Seçilmiş Oyunlar I- Bernard Shaw

Bir oyun yazarı olarak ya Aristophanes kadar uzun anılıp Shakespeare ile Moliere’in sırasında yer alacağım ya da yaşlı bir soytarı gibi yüzyıl sona ermeden unutulacağım. Tarihin benim için vereceği yargıyı bilemem. Ama sadece şu ad bana yeter, (İmza) Bernard Shaw.

Böyle berbat sesler çıkaran, bu kadar kötü konuşan bir kadının hiçbir yerde durmaya hakkı yoktur. Yaşamaya bile hakkı yoktur. Unutma, sen ruh sahibi, kendisine kutsal kelamın bağışlandığı bir insansın. Anadilin Shakespeare’in, Milton’un, İncil’in dili. Öyle karga gibi bet bet sesler çıkarıp durma.

Higgins, bilim konusu olarak incelenebilecek her şeyle ilgilenir. Ama kendine de, başkalarına da, başkalarının duygularına da aldırmaz. Boyuna bosuna, yaşına başına bakarsanız koca adam, ama aslında her şeyle ilgilenen ve herkesten ilgi bekleyen şamatacı bir koca bebek. İstemeden kötülük yapmasını önlemek için ona göz kulak olmalı. Bir günü bir gününe uymaz. İşler yolunda gidince güler yüzle zorbalık eder, ama işler ters gidince kıyametleri koparır. İçinde hiç kötülük yoktur. En insafsız, en mantıksız anlarında bile sevimliliğini yitirmez.

Bu kız öyle nefis şekilde bayağı, öyle korkunç derecede pis ki.

Geleceğin kalmadığı zaman geleceği düşünecek zaman bulursun… Başkalarının geleceği ile ilgilen, ama kendininkini hiç düşünme.

Bir kadına azıcık yüz verdim mi, kıskanç, kılı kırk yaran, şüpheci bir yaratık, bir baş belası kesilir. Bir kadın bana azıcık yüz verdi mi, bencil, dediği dedik, çekilmez bir herif olur çıkarım. Kadınlar her şeyi altüst eder.

Benim gibi fakir düşseydin sen de ahlak “sahabi” olamazdın.

Edward Coley Burne Jones: (1833-98) İngiliz Pre Raphaelist ressam, simgeci, ortaçağ ve klasik mitoloji yağlıboya, suluboya, cam boyama yapmış.

William Morris: (1834-96) Şair, ressam, sanat yazarı, desinatör, tasarımcı. Duvar kağıdı ve baskılı kumaş tasarımları ile İngiliz Sanatlar ve Zanaatkarlar akımı (Arts and Crafts) kurucusudur. Halı, vitray, seramik yapmış. Philip Webb ile Red House, Standon House önemli eserleri. Fonksiyonellik ön planda, simetri ve tekrarı reddeder. BB Komünist Partisi üyesi.

Görgü kuralları öyle değişmiş ki. Bazen şaşırıyorum kibar bir akşam yemeğinde miyim, yoksa bir geminin güvertesinde mi?

A

“Amarikalıların” bizim gibi olmadığını, hangi sınıftan olursa olsun, isterse basit bir çöpçü olsun, bir değeri varsa tanıyıp saydıklarını göstermek istedi adam.

Beni efendiden bir adam yapmalarına bozuluyorum. Mutluydum. Özgürdüm. Paraya ihtiyacım oldu mu şundan bundan beş on kuruş koparırdım… Şimdi işkilli adam oldum. Herkes benden para tırtıklıyor… Daha ayakta duracak duruma gelmeden hastaneden kapı dışarı edilirdim. Hem de zırnık ödemeden. Şimdi günde iki kere doktora görünmezsem sağlığım elden gidermiş, öbür dünyayı boylarmışım… Bir yıl önce 2-3 tane akrabam vardı. Onlar da konuşmazdı benimle. Şimdi ellisi birden türedi. Hepsi de meteliksiz. Başkası için yaşamak zorundayım, kendim için değil. Al sana orta sınıf ahlakı.

Ama yardıma “ilayık” fakirler de milyonerler gibi mutluluk nedir bilmezler.

Biraz dürüst, biraz dolandırıcı Henry, herkes gibi. Biraz öyle, biraz böyle.

Kibar bir bayanla bir çiçekçi kızarasındaki fark şurada: onların nasıl davrandıklarına bakmayınız, onlara nasıl davranıldığına bakınız.

Ben de herkese karşı tıpkı Albay Pickering gibi davranırım. Doğru değil bu. O bir çiçekçi kıza bir düşes gibi davranır. Ben de bir düşese bir çiçekçi kız gibi davranırım.

İşin püf noktası şu Eliza: Sorun, kibarca davranmak, şöyle ya da böyle davranmak değil, bütün insanlara aynı şekilde davranmak. Kısacası cennetteymişsin gibi. Orada üçüncü sınıf akrabalar yoktur ve ruhlar arasında ayrılık gayrılık gözetilmez.

Kimseyle alay etmem. Alay etmek insanın ne yüzüne yakışır, ne ruhuna. Yalnız çıkarcılığa karşı çıkıyorum. Sevgide alışveriş bana göre değil.

Dertten beladan korksa şu dünyayı yaratır mıydı Yaradan? Hayat yaratmak, dert üretmek demektir. Beladan kurtulmanın tek yolu öldürmektir. Dikkat edersen, korkaklar başlarına bela olabilecek kişilerin öldürülmesini isterler hep.

Madem bir hanımefendi olmak istiyorsun, bir erkek vaktinin yarısını senin için gözyaşı dökmek, yarısını da sana kan kusturmakla geçirmezse kendini ihmal edilmiş sayma… Köprü altı hayatı zevklidir; gerçektir, sıcaktır, şiddetlidir. En kalın deriye işler. Hiç eğitilmeden tadını da kokusunu da alırsın.

Bağımsızlık mı? Bu da bir orta sınıf icadı. Hepimiz birbirimize, bağımlıyız… (Pygmalion)

Dünyada eşi yoktur babamın. Bak hele! Çok değişmiş olmalı. Düşünce gücünün 7. katına erişti mi acaba? Anlayamadım. Ama nasıl erişsin? Başında bir kız evlat var mı yok mu?

Yakınlarımızla aynı çatı altında yaşadıkça hep iyi yanlarını görmeye çalışırız; başka türlü çekilmez mübarekler. Ama gözden ırak olsunlar diye hep muzurluklarını anarız.

… iğrenilecek kadar zengin…

sen, benim böyle abuk subuk konuştuğuma bakma canikom. Bir zamanlar senin kadar duygulu, senin kadar inceydim. Ama çocuklardan o kadar çok argo öğrendim ki, insan içine çıkacak yüzüm kalmadı.

Saatlerin nasıl geçtiğini fark etmezsin bile, değil mi? Artık geceleri gözüne uyku girsin diye beklemek yok, karabasanlardan korkun yok. Sabahları nasıl kuş gibi kalkarsın. En mutlu düşten daha mutludur uyanmak. Yaşamak nasıl güzelleşir, nasıl pırıl pırıl olur. İlginç bir kitabım olsa da okusam demezsin, bütün kitaplardan üstündür yaşamak. Yalnız kalmak özlenir, kimselerle konuşmamak, yalnız kalmak, düşünmek, düşünmek!

Akla kara diye ayıramazsın insanları. İyilikleri de, kötülükleri de karmakarışık.

Neden sizinle böyle sakin sakin konuşuyorum. Oysa paramparça oldu yüreğim. Yürek yarası başka türlü olur sanırdım.

En iyisi çekip gitmeli bu evden. Neden? Öyle dobra dobra konuşuyorsunuz ki, kim olsa gücenir. Laf! Kavgalara yol açan asıl öbür çeşit konuşmalardır. Kimse benimle kavga etmez.

Bütün evli erkekler gibi terbiyeli maymuna dönmüşsün. Zavallı adam!

Biz kim oluyoruz onları yargılayacak? Ya, onlar kim oluyor bizi yargılayacak? Ama hiç duraksamadan yapıyorlar bunu. Bizim tohumumuzla onların tohumu arasında düşmanlık var. Bunu çok iyi biliyorlar. Bunu bilerek boğuyorlar ruhlarımızı. Kendilerine güvenleri tam. Biz de kendimize güvendiğimiz gün geberteceğiz onları.

Hepsini öldürmek elimde olsa, gene de canlarını bağışlardım. Aynı hamurdan, aynı çamurdan olduğumuz için mi? Hayır. Buna inansam öldürürdüm kendimi. İçimdeki kıvılcım küçük de olsa kutsal bir kıvılcımdır. Oysa kapılarına astıkları kırmızı lambalarda cehennem ateşi yanıyor. Sadece merhametimden bağışlardım canlarını. Canlarını bağışlayabilmek için canlarını okuyacak kadar güçlenmem gerek.

Her gün onlara yaralanalım diye en güzel taraflarımızı öldürüyoruz. Yüksek amaçlar besleyemiyoruz. Biliyoruz ki bütün yüksek amaçları kısırlaştırırlar.

Işıkları yakayım mı? Hayır. Bırak karanlık daha da beter bastırsın. Para dediğin nesne aydınlıkta yapılmaz.

Para idaresini bilmeyen bir adamı mahvetmenin en emin yolu, ona biraz para vermektir… Bir düşünce uğruna paramı çarçur etmem. Düşünce benim bile olsa.

Biz kadınlar, erkeklerin ahlakı konusunda ince eleyip sık dokusak, hiç evlenemezdik Mr. Mangan.

Evlilik bu, önceden belli olmaz. Ama bana kalırsa Ellie onu parmağının ucunda oynatır. Biliyorsunuz güçlü bir kişiliği vardır kızımın, değme insanda bulunmaz. Herhalde ona küçücükken Shakespeare’i sevdirdiğim için.

Madem ki sizler çok daha akıllısınız neden Mangan’sız yürütmüyorsunuz bu işleri? Oo, yürütemeyiz. Bir yıla kalmaz işimiz duman olur. Denedim biliyorum. İş bize kalsa fazla masraf ederiz. Malların kalitesini yükseltiriz; fiyatlar artar. İşçiler arasında başı darda olanlara acıyıveririz. Ama Mangan hepimizi hizaya getirir. Bir kuruş için yakamıza yapışır. Yarım lirayı nasıl arttırırım, diye gece uykuları kaçar.

Bırak son sözü o söylesin, canım. Önemli olan laf altında kalmamak değil, bildiğini okumaktır. Bu kez hem dediğim dedik, hem çaldığım düdük, diyor. Olmaz öyle şey. Son söz ulu Tanrı’nındır.

Bütün dünyayı kazanıp kendi ruhunu kaybetmek, açıkgözlülüktür. Yalnız unutma, ruhuna dört elle sarılırsan hiçbir zaman bırakmaz seni. Oysa, bir gün bakarsın, dünya elden gidivermiş.

Eski kafalılar sanıyor ki, parasız ruh sahibi olunur. Paran ne kadar kıtsa, ruhun o kadar yücedir.

Zenginlik seni büsbütün insanlıktan çıkarır. Zenginlik değil ruhunu, vücudunu bile kurtaramaz. Gene eski kafalılık ediyorsunuz. Artık ruhun vücut, vücudun ruh olduğunu biliyoruz.. Vücutlarımızı köle gibi kullanmalarına ses çıkarmazsak ruhlarımızı koruyabileceğimize inandırmak istiyorlar bizi.

Senin yaşındayken ben güçlükleri, tehlikeyi, korkuyu, ölümü gözlerdim, yaşadığımı şiddetle duyabileyim diye. Ölüm korkusunun esiri olmadım. Kazancım şu oldu: hayatımı yaşadım. Sen fakirlik korkusunun esiri olacaksın, ömrün boyunca. Kazancın şu olacak: yiyip içeceksin, ama yaşamayacaksın.

Hiçbir şeyden nefret etmem, sarhoşluktan nefret ettiğim kadar. Sarhoş olmak, düşler görmek, yumuşamak demektir; kolayca sevinmek, kolayca aldanmak, kadınların pençesine düşmek demektir. Gençliğinde içki böyle haltlar yedirir adama. Ama yaşlanınca, benim gibi, çok çok yaşlanınca düşler kendiliğinden gelir. Ne korkunçtur bilemezsin! Sen gençsin, geceleri uyursun yalnız; deliksiz bir uyku çekersin. Zamanla öğleden sonraları da kestireceksin. Sonraları sabahleyin bile göz açamayacaksın uykudan. Yorgun uyanacaksın; yorgun, bezgin, yaşamaktan usanmış. Uyuklamaktan hiç kurtulamayacaksın. Kendini romla uyanık tutmazsan 10 dakikada bir düşler bastıracak, elin işe güce yetmeyecek. Şimdi ayık kalmak için içiyorum. Ama düşler baskın çıkıyor.

Bütün ömrümce ürktüğüm şu kahrolası mutluluktan başka bir şey duymuyorum. Hayat elden giderken gelen mutluluk. Direnecek, iş görecek yerde, boyun eğmenin, düşler görmenin mutluluğu, çürümeye başlamış meyvenin tadı.

Gönül yarası mı? Öylesine kendine yeten kişiler vardır ki, her şeyleri ellerinden alındığı zaman mutlu olurlar ancak, her şeyleri, hatta umutları bile. Onlardan mısın sen? Öyle anlaşılan. Artık ne istesem yaparım gibi geliyor bana, çünkü istediğim hiçbir şey yok. İşte asıl güçlülük bu! Deha bu!

Hiçbir gerçek adamı kıskanmaya kalkmayın. Sonunda hepimizi alt eden kadınların kafalarında yarattıkları kahramanlardır.

İngiltere’de dinç, yanağından kan damlayan, keyfi yerinde. İngilizlerin yaşadığı yerlere bakın. Ahırlar baş köşeye geçirilmiştir. Misafir odasında piyano süs olsun diye durur. Misafirlerden biri piyano çalmaya kalksa, ortalığın altı üstüne gelir. Olanca eşya piyanonun üstüne yığılmıştır çünkü.

İş çevirmesini bilmesem de, iş karıştırmasını, başkalarının başına iş açmasını iyi bilirim.

Olduğumuzdan daha iyi görünmeye çalışmazsak özsaygımızı nasıl koruyabiliriz?

Sus! Bırak da yüreğin sessizlik içinde kırılsın.

Ya şu hep beraber içinde bulunduğumuz gemi, şu İngiltere dediğimiz, ruhlarımızın prangaya vurulduğu gemi?.. Gemi kayalara çarpıp dibi boylayacak. Siz burada doğdunuz diye İngiltere Tanrı’nın kanunlarından yakasını kurtarır mı sanıyorsunuz? (Kırgınlar Evi)

Toprak sahibi askerlerden Yüzbaşı Robert de Baudricourt, yakışıklı, güçlü, hareketli ama iradeden yoksundur. Bu kusurunu gizlemek için, alışılageldiği gibi, bir öfke fırtınası kesilip kahyasını kasıp kavurur. Kahya da eti cılız, saçı cılız bir biçare solucan. Yaşı 18 ile 55 arasında olabilir. Adamın böylesi hiçbir zaman çiçek açmaz ki solsun.

Jan’ın yüzü çok değişik bir yüzdür. Gözleri birbirinden çok ayrık, hayal gücü fazla insanlarda çoğu zaman rastlandığı gibi çok iridir.

Bir şey var bu kızda. Mucizeler yaratacağına mı inanıyorsun? Bence kendisi bir parça mucize.

Eyvahlar olsun! Sen de onun kadar delisin. Şimdi bizi ancak birkaç deli kurtarabilir. Baksanıza akıllar sayesinde nasıl karaya oturduk.

Sen bir kentin kuşatılmasını çayırda inek kovalamak gibi kolay sanıyorsun galiba. Tanrı senden yanaysa, sen de canını ona emanet etmeye hazırsan fazla güç olmasa gerek. Ama askerlerin çoğu basittir. Basit ha? İngiliz askerlerini dövüşürken gördün mü hiç? Onlar da, senin benim gibi insan. Onlar da bizim gibi Tanrı kulu. Ama Tanrı onlara kendi ülkelerini, kendi dillerini bağışladı. Bizim ülkemize gelip, bizim dilimizi konuşmaya çalışmaları Tanrı buyruğuna aykırıdır.

Hepimiz Yaradanın kullarıyız. Her birimize kendi ülkemizi, kendi dilimizi verdi. Bunlara sahip çıkmamızı diler. Öyle olmasaydı, savaşta bir İngiliz’i öldürmek cinayet sayılırdı. Hele sen komutanım cehennemde cayır cayır yanardın. Derebeyine olan borcunu değil, Tanrı’ya olan borcunu düşün.

Kara Prens yurdumuza ayak bastığı an içine şeytan girmiş… Ama yurduna, Tanrı’nın kendisi için yarattığı toprakta iyi adammış. Bu hep böyledir zaten. Ben de İngiltere’yi almaya, orada yaşayıp dilini konuşmaya çalışsam içime şeytan girerdi. Yaşlanınca da yaptığım kötülükleri hatırlar, titrerdim.

** Kara Prens: (1330-76) İngiltere Kralı III. Edward’ın oğlu, Galler prensi, Akvitanya Dükü Edward. Fransa ile Yüzyıl Savaşları’nı başlattı. Askerlerine Azap Tayfası denir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Edward_(Kara_Prens))

Askerlerimiz hep yeniliyor, çünkü sadece canlarını kurtarmak için dövüşüyorlar. Canını kurtarmanın en kestirme yolu da kaçmaktır. Şövalyelerimizin aklı fikri kurtarmalık diye alacakları parada. Adamlar can derdinde değil, mal derdinde.

** Yüzyıl Savaşları: (1337-1453) İngiltere ve Fransa arasında süregelen hanedan ve güç savaşlarının ilk dönemi, 12. yüzyıldan sonra patlak vermiş ve 1259 yılında Paris Antlaşması ile geçici olsa da sonlanmıştı. Savaşların asıl dönemini oluşturan çarpışmalar ise 1337-1453 tarihleri arasında yaşanmıştır. İngiltere ve Fransa arasındaki Aktinya sorunu çözüme kavuşmamıştı. Ayrıca Fransa Kralının İngiltere’ye olan bağlılığı da ayrı bir sorundu. Bu bağlılık İngiltere Kralı III. Edward’ın annesinin, Fransa Kralı III. Philip’in kızı olmasından kaynaklanmaktaydı. Fakat Fransa iktidarının 1328 yılında Capetler Hanedanlığı’ndan Valois Hanedanlığı’na geçmesiyle birlikte III. Edward bu yeni Fransa Kralını kabul etmeyerek Fransa tahtına geçmek istemişti. Çatışmalar 1345 yılına kadar çetin geçmedi aksine mücadeleler ve çarpışmalar sönüktü. Fakat yapılan savaşlarda İngilizlerin üstünlüğü barizdi ve Fransızlar birçok defa İngilizlere yenilmekten kurtulamadılar. İngiltere Kralı III. Edward Fransız birliklerini Greey’de bozguna uğrattıktan sonra 1347 yılında Calais şehrini işgal etti. 1355 yılında savaşın yeniden başlaması Fransızların yenilgilerini değiştirmedi. Kral II. Jean tahtan indirildi ve Kral esir düştükten sonra yerine geçen V. Charles döneminde Fransa adeta karışıklık içinde debelendi durdu. Fakat daha sonra Naib düzeni sağlayarak İngiltere ile ağır bir antlaşma (1360) imzalayarak Fransa tahtını babasına ve birçok yeri de İngilizlere bırakarak tahttan indi. V. Charles, 16 yıllık bir saltanat sürdü ve Fransa’yı toparlamaya çalıştı. Fransızlar, İngilizlere karşı başlattıkları 1369 saldırılarında daha çok gerilla savaşı uyguluyor ve çeteler halinde çarpışıyorlardı. Bu düzen dışı hareket İngiliz birliklerini adeta imha edip kaybettikleri çoğu yeri Fransızlara geri kazandırmıştı. Sonraki dönemde her iki devletin de siyasi bunalım ve çöküntüler yaşaması nedeniyle 1380-1413 yılları arasında hiçbir çatışma yaşanmadı. V. Charles’ten sonra tahta çıkan Kral VI. Charles’ın, bir süre sonra akli dengesini yitirmesiyle Fransa ikiye bölünmüş ve iç savaş ortaya çıkmıştı. Bu sebeple son çarpışmalardan karlı çıkan Fransa barış döneminde iç karışıklıklarla uğraştığı için pek fazla toparlanma fırsatı bulamadı. İç karışıklıkları Fransa’nın aksine kısa sürede sonlandıran İngiliz Kralı V. Henry, Fransa’nın bu durumundan faydalanarak 1415 tarihinde Normandiya’ya çıkmış ve Fransızları ağır bir bozguna uğratmıştı. Fransızlar o kadar hazırlıksız yakalandılar ki diplomat ve kumandanların çoğu İngilizlere esir düştü. 1422 yılına gelindiğinde iki ülkenin Kralları da ölmüşlerdi. İngilizler ölen V. Henry yerine oğlu VI. Henry’i geçirerek Paris’te Fransa Kralı ilan ettiler. Fransa artık İngilizlerin kontrolüne girmişti. Bu tarihten itibaren İngilizler, altı yıl gibi kısa bir sürede Loire Irmağını geçerek bütün Kuzey Fransa’yı ele geçirmişlerdi. İngilizlerin işgali sürmeye devam ederken ölen Fransa Kralı VI. Charles’in oğlu olan VII. Charles Fransa krallığını ilan etmiş ve ülkede iki başlı bir yönetim ortaya çıkmıştı. En sonunda İngilizler Fransa’nın kilit bir şehri olan Orleans şehrini kuşatmışlardı. Bu kuşatma sırasında İngilizler o denli yıprandılar ki artık “Yüzyıl Savaşları” Fransa lehine dönmeye başlamıştı. Özellikle Lorenli bir kız çocuğu olan Jeanne d’Arc’ın dini hislerine güvenerek İngilizleri Orleans’dan çıkarması Fransızların yeniden milliyetçilik hisleriyle dirilmelerine sebep oldu. Şehrin ele geçirilmesinin ardından VII. Charles Reims’te tahta çıkarıldı. Fransa’nın “Kurtuluş Sembolü” olan Jeanne d’Arc, Paris’i İngilizlerden kurtarmaya çalışırken başarısız oldu ve esir düştü. Tutuklanmasının ardından yargılanan d’Arc, 1431 yılında suçlu bulunarak canlı canlı yakıldı. Direnişin sembolü olan kızın diri diri yakılmasının ardından Fransa halkı, Kral VII. Charles etrafında birleşti. Yapılan bütün mali, siyasi ve askeri değişikliklerden sonra Fransa artık kaybettiği yerleri İngilizlerden almak için son derece kararlıydı. İlk iş olarak Paris 1436 yılında kurtarıldı, Paris’i 1441 yılında Champagne’nin kurtuluşu ve ardından sırasıyla 1450 yılında Maine ve Normandiya; 1453 yılında ise Guyenne İngiliz işgalinden kurtarılması izledi. Sadece İngiltere’ye yakın olan Calais şehri kurtarılamadı. En sonunda kanlı savaştan yorulan iki taraf barış için Ağustos 1475 yılında anlaştılar. (https://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/yuzyil-savaslari-1337-1453-391)

Sizde de ne sabır varmış, put gibi duruyorsunuz karşımda. Başpiskopos olduğuma göre; Başpiskopos bir çeşit puttur. Kılı kıpırdamadan bazı saçmalıklara katlanmayı öğrenir.

Bilge Charles’ın torunu olduğunuza bin şahit ister. Büyükbabamın adını bile anmayın bana. O kadar bilgeymiş ki, hanedanının 5 kralına yetecek akıl hazinesini tüketmiş. Beni de böyle aptal bırakmış, sizlerin zorbalık edeceği, küçük düşüreceği bir aptal.

** V. Charles/ Bilge/ Akıllı/ Le Sage: (1338-80) II. Jean (İyi Jean) oğlu. Astroloji, tıp, hukuk, felsefe ve sanat meraklısı. Louvre Sarayı’nda kurduğu büyük kütüphane, bugün Bibliotheque Nationale’in çekirdeğini oluşturdu. (https://www.britannica.com/biography/Charles-V-king-of-France)

Mucize, dostum, inanç yaratan olaydır. özelliği de, amacı da budur. Tanık olanlara olağanüstü, yapana ise çok sade görünebilir. Bunun önemi yok. İnancı sağlamlaştırıyor ya da inanç yaratıyorsa gerçek mucizedir. İşin içinde hile olsa bile mi? Hile aldatıcıdır. İnanç yaratan olay aldatmaz. Onun için hile değil mucizedir.

** Teber: 14-15. yüzyıllarda kullanılan 2 elle tutulan kutuplu silah.

İşçilik derim ben buna! Düzgün aralıklı kara harfleri, yaldızlı kenar suları ustaca yerleştirilmiş minyatürleriyle nefis bir kitap. Yeryüzünde bundan güzel şey olamaz. Ama bugünlerde insanlar kitaba bakacak yerde okumaya kalkıyorlar.

Daha ne olsun efendim, biz İngilizler yenildik. Bu herkesin başına gelir. Düşmanın her zaman yenildiği ancak tarih kitaplarıyla destanlarda görülür.

Yüreğime inecek efendim. Bir avuç yabancının vatandaşlarımı yenmesine dayanamıyorum. Bak hele, sen İngilizsin demek. Estağfurullah efendim, ben bir centilmenim, ama zatıaliniz gibi ben de İngiltere’de doğdum. Toprağa bağlısın anlaşılan. Bir toprak kölesi gibi değil elbet. Ama ne de olsa bir duygusal bağım var.

Fransız mı? Bu deyimi de nereden çıkardın? Şu Burgonyalılar, Bretonlar, Picarlar, Gaskonyalılar da kendilerine Fransız demeye mi başladılar? Bizimkilerin kendilerine İngiliz demeleri gibi. Fransa ile İngiltere’den kendi öz yurtları diye söz ediyorlar. Hem de öz yurtlarıymış! Bu moda tutarsa, benim halim nice olur?

Vay canına! Aracılar Yahudidir mutlaka. Para her el değiştirdiğinde onlar sebeplenir. Bana kalsa tek Yahudi bırakmazdım Hıristiyan dünyasında. Niçin? Yahudiler pahacıdır ama, genellikle sattıkları malı teslim ederler. Beleşe konmak isteyen asıl Hıristiyanlardır.

İnancın gücü, inanç yanlış bile olsa, öfkenin gücünü bastırmaz mı her zaman?

Kilise cana kıymaz. Benim ilk ödevim, kızın ruhunu selamete kavuşturmak için çaba harcamaktır. Şüphesiz. Ama arasıra insanları yaktığınız oluyor. Hayır. Kilise, inançtan sapmakta direnen bir kulunu bir kuru dal misali hayat ağacından koparır, resmi makamlara teslim eder. Biz karışmayız ötesine. Mükemmel! Bu durumda kuru dalınızı ben teslim alıp atılacağı ateşi tutuşturacağım. Bu işi oldu bittiye getirmek olmaz. Siz, büyük efendiler, dini siyasete alet etmeye dünden hazırsınız. Emin olun İngiltere’de böyle şey yapılmaz. Her yerden fazla İngiltere’de yapılır!

Yalan söylüyorsun, papaz! Bu kadının yaptığını sen de yapar, vatanını, kutsal Katolik Kilisesi’nden üstün tutmak cüretinde bulunursa, onunla birlikte ateşte yanarsın.

Piskopos hazretleri, rahip efendinin kullandığı kelime için özür dilerim. İngiltere’de büsbütün başka bir anlam taşır. “Hain” sizin dilinizde hıyanet eden, zarar veren, kötü, sadakatsiz demektir. Oysa bizde sadece, İngiliz çıkarlarını kollamayan anlamına gelir.

Siz ne diyorsunuz? Papa bile bu kız kadar gururlu değildir. Sanki kendisi Kilise’ymiş gibi davranıyor. Tanrıdan Kral’a buyruklar getiriyor. Kilise dursun bir köşede. Krala taç giydirecek, hem de kendi eliyle. Kilise de kim oluyormuş? İngiltere Kralına mektuplar yolluyor. Kendi adasına dönmezse Tanrının bütün gazabıyla tepesine ineceğini bildirerek. Size şunu söyleyeyim, böyle mektuplar yazmak Hıristiyanlığın baş düşmanı Muhammed’in adetiydi. Bu kız bir kerecik olsun, Kilise adını ağzına aldı mı? Asla! Tanrıyla kul arasına kimseyi sokmam diyor.

** Jan Hus/ Johannes Huss: (1369-1415) Hıristiyan reformcu teolog, papaz. Prag Üniversitesi rektörü. Wycliffe’den etkilendi. Konstanz Konsülü tarafından yakıldı. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Jan_Hus)

** John Wycliffe/ Wyclif/ Wycliff/ Wiclef/ Wicliffe/ Wickliffe: (1328-84) Skolastik filozof, ilahiyatçı, reformcu, Kutsal Kitabı İngilizceye tercüme etti. Rahip sınıfının ayrıcalıklarını eleştirdi. Protestan reformunun tetikçisi. (https://tr.wikipedia.org/wiki/John_Wycliffe)

Ben askerim din adamı değil. Hacca gittiğimde Müslümanları tanıdım az çok. Bize söylenenin aksine, terbiyeli insanlar pekala. Bazı konularda bizden hiç de geri kalmadıkları su götürmez. Daha önce de dikkatimi çeken bu. Bizimkiler doğuya Müslümanları Hıristiyan yapmaya gidiyorlar. Bir de bakıyoruz Müslümanlar onlara kendi dinlerini kabul ettirmişler. Bir Haçlı askeri Müslüman olup çıkıyor. Olur şey değil. Yalnız size şu kadarını söyleyeyim, Muhammet’e inananlar İsa’ya da büyük saygı gösterirler. Siz Muhammet’in deveci oluşunu hor görürken onlar Sen Piyer’in balıkçı oluşunu hoş görürler. Bu inançlar aynı kapıya çıkar. Doğu ile Batı arasında görüş farkları var. Hepsi o kadar.

Soylular sınıfını ortadan kaldırıp bütün gücün kralda toplanmasını sağlayacak kurnazca bir oyun bu. Kral bütün derebeylerini, bütün toprak ağalarını sultası altına alacak. Ünvanlarımızı, rütbelerimizi sözde hükümdar dağıtır. ama toprak bizimdir, malımızı mülkümüzü kendi kılıcımızla, kendi askerimizle koruruz. Şimdi topraklar elden gidiyor, topraklar! Canım korkmayın, Kralı kral yapan sizlersiniz.

Ama o halk, hükümdarı gönlünün tahtına da oturtursa, o hükümdar bizleri birer birer yok eder. Kimi kişi kral, kimi de devlet adamı olarak doğar, lordum. Bu iki niteliğin aynı kişide birleştiği pek seyrek görülür. Krala böyle bir politikayı yürütecek danışmanlar gerek. Bunları nerede bulacak? Belki Kilise’de efendimiz. Soyluların ezilmesi, din adamlarının ekmeğine yağ sürer… Din işleri ile dünya işlerini yürütenler öteden beri geçinemezler, hep şeytan girer aralarına. Ama ortak bir düşman karşısında birleşemez miyiz?

İngiltere İngilizlerindir, ona ne şüphe. Ama bu kadın İngiltere’nin meşru fetih hakkını tanımıyor. Tanrı bu hakkı İngiltere’ye neden verdi? Daha az uygar ırkları kendi iyilikleri için yönetsin diye.

Ama bir asker olarak sana şunu söyleyeyim, Tanrı hiç kimsenin kapıkulu değildir. Kurtarılmayı hak etmişsen, bazen seni ölümün pençesinden çekip alır. Ama başının çaresine bakmak gene sana düşer. Kendi zekana, kendi bileğine güveneceksin. Unutma, Tanrı, senin düşmanına da adil davranmak zorundadır.

Yalnız olduğumu söylemekle beni korkutacağınızı sanmayın. Fransa da yalnız. Tanrı da yalnız. Yurdumda Tanrı’nın yalnızlığı yanında benim yalnızlığım nedir ki? Şimdi görüyorum, Tanrı gücünü yalnızlığından alır. Sizin küçük, haset dolu öğütlerinize kulak verse hali nice olurdu? Pekala, benim yalnızlığım da gücüm olacak. Tanrıyla yalnız kalmak daha iyi. Onun ne dostluğu tükenir, ne sevgisi, ne desteği. Haktan aldığım güçle dayanacağım, dayanacağım, hiç mi hiç yılmayacağım; ta ölünceye kadar. Halka gidiyorum şimdi. Gözlerindeki sevgi, sizin gözlerinizdeki nefreti unutturacak. Yakıldığımı görürseniz hepiniz sevineceksiniz. Ama ateşten geçerse yolum dosdoğru halkın bağrına gideceğim ta sonsuza dek… Tanrı yardımcım olsun.

İngilizler için ikiyüzlü derler, ama oyununuzu açık oynuyorsunuz lordum. Ülkenizin çıkarı için cehennemlik olmayı bile göze alıyorsunuz. Ben o kadar ileri gidemem. Cehennem azabından korkarım. Biz herhangi bir şeyden korksak İngiltere’yi idare edemezdik.

Şu İngiliz soyluları da amma alçak herifler. Cismani gücü elinde tutanlar alçak olur. İdarecilik için eğitilmemişlerdir. Yol yöntem bilmezler, rütbe mertebe tanımazlar. Bizim Fransız soyluları da geri kalmaz bunlardan.

Ama bazı çok önemli noktalar es geçilmiş. Örneğin, kız, Kutsal Ermişlerin kendisiyle Fransızca konuştuklarını ileri sürüyor. Size göre Latince konuşmaları gerekirdi herhalde. Hayır. İngilizce konuşmaları gerektiğine inanıyor. Elbette, efendim. Kötü ruhların kızı yanılttığına hepimiz inanıyoruz. İngilizceyi şeytanın anadili diye mi kabul edelim şimdi?

Hayvanın saflığında büyük feraset, bazen de bilginin ferasetinde büyük ahmaklık gizlidir.

Hiçbir şey kalmadı değil mi ondan? Ne kemik, ne tırnak, ne saç! Sadece yüreği yanmadı lordum.

Umarım, insanlar beni hatırladıkça daha iyi olmaya çalışırlar. Sen beni yakmasaydın bu kadar iyi hatırlamazlardı.

Büyük kötülükler yapan hep iyi insanlardır. Siz başı bulutlarda gezenler dünyanın altın üstüne getirmeye kalkarsınız. Oysa ben dünyayı olduğu gibi kabul eder, ayağımın yerden kesilmemesine çalışırım.

Hayal gücünden yoksun olanlar, selamete kavuşsun diye, her çağda bir insanın işkence çekerek ölmesi mi gerek? Bana zalimlik ettiği için başkalarına zalimlik etmesini önlemişsem boşuna yakılmamışım demektir.

30 Mayıs: Ermiş Jean Günü

Seni yakmaları, sadece yarım saat, senin kim olduğunu anlamaları ise tam 400 yıl sürdü omuzdaşım.

Kılıcımı kim kırmış? Benim kılıcım hiçbir zaman kırılmadı. Fransa’nın kılıcıdır o. Aldırma. Kılıçlar onarılır. Ama senin ruhun sağlam kaldı. Sen Fransa’nın ruhusun.

Tarlada çalışan kızlar seni över, çünkü Tanrı ile kul arasında aracıya gerek olmadığını gösterdin onlara. Ölen askerler seni över. Mahşer gününde sen kanat gereceksin onlara. Din uluları seni över. Çünkü çamura sürükledikleri insanı sen dirilttin, sen yücelttin. Kurnaz politikacılar seni över, çünkü kendi kendilerini bağladıkları zincirleri kopardın. Çılgın ihtiyarlar seni över, çünkü sana karşı işledikleri günahı bile sevaba çevirdin. Kanunlara körü körüne bağlanan yargıçlar seni över. Çünkü sen kişinin özgürlüğünü savundun. Cehennemlikler seni över. Çünkü sen söndürülemeyen ateşin kutsal olduğunu gösterdin. Cellatlar seni över, çünkü onların ruhu öldüremeyeceklerini kanıtladın. İddiasız kişiler seni över, çünkü onların kaldıramayacağı yükleri omuzladın.

Şu güzelim dünyayı yaratan Tanrım. Senin ermişlerine dünya ne zaman kucak açmayı öğrenecek? Ne zaman Ulu Tanrım, ne zaman? (Jan Dark)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: