Kuyucaklı Yusuf, 80 Yaşında- Sabahattin Ali

** Yapı Kredi Yayınları, 1. baskı, Ciltli Özel baskı, Temmuz 2017

Müddeiumumi (Arapça): Savcı

Yamçı: Kalın yünden dokulu, bir yüzü uzun tüylü yağmurluk

Yağlık: Başörtüsü, başa da bağlanabilen büyük mendil, çevre

Kuyucak: Nazilli, Aydın’da bir yer.

Bir felakete suskun ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir.

Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürer. En kuvvetliler bile 11-2 sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de münasipçe bir kısmet varken kaçırılmaması düşünülmüştür. Bu izdivaç mikrobu evlendikten sonra faaliyetine başlar. Evvelce bir takım emelleri olan, yükselmek, kendini göstermek, eser vermek isteyen adamlara bir kalenderlik bir lakaytlık gelir. Evde meram anlatmaya asla imkan olmayan, seviyesi, ahlak görüşü, dünya görüşü ve alışkanlıkları tamamen ayrı biriyle daimi bir birliktelik insanı dış hayatta da karamsar yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür. Evlendikten sonra bir adamın bütün amacı ve gelecekte düşüncesi bir kere içine girdiği ve şimdi kaderi olan bu belayı ses çıkarmadan ve dosta düşmana pek belli etmeden sürükleyip götürmek, onda herkes tarafından söylenen, fakat kimse tarafından bulunamayan özellikler ve mutluluklar aramaktır.

Annesi onu gezmeye götürürken bir saat saçlarını düzeltmeye uğraştığı halde, ne anasının ne babasının aklına bu kafanın içi ile de bir parça meşgul olmak düşüncesi gelmemişti. Onlar işportaya konan bir elma gibi onu süsleyip, temizlemişler, parlatmışlar, sonra yağlı bir müşteriye okutmuşlardı. Kız yetiştirmekten de gaye bu değil miydi?

Anadolu’nun bu kendine ait dertleri yanında gene yalnız kendine has çareleri vardır. Bunlardan en birincisi “rakı”dır.

İstihfaf (Arapça): Hor görme, aşağılama

Mağmum (Arapça): Üzgün, tasalı

Pamukaki: Beyaz üzerine iş işlemekte kullanılan, renkli ve parlak pamuk ipliği

Yeldirme: Başörtüsüyle birlikte giyilen üstlük

Kıvrak: Siyah dimiden yeldirme cinsi.

Bu şehirlilere alışamıyordu. En sevdiği arkadaşları bile onu bazen şaka olsun diye aldatırlar, hiç lüzum yokken yalan söylerlerdi.

Mukabele: Bir kişi ezber veya yazılı Kur’an okurken diğerlerinin Kur’an’dan takip etmesi

Endaht: Silah atışı, silah boşaltmak

Şeytan Bezi: Kadife dokunuşlu, erkek giysisinde kullanılan pamuklu kumaş.

Zifir: İpekli kumaş

Müstantik: Mahkemede ilk ifadeyi alan, ilk soruşturma tahkikatı açan hakim

Fersude (Arapça): Eskimiş, aşınmış, yıpranmış

Bütün mazisinde kendisine “Ah, neden böyle yaptım?” veya “Ah, niçin şöyle yapmadım!” dedirtecek bir şey bulamıyordu; ve bu, ömrünün pek tatlı geçtiğinden değil, sadece, ömrünün her kısmına şu anda pek lakayt olduğundandı.

Şimdi gözlerini kaparsa hiçbir şeye yanmayacaktı. Düşünüyor ve ayrılmaktan büyük bir üzüntü duyacağı bir şey aklına gelmiyordu.

Bunda umursamamazlıktan ziyade, kadere sessiz bir teslim oluş vardı. Madem ki hiçbir şeyi değiştirmeye gücü yoktu, her şey önceden çizilen bir yolda yürüyecekti, o halde aklı başında bir insan, olanları tebessümle seyredip sırasını beklemeliydi.

Lüzucü (Arapça): Yapışkan, uzayan

Bu kızla aralarında konuşulmadan, düşünülmeden, hatta yüz yüze bakılmadan bir macera geçmiş gibiydi. Bunun ne olduğunu düşünemiyor, sadece beş dakika evvel bir yabancı, uzak bir insan sandığı bu kızın baş döndürücü bir süratle kendisine doğru koştuğunu, yaklaştığını hissediyordu.

Çerkes/ Kabartay Eyeri: Benzersizdir. Binenin rahatlığı, atın rahatlığı, binenin dengesi, eyerin dayanıklılığı ön plandadır.

Bir zamanlar birbirlerinden ayrılmak, birbirlerini kaybetmek ihtimalinin korkusunu çekmiş olmasa da, belki de birbirleri için ne kadar kıymetli olduklarını hala bilmeyeceklerdi. Hayatları o kadar birbirinin içinde kaybolmuş, birleşmişti.

… hayatlarının beraberliği dünyanın en tabii, en kendiliğinden anlaşılır, en basit işi olduğu için, birbirlerine söyleyecek uzun boylu lafları da yoktu.

Bazen kendi kendine “Niçin ben hiçbir şey değilim ?” diye sorar ve buna kandırıcı bir cevap bulup veremezdi. Kendisinin dünyaya bir iş için geldiğini belli belirsiz şekilde hissediyor, fakat bu işin ne olduğunu bilmiyordu.

Yerini bulamamanın azabını bütün ayrıntılarıyla duymakta idi. Bu his herhangi bir işsizliğin verdiği can sıkıntısı veya endişeye benzemiyor, insanı gözle görülür bir şekilde eziyor ve yavaş yavaş hayatta lüzumsuz olduğu kanaatini uyandırıyordu. Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak… Tükenmek bilmez bir sabırla bilinmeyeni beklemek…

Gördün ya kimsenin bir iş yaptığı yok. Mesele o adamın içinde. 5- 10 saat oturuvermekte… Lüzumsuz gibi görünür ama, bunsuz da dünya dönmüyor. Öyle ya herhalde böyle boş oturmanın da bir hikmeti var.

Mesele memurların yaptığı işte değil, onların mevcut olmasındı. Şimdi sen o tozlu odada oturdukça kendi kendine:” Benim burada ne lüzumum var?” diyeceksin! Yanlış!.. Madem ki sen bir kere hükümet kapısından içeri adımını attın, artık lüzumlusun. Sen olmazsan muhakkak bir yerde bir aksaklık çıkar…

Hayattan fazla şeyler bekleme. Dünyada her felaketin içinden en az zararla sıyrılmanın yolu hayata uymak, muhite uymak, hiç sivrilmemektir.

Amak-ı Hayal (Hayalin Dibi) adlı kitapta Allah peygamberleri çağırıp mutluluk nedir diye sormuş? Musa: Arz-ı mevud (Vaat edilen topraklar), İsa: Bir yanağına vurana ötekini uzatmak, Buda: Hayatta hiç bir arzusu olmamak, Muhammed: Hayatı olduğu gibi kabul etmek, diye cevaplamışlar.

** Amak-ı Hayal: Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi (1865-19139 tarafından 1910’da yazılmış bir eserdir. 23 fantastik hikayeden oluşur. Tasavvuf edebiyatının önemli eserlerinden olan A’mâk-ı Hayâl, Vahdet-i Vücûd inancını anlatmaktadır. Eser birçok tasavvufi öğenin yanı sıra farklı dinlerin önemli unsurlarını da barındırır. (https://tr.wikipedia.org/wiki/A’m%C3%A2k-%C4%B1_Hay%C3%A2l)

Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey eklemeli, ne de eksiltmeli.

İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahluk hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma.

Sonra en önemlisi: Kendini halinden şikayet etmeye alıştırma!

Hürriyet ilanının, İtalyan, Balkan savaşlarının etkileri buraya belli bir süre geçtikten sonra gelmiş; askerler sessizce gidip, ölmeyenler yine sessizce dönmüşlerdi.

Davul, zurna, ey gaziler, sokaklarda kalabalık… Hem oynayan, hem bağıran, hem de yürüyen coşkun ve genç askerler… Kendilerini nasıl bir geleceğin beklediğini bilmeyen ve ” Ya gazi, ya şehit!” diye bağırdıkları halde ölümü akıllarına bile getirmeyen zavallılar. Hayatın yeknesaklığı içinde birdenbire beliriveren bu korkunç değişikliği gülerek kabul eden, ona koşan ve ne için, kimin için ölmeye gideceklerini, nerede ve nasıl öldürüleceklerini sormayı asla akıllarına getirmeyen kahramanlar…

Minareden kopup bütün o meydanlardaki insanların yüreklerine bir kanca gibi takılan bu feryat onu kendinden geçirdi. Bu sesle dinin bir alakası yoktu.

Burada Allah filan da yoktu; ölen bir insana, ölümü bütün dehşetiyle duyan bir insanın hitabı vardı.

Artık “Hayatımı nasıl bir düzene koymalıyım?” ya da ” Bu işler benim işim mi, değil mi?” diye düşünemezdi. Hayatının iç ve dış şeklini bundan sonra tesadüfler, gereklilikler düzenleyecekti. Belki bundan önce de böyleydi, ama o içinde: “İstediğim gün hayatımı değiştirebilirim!” diye bir düşünce beslemiş ve bu ona cesaret ve güven vermişti.

Muazzez’den dinlediği ölüm tasvirini, eklemeler yaparak, eve gelen her misafire ve her gittiği komşuya birer kere anlatıyor, sonra onların da katılmasıyla sesli sesli ağlamaya başlıyordu. Bu burada adetti. Evinden ölü çıkan her kadın bu törene uymaya kendini mecbur görürdü. Komşular da bu işte pek dikkatli idiler. “Acılı” nın ağlamaktaki en ufak kusurunu bile gözden kaçırmazlar ve yasa fiilen katılmakta hiçbir zaman kayıtsız kalmazlardı.

Mecelle (Arapça): İslami Hukuka göre medeni hukuk kuralları. 1868-1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında bir komisyon hazırlamıştır.

Gariki bahri isyanım, Dahilek ya Rasulullah! (Arapça): İsyan denizinde boğulmuşum, yetiş ya Rasulallah! (Hattat Sami Efendi)

Hayat birbirinden ayırdıklarını, kısa bir süre için tekrar yaklaştırır gibi olsa bile, uzun zaman yan yana bırakmıyordu. Geçen günleri bir daha geri getirmek mümkün değildi ve sadece hatıralar iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi.

Teşrinievvel (Osmanlıca): Ekim

İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan, tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.

** Aldırma Gönül Aldırma

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz dibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül, aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül, aldırma (http://siir.sitesi.web.tr/sabahattin-ali/aldirma-gonul-aldirma.html)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: