Ölü Zaman Gezginleri- Hasan Ali Toptaş

** Everest Yayınları, 8. basım, Aralık 2017

Yüzüme bakıyordun ikide bir, derime sinen geldiğim yeri arıyordun belki; ellerimin nasıl el olduğunu, kirpiklerinin nereye doğru kıvrıldığını öğrenmek istiyordun. Bense, büyümelerinden korkarak gözlerimi kapatmıştım. Büyürlerse onlarla birlikte ben de büyüyecektim sanki. Sonra da, dedelerimden kalan kelepçe ürpertisi bileklerimde ışıldamaya başlayacak, ruhuma karışan zincirlenmiş köpek ruhu zincir şakırtılarını işittikçe vahşileşecek, çobansı yanımdan yanık kaval sesleri yükselecek, ninemin erkek gölgesinde kuraklaşan gözleri gelip gözlerimden dışarı bakacak ve sesime yüreğimdeki bozkırın sessizliği karışacaktı. O gün, Tanrı’nın kendine sorduğu en zor bilmeceydin sen ve ben, çözmek bana düşmüş gibi sevinçliydim. Çekirdek çıtırtılılarıyla kırmızı iğde kabukları arasında kaybolamayacak kadar güzel ellerin vardı, parmakların her yana dağılan sorulardı ve küçük değişikliklerle süslenemeyecek kadar büyüktün.

Ardından da, seslerle birlikte pul pul cadde görüntüleri uçuşmuştu üstümüze, kulaklarımıza doluşarak caddeye gözkapaklarımızın içinden geçirmişlerdi.

Yinelene yinelene gevşeyen selamlama biçimleri, barut kokusunu unutan kalpakları ve karıncalanmış mavzerleriyle birlikte bu gaziler öylesine cansız bir tören havası yaratmışlardı ki, neredeyse kafalardaki “Kuvay-i Milliye” imgesini silip süpüreceklerdi. Gözlerimi açtığımda, sen dizlerimin dibinde karmakarışık bir bilmeceydin hala ve hiç kuşkusuz, kendi güzelliğinin içinde yüzüyordun.

O sırada, ötüşlerinin yarısını balkonumuza, yarısını tankların üstüne döken kuşlar geçiyordu, çay tepsisinin ışıltılı gümüşünden. Çevredeki apartmanlara, caddelere, ellere ve omuzlara yağan, kamyonların kasalarını, kapaksız madenden trompetlerin ağzını ve tüfek namlularını dolduran gökyüzü, her şeyi kucaklamaktan masmavi kesilmişti.

Balkondaki birlikteliğimiz ayrılığı besliyordu hiç kuşkusuz ve biz susuyorduk. Dalıp gitmeler, bir birimize doğru eriyip akarcasına gülümsemeler, kirpik düşürüp kaş kaldırmalar sözlerden daha anlamlıydı.

Mevleviler gibi dönüyorduk ya da; hem de öyle hızlı dönüyorduk ki, üçüncü bir göz baksa, durduğumuzu sanabilirdi. Kim bilir, istesek, zamanın dışına bile çıkabilirdik seninle…

Ama, yalnızca balkondan değil, motor gürültüleriyle sağır, para hırsıyla kör, teknolojisiyle dilsiz olan ve kurtuluş törenlerine tutsak edilen o şehirden de gittim ben. (Balkon)

Bir keresinde, gözlerimi gene o boş masaya dikmiş ve zamanın tıpkı bir yol, ya da gökyüzüne tırmanan masmavi, kocaman bir ağaç gibi kollara ve dallara ayrıldığını düşünmüştüm. Bu varsayıma göre, insan her an bir kavşaktaydı; gördüğü, dokunduğu, yaşadığı, yaşayamadığı ne varsa onlara yaslanarak ya o yolu seçecekti, ya da ötekini. Tabii, bu seçim yalnızca belirlenen yolun gidiş yönünü göstermiyor, aynı zamanda ileride, yönlerin düğümleneceği başka kavşakların kaderini de çiziyordu.

Oysa, benim sürüklenişimin dışında bunların hiçbiri gerçekleşmedi o gün, gerçekleşmiyordu; her şey hangi zamanın biçimini almışsa, onun içinde öylece duruyordu.

Kaldı ki, kendi kendime bir açıklama yapsam bile, hangi kendime yapacaktım? Masanın birinde genç, birindeyse yaşlı ve yorgundum. Ben bana, ben bana bakıyordum. Daha sonra, bu bakışım sırasında, ayrı zamanların çakışmasından apayrı bir zaman mı doğdu pek bilmiyorum ama, birden bire kendimle göz göze geldim. Rakı bardağımı kaldırıp gülümsedim. O da gülümsedi tabii.

…”Bir kızın ellerinden ellerini uzatır da kimi zaman, bize dokunur zaman.”

“Henüz ölmemiş ölüleriz.” (Zaman Kimi Zaman)

… artık insanları analarından çok yaşamın doğurduğunu biliyorum.

Onun gidişiyle birlikte tuhaf bir genişlik oluşmuştu evde; duvarlar canlı birer yaratık gibi adım adım geri çekilmişti sanki, eşyalar küçüldükçe küçülmüş, hiç beklenmedik köşelerde de insanı bakışlarından tutup kendilerine doğru çeken acayip alanlar açılmıştı.

Ne zaman bakarsam bakayım, ortalıkta sürekli insanın üstüne doğru yürüyen sevinçli bir boşluk vardı, ama sevinci bakış süresine bağlı bir boşluktu bu, gözlerim herhangi bir noktaya çivilenip kaldığında daralıyordu yavaş yavaş, aydınlığını yitiriyor ve beni eşyaların donuk görüntüleriyle kuşatılmış kör bir derinliğe itiyordu.

Sesle iletilebilecek ne kadar duygu varsa, onun da sessizliğin diline çeviriyorduk bu yüzden, duruşun diline ya da bakışın, kıpırdanışın, nefes alıp verişin, irkilişin diline.

Onun, içi boş sözcüklerden oluşan tümceleri öfkeli bir sesle hiç düşünmeden ortalığa saçıp savurması beni kaygılandırmaya başlamıştı. Üstelik, bir insanın sözcüklere bu denli güvenmesini ve onlardan bu denli umut beklemesini ilk kez yadırgıyordum.

Şimdi sen bu satırların sonuna geldiğinde, hiç kuşkusuz beni tanımak için ne kahkahalardan yola çıkacaksın, ne de hıçkırıklardan. Yalnızlığıma damlayan şarap lekesi yetecek sana. (Şarap Lekesi)

Derken, giysilerini parçalamaya başladı; eteğindeki ince yapraklı dal desenlerini koparıp koparıp şehrin öteki ucuna doğru savurdu.

O soyundukça, her şey her şeye daha hızlı karıştı sanki; renkler birbirlerini emdiler uzun uzun, sesler eşyaların ömründen birer yonga daha kopardılar, erkekler biraz daha kadınlaştılar ve içlerindeki kadını örtsün diye, erkeksi davranışlarını ısrarla sürdürdüler.

Gene de sevmemiştim sokakları. İnsan onları gezip dolaştıkça, yaşamın değişebilirliğine daha çok inanıyordu. Hatta, uzaktan uzağa da olsa, öteki insanların varlığına yaslanıp kendi varlığını, yalnızlığını ve tekdüzeliğini yeniden kavrıyordu.

… hatta terlik şıpırtılarını özene bezene tırabzanlara ve duvarlara sıçrattım. (Gökyüzü Gri)

İkisi de bileklerinde pahalı birer saat taşıdıkları halde zamanı kullanamadıklarını kanıtladılar şimdi.

Başkaldırı onların yaşam biçimi çünkü, ayakta kalmayı ancak bu yolla başarıyorlar. (Org)

Şefin dikiz aynasına yansıyan yüzüyse, Dadaloğlu’ndan bir türkü mırıldanıyordu bu sırada. Karlı dağlar geçiyordu türküden. Avşar kervanları sarı bakışlı develeriyle yayladan yaylaya göçüyor, kıl çadırlar kurulup sökülüyor ve reddedilmiş Osmanlı fermanları, ilk dizeyle son dize arasında yırtılıp Toroslar’dan aşağıya fırlatılıyordu.

Aslında, ses şefin kendisine de korku veriyordu belki, zorunlu olmasa susacak ve sessizliğin içine saklanacaktı ama, bunu yapamıyordu. O bir şefti ve o anda yüzünde yalnızca kendi ağzını değil, bizim ağızlarımızı da taşıyordu çünkü.

Sabahtan beri yanımızdan kaç kez geçmişti kim bilir? Havadır demiştik ona, sudur demiştik; sigara dumanıdır, sestir ya da kar tanesidir sanmıştık. Öyle tanıdık görünmüştü ki bize, tanıyamamıştık bir türlü. (Korkuyla Yaralı Dört Keklik)

…belleğimizdeki hatıralardan- yani geleceği ele geçirmek adına geçmişe saçıp savurduğumuz kendimizden-henüz kurtulamamıştık.

Çiftçiyi bir ucundan bıraksan, insan kıpırtısının doğayı ve insanı baştan çıkaran sıcaklığını öteki uca götüremeden kaybolur; yılanı akıtsan geri döner gölgene; gidemem, der, derinlik bakışlarımdan derin…

Sonra şimdiki gibi, yıllar geçmişti üstümüzden. Açlık yılları… Kim bilir, bir o kadar da susuzluk, sevgisizlik ve sessizlik yılları yaşamıştık.

Oysa, bulunmaz’ı doğuracak yaşamı sisin ötesinde insanlar yeniden biriktiriyorlardı şimdi ne biriktirdiklerini bilmeden (Çünkü en doğurgan birikimler bilmeden biriktirilenlerdir)…

Yaşamı biriktirenler yalnızca bize yeni bir bulunmaz doğursun diye biriktirmiyorlardı kuşkusuz; kimileri vardı ki o yaşamın içinde, bulunmaz’ı bulmak için yaratıldıklarına inanan birer sürek avcıydılar ve henüz sözcüklerle sınırlandırılmamış olan her şeyin peşindeydiler.

Gene her yer sis… Dağ bile dağlığını tek başına yaşıyor nerdeyse, görüp işiteni yok; kendini onaylamak zorunda.

Biz de, birilerinden intikam alır gibi, ama hiç bir şeyin farkında olmadan…

… orada kocaman bir ülke kuruyordu bizden; toprakları derimizden, suları terimizden, ateşleri yüreğimizden bir ülke… Sınırlarının nerde başlayıp nerede bittiğini bilemeyecek kadar dalgın, kararsız ve pişman bir ülke.

Başka bir deyişle, dalgınlığına demirlidir her zaman, gitse gitse karasızlıklarına gider orada bir ve hep pişmanlığından döner gelir kendine.

Bar boştu henüz; akşamdan kalan sandalyeler, alınlarını masalara dayamış, uyuyorlardı. (Ölü Zaman Gezginleri)

Kimi zaman, sana diyeceklerimi tutup onlara desem diyorum, sana susacaklarımı onlara sussam…

… bir yandan da masmavi susuyorduk. Zamanlardan yaratılmış bir mekandaydık sanki, her şeyi aynı anda, ancak susarak yaşayabiliyorduk.

Öyle çoktun ki, yoktun.

İşte, her şey bunu anlamakla başladı bence. Hiç kimsenin uzlaşma anında kendisi olamayacağını düşünerek, tanışmamızı kocaman bir yalana benzetiyordum. (Neredesin Gringo)

Bakılamayacak kadar korkunç bir yüzü vardı. Onun böyle bir yüzü taşımaktan yorgun olup olmadığını düşündüm bir süre. Sonra, hiç kimse sürekli korkunç olamaz, diye geçirdim içimden, beyni bedenini birazcık rahat bıraktığında, bu bakışlar pamuk şekerine dönüşebilir.

Bu kadar esnek bir haklılığı kulakları işitti ama, gözleri kabul etmedi. Dövecekmiş gibi, ters ters baktı yüzüme.

… doğuştan kınalı- yani yüzünde kurumuş kestane mevsimi taşıyan- yaşlı bir teyze…

Kız öyle dalgındı ki, pencereden gelip geçen onca manzaradan bir virgüllük gölge bile düşmüyordu yüzüne. Kulaklarını rayların şakırtısına yaslamış, öylece, içini dinliyordu.

Şişmana göre, böylesine derin bir sessizliği anacak büyük gürültülere hazırlanan ruhlar taşıyabilirdi. (Çift Çizgi- Yoklar Fısıltısı)

Dağların yüksekliğini doğurmaktan yorgunmuş gibi gözüken, uçsuz bucaksız bir vadideydim.

Çünkü, onlar kurguda oyalanırken, gerçek yaşamda da var olan roman kişisi, geleceğini çoktan yaşayıp geçmişe dönüştürmüşmüş. Bu yüzden, romanı yeniden yazarak geçmişi anlatmak zorunda kalmışlar. “Anlamak da, anlatmak da geçmişle başlamalı belki”, demiş yazar.

Roman kişileri ilk kurgudan bağımsız yaşadıklarından, daha birinci sayfada anlatım değişmiş. Dil, taşıdığı seslere ince hüzünler yüklemiş. Uzay aracının gölgesinde can çekişen plastik bir güvercinin kanıyla yazılan ilk tümcelerin yerini, yatakları lavanta ve osuruk kokan genelev prenslerinin gözyaşlarıyla ıslanmış verev tümceler almış. Şehirlerin gürültülü çarşılarında dolaşıp duracak, kuş pislikleriyle örtülü heykellerin yalnızlığından geçecek ve üçüncü bölüme geldiğinde, “aşk için ölüme ölüm içinse her alana bakan, yırtıcı sevinçlerle dolu öyküleriyle tanınan düşçü ve tutkucu” bir yazar olması gereken roman kişisi de, gerçek yaşamını bambaşka yaşadığı için yazar olmamış.

Seslere tutuna tutuna yürüyebiliyormuş yazar. Gözlerini nasıl yitirdiğini hiç anlatmamış…

Oda sözcüğünün yalnızca odayla sınırlanamayacağını, insanın her türlü kuşatılmışlığının, kendi kendini daraltışının, başka olaylara bağlayamadığımız her olayın, dahası ülkelerin, ülkelerin bulunduğu dünyanın, dünyanın ve gezegenlerin dönüp durduğu evrenin de bir oda sayılabileceğini mırıldandı.

Üzülme, diyecekti kör, sen çığın altında kalmayacaksın! Çünkü sen içindeki öykünün içindesin diye bağıracaktı yakışıklı da. (Karanlık Beyaz)

… simit kadar bayat akşamlardan geçmiş, çay bardağı kadar dar sabahlardan. Dalgaların sesinde at kişnemeleri, tavuk gıdaklamaları aramış geceler boyu. Gitgide, farkına bile varmadan bu kasabaya benzemiş elleri, yüzünü döven rüzgarların sesine dönüşmüş ıslığı, gözlerinin elasına Akdeniz’in mavisi bulaşmış.

Odam ağzına kadar fısıltı doluydu. İnsanı her yana iten, diken diken fısıltılar. Tavandan heceler damlamıştı yastığımın üzerine. (Av)

Evin içindeki eşyaların birbirleriyle fısıldaşarak beni sessizce boğmaya çalıştığını, bilmiyormuş gibi biliyorum. Evet, Sessizce; çünkü sessizliğin sesten daha güçlü ve daha acımasız olduğunu biliyor bu kahrolası eşyalar! Nakışlarını sihirbaz ustalığıyla açıp yuman kilimler, her an gümleyecekmiş gibi görünen piknik tüpü, kırların uğultusunu içinde tutan ot süpürge ve havayla işbirliğine girip öldürücü bileşimlere varmaya çalışan bakır kaplar, ne kadar gizleseler de, kendi içlerinde düzenli bir elektron trafiği, evin içinde de görme duyumun sınırlarını aşan bir hızla sürekli hareket ediyorlar.

Caddeden, gelip geçen insanlara bakarken, hiç bir şey bitmiyor, diye mırıldandım. Hele geçmiş, hiç bitmiyor. Herkes geçmişini çoğaltıyor sürekli.

Kendini uzun uzun anlatmak istiyorum ona. Bir türlü anlatamıyorum tabii. Daha doğrusu, içimi alelacele yokluyorum da, cesaretin kırıntısını bile bulamıyorum. Cesaret yerine, adı olmayan duygularla karşılaşıyorum içimde. Onları da anlatamıyorum sonra. Herkes aynı duyguları taşımaya başlayınca bir gün ad verilecek onlara, diye avutuyorum kendimi, her dilde sözcüklerden evleri olacak.

Üstünde ne var ne yoksa tek tek çıkarıp attı içimdeki uçurumlara. Birer tutam siyah bulutlarıyla gökyüzü kadar çıplak kalınca da, uzanıp yattı aklıma. Bir bakıma, bedeni aklımın coğrafyası oldu.

İnsanların bedenlerini gizledikçe ruhlarını daha çok ortaya döken…

Ya alışkanlıklar; bir ömür boyu taşınan, sakız çiğnemek kadar kolay insan öldürmek kadar zor olan o acınası, gülünesi ve sevilesi alışkanlıklar, şu bedende hangi adlarla yolculuk ediyorlardır geleceğe? (Dünya Bir Gülnida)

Aynada kendi kendisiyle yüz yüze geldi bir an. Alnındaki kimliksiz sıkıntıda, ağızındaki titrek endişede gezindi gözleri.

Rakı koydu Safa Bey. İçini çalkalayan anason kokusu, gözlerinden taşmaya başlamıştı.

Güldü Safa Bey. Gülüşü daracık ve ışıksızdı. Herkes gibi inişli yokuşlu gülemediğine, gülünce ortalığa şıkır şıkır bir şeyler dökemediğine içerledi. (Herkes Gibi Safa Bey)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: