlemişsinizdir.

Dünyadan öcünü almak için çok kötü bir adım atmak istiyorsan, o adım kendini düşmanına satmak değil, onunla evlenmektir. Senin en kötü yanını onun en kötü yanıyla eşleştirmek için değil, senin en kötü yanını onun en iyi yanıyla eşleştirmek için.

İnsanlar ebediyen kalıcı olmaya nasıl özlem duyarlar, bilirsin. Ama her geçen günle birlikte biraz ölürler. Onlarla karşılaştığında, bir bakarsın, geçen sefer gördüğün insan değil artık. Hatta her saat, kendi içlerinden bir parçayı öldürürler. Değişirler, inkar ederler, çelişkilere düşerler; bunun adına da büyüme derler. Sonunda geriye hiçbir şey kalmaz. Tersine çevirmedikleri, ihanet etmedikleri hiçbir şeyleri kalmaz.

Eğer hayatta yemek yemekten, uyumaktan ve komşularla çene çalmaktan başka bir şey yapmamış birinin yazdıkları gurur vesilesi oluyor, milyonlarca okurun dikkatli incelemesine hak kazanıyorsa, beri yanda koskoca bir kadetral yapan adamın başarısı da, yazılamaz, duyurulamaz hale geliyor demektir. Bu bir perspektif ve görecelik meselesi. Belirli bir kapasitenin iki ucu arasında bulunabilecek mesafe sınırlıdır. Bir karınca kulağının alabileceği ses dalgaları, gök gürültüsünü kapsayamaz.

Diyelim ki ben insanların Ibsen’in oyunlarını seyretmesini durdurmak istiyorum. Dönüp halka bunu söylemek benim hiçbir işime yaramaz. Ama onlara senin de Ibsen kadar iyi olduğun fikrini yutturabilirsem çok geçmeden aradaki farkı göremez olurlar… ardından da artık ne seyrettiklerinin önemi kalmaz. Ne yazarların ne de kime dönük yazıyorlarsa, onların.

Sıfır olan her şey olur.

… rastgele konmuş kurallardan kurtulma savaşı, oralarda kazanılmış, ama bu sefer yeni gelen özgürlük de yaratıcı mimarın üstüne yeni ve büyük sorumluluklar yüklemişti. Çünkü artık tüm çabalardan kurtulmaya gelmişti sıra… Derken akım ilerleyince, yepyeni bir dizi katı kural daha oluştu. Bilinçli yetersizlik disiplini, yaratıcılık yoksulluğu, artık bir sistem haline gelmişti. Sıradanlık övünülerek itiraf edilmekteydi.

Çeyrek milyon doları olan adam nasıl Kızıl olurmuş? Gülpembesi, o kadar. Daha çok da sarı.

Yazar sanki kendi yazdığı oyunun kalitesizliğini biliyor, ama onu izleyicilere yüce bir şey gibi yutturmaya kalkıyor; böylelikle onların zihnindeki yücelik kavramını öldürmeye çalışıyordu… Eğlenceliydi. Ayıp bir şaka gibiydi. Sahnede değil izleyicilerin içinde oynuyor gibiydi. Bir kaidenin üzerinden Tanrı çekilip alınmış, yerine eli kılıçlı şeytan yerine, kaldırım kenarında Coca Cola içen bir serseri konmuş gibi.

Zaten anlatması en zor şey, apaçık ortada duran, ama herkesin görmemeyi seçtiği şeydir.

Seni o kadar çok seviyorum ki, benim için hiçbir şeyin önemi kalmıyor. Senin bile… Yalnız kendi sevgim önemli, senin cevabın değil.

İnsanın emeği çok daha yüksek bir basamak olmalıydı. Doğayı daha iyiye götüren bir şey olmalıydı. Onu bozmamalı, aşağıya çekmemeliydi. İnsanlardan tiksinmek istemiyordu genç adam.

Benim mutluluğum için çalışma, arkadaşım. Kendi mutluluğunu göster bana. Bunun mümkün olduğunu göster. Kendi başardıklarını göster. Onu bilmek beni de kendi başarılarıma doğru cesaretlendirecek.

Büyük bir kariyer anacak iki kişiyle sağlanır. Biri büyük olan adam, öbürü de, ki onu bulmak daha zor, büyüklüğü görebilecek ve bunu söyleyebilecek kadar büyük olan biri.

Kullandığı hakaret kelimeleri batıcı, hain, hemen hemen dişisel bir hınzırlık içeren kelimelerdi.

Çok büyük değildi tabela. Bu türlü şöhretin ve gücün vurguya ihtiyacı yoktu. İncecik, alaycı bir gülümseme gibiydi.

Girişteki lobi, bir fırının ağzıydı. Asansörler insanları yakıt alır gibi çekiyor, sonra dışarıya kusuyordu. İnsanların acelesi ilk bakışta belli olmuyordu. Sinsi bir aceleleri vardı.

Bizler zihnimizin içinde yaşarız, varoluş da o yaşamı fiziksel gerçekliğe dönüştürmektir. Onu jestler ve biçimlerle ifade etmektir. Bunu anlayabilen bir insan için, sahip olduğu ev, hayatının bir ifadesidir. Eğer o evi yaptırmıyorsa, yani olanakları olduğu halde yaptırmıyorsa, hayatı istediği gibi olmadığı içindir.

En kanlı savaşlar, ya aynı dinin farklı mezhepleri arasında, ya da aynı ırktan gelme kardeşler arasında çıkan savaşlardır.

Roark, Wynand’ın çocukluğundan pek seyrek söz ettiğini biliyordu. Bunu kelimeleri seçmesinden anlamıştı. Parlak ve kararsız kelimelerdi. Kullana kullana eskimiş değillerdi.

Kendi eşsiz yeteneğinizi, insanların zevkiyle birleştireceksiniz ve bana para kazandıracaksınız. O büyük yeteneğinize boyun eğdireceksiniz. Bir yandan orijinallik, bir yandan da itaat. Buna uyum diyorlar.

Beğendiğin, hayranlık duyduğun bir şeyin karşısında hissettiğin şey: yani tek kelimeyle “Evet” deyişin. Bu onaylama, bu kabul, bu kabullenme. İşte o “Evet” bir tek şeye cevap olmakla kalmıyor, hayata bir “Amin” niteliği kazandırıyor. O şeyi barındıran dünyaya, onu yaratan düşünceye görebildiğin için de kendine. Ama “Evet” ya da “Hayır” diyebilme yeteneği zaten bütün sahipliklerin ruhudur. Kendi egonun sahibi oluşun da bundan gelir. Ruhunun diyelim istersen. Ruhunun bir tek temel işlevi vardır, o da bu değerlendirme işidir. Evet ya da Hayır, İstiyorum ya da İstemiyorum. İnsan Ben demeden istiyorum diyemez. Ortada onaylayan insan yoksa, onaylama da olmaz. Bu açıdan baktığında sevgini verdiğin her şey senindir.

Ben çok sevdiğim bir senfoniyi dinlediğimde, ondan bestecisinin aldığı mesajları almam. Onun Evet’i benimkinden farklıdır. O benimkine hiç ilgi duymaz, kafasında da öyle bir kavram da bulunmaz. Cevap her insan için son derece kişisel ve özeldir.

Gail Wynand ofisindeki masaya oturmuş, kalabalık ailelerin ne kadar iyi olduğuyla ilgili başyazıyı okuyordu. Çiklet gibi cümleler. Çiğnenmiş, atılmış sonra alınıp yeniden çiğnenmiş, bir ağızdan diğerine geçmiş, oradan ayakkabıların tabanına, oradan yine ağıza, oradan beyne gitmiş.

Wynand bu evin neden lüks izlenimi yarattığını uzun süre anlayamamış, sonunda mobilyaların hiç dikkati çekmediğini fark etmişti. Yalnızca temiz bir boşluk duygusu.

Her suçu işledim, ama en büyüğünü işlemedim. Varoluşun harika duygusunu boşuna sevmedim ve kendimin dışında bir neden aramadım.

Engeller ona, hiçbir engelin varolamayacağını göstermekteydi.

Bakışında küçümsemeden yoksun şefkat, acımadan yoksun hüzün vardı.

Ne zaman üzerimize yeni bir zorgu yüklense, otomatik olarak yeni bir özgürlük kazanırız. Bunun ikisi ayrılamaz. Ancak tam bir zorguyu kabul ettiğimiz zaman topyekun özgürlüğe ulaşırız.

Demek istediğim insanları mutsuz eden şey, çok az seçenekleri olması değil, çok fazla seçenekleri olması. Karar vermek zorunda kalmak. Hep karar vermek. Ne yapacağını bilememek.

Felsefesi: Ben ne yapsam yuttururum. Sohbet sırasında bunu başka türlü söylerdi. En sevdiği biçim: Ben yarından sonraki günüm.

… çizim odasında ayaklarını kaldırıp masalara koyuyor, resmi davetlere ayağında spor pabuçlarla gidiyor…

Halkın beğenisinin artık liyakatin takdiri olmadığını hemen hemen bir ayıbın damgası olduğunu o bile anlamıştı.

Bizim yüzyılımız çok daha güçlü bir formülün keşfini getirdi. Birleştir ve yönet.

Ben bireyciliğe inanmam, Peter. Herhangi bir insanın başkalarının olamayacağı gibi olabileceğine inanmam. Hepimizin eşit olduğuna, yer değiştirebileceğine inanırım. Eşitlikçi rotasyon.

… sesi bezden süzülmüş macun gibiydi…

Neden böyle aşağılara kaydığımı anlayamadığım için … En tepeden … Hiç neden yokken …

Bir an durup kendine benim en tepede bulunmam için herhangi bir neden var mıydı diye sormak…

Peter, insanlar için bir şeyler yapmaya kalkışmadan önce, bir şeyler yapabilecek bir insan olmak zorundasın. Ama onu yapabilmek için de, yapmayı sevmelisin, yoksa ikincil sonuçları değil. İşi yani. İnsanları değil. Kendi eylemini.

Tek önemli olan, benim amacım, benim ödülüm, benim başlangıcım ve benim sonum,işin kendisidir. Benim işim benim yolumdan yapılmalı.

Oysa bu, tam acımaydı. Değeri ve umudu olmayan bir insanı görmek, sonunun geldiği duygusu, çaresi olmaması. Utanç vardı bu duyguda. Bir insan hakkında böyle bir yargıya vardığı için, kendinden utanıyordu. Hiç saygı içermeyen bir duygu hissettiği için.

Bu kadar canavarca bir duygunun, iyilik ve sevap sayılabilmesi için bu dünyada müthiş bir terslik olması gerektiğini düşünüyordu.

Geçmişle şimdiki zamanı, en basit biçimde birbirini izleyen kavramlar olarak görmüş olduğunu düşünüyordu. Geçmişte bir kayıp varsa, insan onu şimdiki zamanda çektiği acıyla ödüyordu. Acı o olaya bir ölümsüzlük getiriyordu. Ama insanın bir olayı böylesine öldürebileceğini, hiç olmamış gibi bir hale getireceğini bilememişti.

Başkalarını etkileyebilmek için başkalarından çaldı. İşte sana kendini katıksız silme. İhanet ettiği, feda ettiği şey, kendi egosuydu. Oysa herkes ona bencil diyor.

Bütün iğrenç hareketlerin kökü o. Bencillik değil, benlik yokluğu… Hile yapan, yalan söyleyen ama görünüşte saygınmış gibi davranan adam. O aslında namussuz olduğunu biliyor, ama başkaları onu namuslu sandığı için, çevreden saygı topluyor, oradan kendine elden düşme bir özsaygı çıkarıyor. Kendi yapmadığı bir şeyin alkışını toplayan adam. O da kendisinin sıradan olduğunu biliyor ama, başkalarının gözünde büyük. Aşağıdakilere sevgi duyduğunu söyleyenler böylece kendilerinin üstünlüğünü kanıtlamaya kalkanlar. Tek amacı para kazanmak olan, en ön plana bunu koyuyorsa, gösteriş, şaşırtma, eğlendirme, etkilemek. Hep başkalarına dönük.

Kendi egon en sert yargıçtır. Onlar bundan kaçıyor… Kişisel standartlarına, kişisel başarılarına dayanarak özsaygı duymaktansa, bir hayır derneğine birkaç bin toslayıp kendini soylu saymak o kadar kolay ki!

Bu doğru mu? diye sormuyorlar. Başkaları bunu doğru sayıyor mu? diye soruyorlar. Yargılamak için değil, tekrarlamak için. Yapmak için değil, göstermek. Yetenek değil dostluk. Nitelik değil, fors.

Bağımsız yargını askıya aldın mı, bilincini askıya almışsın demektir. Bilinci durdurmak hayatı durdurmaktır.

Hiç kimse, hiçbir türlü özsaygıya ihtiyaç duymayacak kadar salt bir alçakgönüllülüğe varamaz. Sağ kalamaz o zaman. Bu yüzden de yüz yıllardır hayırseverliğin, kendinden vermenin en yüce ideal olduğu doktirini öğretildiği halde, insanoğlu bunu kabul ederken, tek kabul edeceği biçime sokulmuş. Özsaygısını başkasının kanalıyla aramış… Gerçekten bencil bir insanın asla kabul edemeyeceği türden korkunç bir bencilliğe dönüşmüş.

Bir insan şöyle bir durup kendi kendine, benim hiç gerçek anlamda kişisel bir arzum oldu mu diye sorsa cevabı hemen bulur. Bütün isteklerinin, çabalarının, rüyalarının, ihtiraslarının hep başka insanlardan gelme bir motivasyon olduğunu görür. Aslında çabaları maddesel zenginlik uğruna bile değildir, elden düşmecinin hayali sayabileceğimiz saygınlık içindir. Bir onay arar. kendinin olmayan bir onay. Ne o mücadeleden bir keyif alır ne de başardığı zaman bir sevinç duyar.

Ondan sonra da neden mutsuzum diye merak eder. Mutluluğun her türü kişiye özeldir. En büyük anılarımız kişiseldir, kendimizden kaynaklanan bir motivasyondan gelir, ona el sürülemez. Bizim için kutsal olan, değerli olan şeyler, herkesle paylaşılmayan orta malı olmayan, çekip kurtardığımız şeylerdir. Oysa şimdi, içimizdeki her şeyi herkesin gözü önüne sermemiz, herkes ellesin diye ortaya açmamız isteniyor.

İnsan ruhunun kendine yeterliliğine, bencillik ya da egoizm demek zor.

Seni kurtarmak için ölebilirim. Ama senin için yaşayamam. Ve yaşamam da.

Ayaklarına pedikür yaptıran sosyete kızı, işportacıdan havuç alan ev hanımı, piyanist olmak isteyip de olamamış buna özür olarak da kız kardeşine bakmak zorunda kaldığını ileri süren muhasebeci, işinden nefret eden işadamı, sanatından nefret eden işçi, herkesten nefret eden aydın, hepsi bir araya gelmiş, can sıkıntılarını gideren, onları kendi kendilerinden kurtaran ortak öfkenin lüksü içinde, sanki kardeş olmuşlardı.

Adamı kendisine karşı kullanacaksın: 1- Küçük hissetmesini sağlaya, suçlu hissetsin. Umutlarını ve kişiliğindeki dürüstlüğü öldür. İç yozlaşmışlıkla öldür. Benliğini sil diye öğütler ver. Başkaları için yaşamalısın de. Hayırsever ol, yardımlar yap kendinden ver de. Bunu yapamayacağı için günahkar hisseder, değersiz olduğunu düşünür. En yüce ideal onun ulaşamayacağı yerde olduğu için tüm idealleri, umutları ve özdeğer inancından vazgeçer. Yapamadığını başkalarına öğütler. İnsan yarı iyi yarı dürüst olamayacağı için kişilik bütünlüğünü zor sürdürür. İçinin yozlaştığını bilir. Ruhu o zaman kendine saygı duymayı bırakır. Sözünü dinler çünkü kendine güvenemez. Kirli hisseder.

2- Değer yargılarını öldür. Büyüklük denen şeyi tanıma ya da ona ulaşma kapasitesini öldür. Büyük insanlar yönetilemez. Ama büyüklük kavramını inkar etme. Onu içinden yık. Büyük olan şey nadir ortaya çıkan, zor elde edilen, istisna şeylerdir. Öyle standartlar koy ki, onlara herkes ulaşabilsin. En sıradan, en yeteneksiz, en beceriksiz olan da. O zaman bütün insanların içindeki başarma çabasını öldürürsün. Daha iyiye gitme, mükemmele ulaşma, kusursuzluğa varma hevesini öldürürsün. Büyük anıtları yıkma. O zaman insanlar ürker. sen sıradanı, vasatı, değersizi öv, o zaman zaten büyük anıtlar kalmaz.

3- Güldürerek öldür. Alay et. Her şeye gülmelerini söyle. Ruhunda hiçbir kutsal şey bırakmazsan ruhu kendi gözünde kutsal olmaz artık. Saygıyı öldürdün mü, insanın içindeki kahramanlığı da öldürmüş olursun. İnsan gülerek saygı göstermez.

4- En önemlisi, insanların mutlu olmalarına izin verme. Mutluluk kendine yeterli bir duygudur. İnsanı kendi içine döndürür. Mutlu insanın sana zamanı yoktur, sana önem de vermez. Özgür insandır. Yaşama sevincini öldür. Onların gözünde değerli ve önemli ne varsa al ellerinden. İstedikleri şeyi elde etmelerine asla izin verme. Kişisel arzuların kötü olduğuna inandır. İstiyorum demeyi doğal hakları sayamayacak düzeye indir. Bundan utansınlar. Yardımseverliği kullan. Mutsuz insanlar sana gelir. İnsan ruhunu boşalttı mı sen doldurursun.

Günümüzün manevi atmosferine bir bak. Keyifli olan ne varsa sigara, seks, ihtiras, kar, hepsi günah. Bir şeyin seni mutlu ettiğini kanıtladığın anda o şeyi lanetlemiş sayılıyorsun.

Mutluluğu suçluluğa bağladık.

Hangi ahlak sistemi fedakarlık öğütlüyorsa, sonunda bir süper güç haline gelmiş… İnsanlara kendilerini mutlu eden her şeyi feda ettikleri zaman, daha yüce bir mutluluğa ulaşacaklarını söylemek zorundasın. Bu konuda açık seçik olman da gerekmez. Koca koca, anlamı belirsiz kelimeler kullan. Evrensel Uyum, Ebedi Ruh, İlahi Amaç, Nirvana, Cennet, Irksal Üstünlük, Proleterya Diktatörlüğü …

Ortada bir fedakarlık oldu mu, mantıksal olarak feda edilen o şeyleri toplayacak birilerinin de olacağı kesin zaten.

Sana fedakarlıktan söz eden adam, aslında kölelerle efendilerden söz ediyor demektir. Kendisi efendi olmak niyetindedir. Ama eğer sana mutlu ol diyen, bu senin doğal hakkındır diyen, ilk görevin kendine karşıdır diyen birini bulursan, o adam senin ruhunun peşinde değildir.

İnsanların kendilerini senden koruması için bir silah var: Mantık. Bu yüzden ellerinden alman şart. Mantık sınırlıdır de. İçgüdü, Duygu, Vahiy, İlahi Sezgi, Diyalektik Materyalizm de… Sana mantıksız doktrinin var derse mantığın ötesinde başka şeyler var. Düşünmeye çalışma, hisset inanman gerek de. Mantığı kenara ittin mi, meydan senindir. Düşünen adamı yönetemezsin.

Kimsenin düşüncesi olmayacak, isteği olmayacak. Herkes herkese hizmet edecek. Kimse para için değil, saygınlık için çalışacak. Diğerleri takdir etsin, onaylasın, kendi hakkında iyi düşünsün. Fikri olmayanların fikri için. Yargı değil, kamuoyu yoklamaları. Sıfırlardan bir ortalama. Bireyselliğe izin vermeyen bir dünya. İtaat ve birlik dünyası.

Kim daha iyi ve daha çok teslim oluyor diye görebilmek için, birbirinizi çiğneyeceksiniz. Aranacak başka seçkinlik kalmayacak.

Yönetilemeyecek her şey yok olmak zorunda.

Budalaların habire güldüğüne hiç dikkat ettin mi? İnsanın ilk kaş çatışı Tanrı’nın elinin alnına ilk değişidir. Düşüncenin dokunuşu.

Herkes herkes için yaşasın. feda edelim ve yararlanmayalım. Hep acı çekelim, kimse keyif almasın. İlerlemeler dursun. her şey duraklasın. Durgunluklarda eşitlik vardır. Herkes herkesin isteğine boyun eğer. Evrensel bir kölelik ve ortada bir efendi bile yok…

Koskoca bir daire ve eksiksiz bir eşitlik.

Kollektivizm: Birlikte hareket etmek, düşünmek, hissetmek. Birleş, fikir birliği sağla, itaat et, hizmet et, feda et. Böl ve zaptet. O önce gelir sonra birleştir ve yönet.

Birinde birey kötü, toplum Tanrı oluyor. Amaca, sevaba izin yok. Proleteryaya hizmet var. Diğerinde insanın hakkı yok, her şey Devlet’tir. Birey kötü, ırk Tanrı. İnsanı katleden doktrine karşı, insanı katleden öbür doktrinle savaşırsın.

Seçenek ver budalalara bırak eğlensinler. Ama asıl amacı unutma. Bireyi öldür. İnsanın ruhunu öldür. Gerisi otomatik gelir.

Eli hızla hareket ederken kelimeler ne kadar da güçlü, diye düşünüyordu. Sonradan, okuyanlar üzerinde gösteriyorlardı güçlerini… Ama daha önce, onları bulanın üzerinde. Bir tedavi gücü, bir çözüm. Sanki bir engelin yıkılması. Belki de bilim adamlarının hiç keşfedemedikleri temel sır bu, dedi. Hayatın ilk nüvesi. Belki o nüve, bir düşüncenin kelime halinde biçimlenmesinde yatıyor.

Sesler hiç ölmez derler. Uzayda dolaşır dururmuş sesler. Ama … insanın kalp atışları ne oluyor? Elli altı yılda ne kadar çok atış! Onların hepsi yeni baştan bir yere toplanabilir mi, yeniden kullanılabilir mi?

Mea culpa (Latince): Kendi hatam.

Her şeye ihanet edilebilir, herkes bağışlanabilir. Ama kendi büyüklüklerinin cesaretine sahip olmayanlar bağışlanamaz.

Karşılarında asılı duruyordu arzular. Ama ona giden yolda hiçbir adım atılmıyordu. Buradan çıkınca bu insanlar, yine düşünmeden geçirdikleri günlere dönecekler, bir şey söylemeyecekler, unutacaklar, teslim olacaklar, razı olacaklardı.

… dünyada neden bu kadar çok acı, bu kadar çok çirkinlik var, diye merak ediyorlardı. Buna bir cevap bulamamışlar, hiçbir cevaba gerek yokmuş gibi yaşamayı sürdürmüşlerdi. Ama her biri yalnızlık sırasında, çıplak bir dürüstlük içinde, buna bir cevap gerektiğini hissettikleri bir anda yaşamışlardı.

Yaratıcılar hiçbir şeye ve hiç kimseye hizmet etmemişlerdir. Kendileri için yaşamışlardır. Mesele yaratılan şeydedir, onu kullananlarda değil. Yaratılan şeydir önemli olan; ondan yarar sağlayanlar değil.

İnsanlar birbirinden öğrenir. Ama öğrenmenin tümü aslında yalnızca malzeme değiş tokuşudur. Hiç kimse bir başkasına düşünme kapasitesini veremez.

Bu dünyada hiçbir şey insana hazır verilmiş değildir. İhtiyacı olan her şeyi üretmesi gerekmektedir.

Yaratıcı başlatır, asalak ödünç alır.

Bencil kişinin amacı da düşüncesi de arzuları da enerjisi de onların dışındadır. Bir başka kişi için var olmakta değildir, kimseden de kendisi için var olmasını istememektedir.

Bağımlılık ve acı çekme hayatın temelleri haline getirilmiştir.

Ya başkaları için acı çekecek, ya da başkaları kendisi için acı çekecektir. Kendi acılarından zevk alması söylenince tuzak kapatıldı.

Bencillik ve hayırseverlik sunuldu. Böylece iki halde de diğer insanlara bağımlı hale getirildi.

İnsanın değeri kendinden gelir, başkaları için neler yapıp neler yapmadığından değil. Bağımsızlık, insani değerlerin ve sevapların tek ölçüsüdür. Kişisel gururun yerini alabilecek hiçbir şey yoktur. Bağımsızlıktan başka da bir kişisel gurur standartı yoktur.

Doğru dürüst ilişkilerde hiç kimsenin hiç kimseye feda edilmesi söz konusu değildir.

Kişi tek başına çalışır, düşünür. Ama kişi tek başına hırsızlık edemez, sömüremez, yönetemez. Bunlar için kurbanlar gerekir. Bunlar bağımlılığa işaret eder.

Kolektifin, yeni bir ırkın, bir sınıfın, bir devletin ortak çıkarı, insanları baskı altına alan her türlü zorbalık rejiminin altında yatan şeydir. Tarihteki her dehşet verici olay, bir hayır uğruna yapılmış görünür. Bencil hareketlerin hiçbiri, hayırseverin döktüğü kanla ölçülebilecek bir zarar vermiş midir?

En korkunç kasaplar, genellikle en samimi, en içten inanmış olanlardır. Giyotinle ya da idam mangasıyla, kusursuz bir topluma ulaşacaklarına gerçekten inanmışlardır. Hiç kimse onların öldürme hakkını sorgulamamıştır, çünkü besbelli hayırsever bir amaç uğruna öldürüyorlardır. İnsanların başka insanlar uğruna feda edilmesi doğal kabul edilmiştir.

Uygarlık, insanı insandan kurtarma sürecidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: