Yeraltından Notlar-Fyodor Mihalyoviç Dostoyevski

Ben yalnızca huysuz olmayı değil, hiçbir şey olmayı da beceremedim. Ne huysuz, ters biri olabildim, ne iyi, ne aşağılık, ne dürüst, ne kahraman, ne de bir böcek… Şimdi köşeme çekildim, hiçbir şey olmayı başaramamış yalnızca bir aptal olabilmiş akıllı biri (Hiçbir şeye yaramayan) olduğum için öfkeli bir teselliyle kendimi avutuyorum. Evet efendim, 19. yüzyıl zeki insanı önce kişiliksiz olmalıdır. Etik yönden de zorunludur öyle olmaya. Kişilikli, faal insan genelde dar kafalıdır… Aslında, kırk yıldan fazla yaşamak yakışık da almaz, basitliktir, ahlaksızlıktır! Kırk yaşından sonra kimler yaşar? Dürüstçe, içtenlikle cevap verin bana… İsterseniz ben söyleyeyim kimlerin yaşadığını: Budalara, alçaklar yaşar 40 yıldan fazla… Bütün dünyaya haykırıyorum! Buna hakkım var, çünkü altmışıma kadar yaşayacağım. Hatta yetmişe kadar! Seksenime kadar!..

Öte yandan, aklı başında bir insan en çok neden söz eder, zevk duyar, biliyor musunuz? Cevap: Kendinden.

Önce gurur duyarak söyleyeyim ki, böcek olmayı birçok kez istedim. Ama bunu bile başaramadım. Yemin ederim size baylar, fazla bilinçli olmak bir hastalıktır. Gerçek, tam bir hastalıktır. Sıradan bir bilinç, insanın yaşamı için fazlasıyla yeterlidir… Dünyanın en soyut, en işini bilen kenti Petersburg’da yaşamak gibi büyük bir mutsuzluğa uğramışsa bile… (Kentlerin işini bileni, bilmeyeni vardır.)

Neden çoğu zaman öyle oldu ki, sanki özellikle tam o dakikada, evet, tam o dakikada, bir zamanlar bize dedikleri gibi,” yüce ve güzel her şeyi” daha iyi kavrayabileceğim bir anda anlayamadım, tersine öylesine hoş olmayan şeyler yaptım, öylesine… Evet, kısacası, belki de çoğu kimsenin yaptığı şeyler, onları yapmaman gerektiğini düşünmeme karşın, neden ısrarla geliyorlardı aklıma?

Utanıyordum (belki şimdi de utanıyorumdur); o kadar ileri gittim ki, iğrenç bir Petersburg gecesinde köşeme dönerken aşırı iğrenç, aşağılık, gizli bir haz duyuyor; ve o gün de bir alçaklık yaptığımı, yapılanı bir daha geri çevirmenin olanaksız olduğunu düşünüyor, içim içimi yiyor, bu yaptığım için gizliden, kendi kendimi dişlerimle kemiriyor, başımın etini yiyor, kanımı emiyor, bunda öylesine ileri gidiyordum ki, sonunda acı, içimde iğrenç, yüz karası, lanetli bir hazza, nihayet karalı, ciddi bir zevke dönüşüyordu!… Bu zevk özellikle, alçalıp küçülmenin bilincine tam anlamıyla varmaktan geliyor; artık son duvara tosladığını hissetmekten, bunun iğrenç bir şey olduğunu, ama bunun başka türlü olamayacağını da bilmekten; başka bir çıkışının olmadığını, artık başka bir insan olamayacağını, biraz daha zamanın ve inancın olsaydı; değişmek isteseydin (istesen bile, bunun için bir şey yapmak istemezdin); çünkü olmak istediğin öyle birinin var olmadığını anlamaktan…

Bir kambur, bir cüce kadar kuruntulu, alınganım; ama doğrusunu isterseniz, öyle anlarım olmuştur ki, biri bana tokat attığında, buna sevindiğim bile olmuştur. Çok ciddi söylüyorum bunu: Sanırım, bunda da bir çeşit zevk, yani umutsuzluk zevki buluyordum. Çünkü umutsuzluklarda zevkin en yakıcısı bulunabilir. Özellikle durumun çaresizliğinin tam anlamıyla bilincindeyse insan … Gelgelelim, ne kadar uğraşırsam uğraşayım, asıl suçlunun hep ben olduğum sonucu çıkıyordu ortaya; ayrıca, olayın en utanılacak yanı da, (nasıl demeli, doğa yasası gereği) suçsuzken her zaman benim suçlu olmamdı. Çünkü, önce, çevremdeki herkesten daha akıllı olduğum için suçluydum…

Sözünü ettiğim o tuhaf zevkin özü buradadır işte: Özellikle, o iğrenç yarı umutsuzlukta, yarı inançta, kahrından kendini bilinçli olarak kırk yıl canlı canlı gömmede; zoraki yaratılmış, ama gene de bir ölçüde durumunun bu kuşkulu çaresizliğinde; tatmin edilmemiş, içine işlemiş isteklerin zehrinde; yıllarca alınan kararların hemen arkasından gelen pişmanlıkların sarsıntılı tereddütünde…

Her şeyi anlamak, her şeyin, her olasılığın, her taş duvarın bilincine varmaktan; barışmaktan tiksiniyorsanız imkansızlıkların da, taş duvarların da hiçbiriyle barışmamak; en kaçınılmaz mantık oyunlarıyla, taş duvar karşısında bile suçlu olduğunuz gibi iğrenç bir sonuca varmak (oysa burada sizin hiçbir suçunuzun olmadığı açıktır); ve bunun sonucu olarak hiç sesinizi çıkarmadan, güçsüzlüğünüzü kabul edip dişlerinizi gıcırdatarak (kızabileceğiniz kimsenin olmadığını düşünerek) hareketsiz kalmak; ortada bir şeyin olmadığı belki hiçbir zaman da olmayacağı, bunun belki de bir değişim, sahtekarlık, dolandırıcılık olduğu, ortada (neyin veya kimin bilinmez) bir pisliği olduğu, ama bütün bu bilinmezliklere, sahtekarlıklara karşın, gene de içinizin sızladığı, bunlardan ne kadar habersizseniz içinizin de o kadar sızlayacağı bir gerçektir.

Tam bir ay dişim ağrıdı, bu yüzden biliyorum. Kuşkusuz o durumda sessizce öfkelenmez insan, inler. Ama o iniltiler içten değildir, sinsicedir. Ne var ki, asıl önemli olan da budur zaten. Acı çekenin duyduğu haz vardır bu iniltilerde. O hazzı duymayacak olsa, inlemez.

Sizden rica ediyorum baylar, 19. yüzyıl aydınlarından birinin diş ağrısı çekmeye başlamasının 2 veya 3 günü inlemesini dinleyin. İlk günkü gibi inlememektedir artık. Yani yalnızca dişi ağrıdığı için inleyen kaba bir köylünün inlemesine benzemez inlemesi; ülkedeki gelişmişlikten, Avrupa’daki uygarlıktan etkilenmiş, duygulanmış, günümüzde dedikleri gibi “topraktan ve halkın özünden” kopmuş biri gibi inler.

Bir şey yapmıyor olmaktan boğulacak gibi oluyordum. Evet, yaradılışın asıl, yasal, doğrudan ürünü hareketsizlik yani boş boş oturmaktır.

Düşünmeden, ortada öncül neden olmadan, hiç değilse o an için bilincimi bir yana bırakarak kendimi duygularıma körü körüne kaptıracak olursam; boş boş oturmamak için sevsem veya nefret etsem… Ah baylar, belki de ömrümde hiçbir işe başlayamadığım, hiçbir işin sonunu da getiremediğim için akıllı sanıyorum kendimi.

Ben de kendime bir meslek seçebilirdim: Tembel ya da obur olabilirdim, ama sıradan bir tembel veya obur değil; sözgelimi, güzele ve yüceye ilgi duyan bir tembel veya obur…

** Nikolai Nikolayeviç Ge: (1831-94) Ukraynalı, Gerçekçi ve erken Rus Sembolisti ressam. Tarihi ve dini motifler üzerine yaptığı çalışmalarla ünlüydü. (https://www.wikiart.org/en/nikolai-ge)

Oh, söyleyin lütfen, insanoğlunun sırf gerçek çıkarının nerede olduğunu bilmediği için alçakça şeyler yaptığını; eğitilecek olursa, gerçek ve olağan çıkarlarının nerede olduğunu görmesi için gözleri açılacak olursa alçaklıklar yapmayı hemen bırakacağını; hemen iyi, temiz bir insan olacağını; çünkü bilgili olur, gerçek çıkarlarını anlarsa ve özellikle de çıkarının iyilikte olduğunu görürse, (hiç kimse çıkarının tersine bir şey yapmayacağına göre) zorunlu olarak iyi şeyler yapacağını ilk kez kim söyledi, kim açıkladı bunu ilk kez?

Ya, bir insanın çıkarı kimi zaman (yalnızca belki değil, kesinlikle), kendi için kötü olanı istemesindeyse?

** Henry Thomas Buckle: (1821-62) İngiliz tarihçi, yazar. Tarihsel gelişimin evrensel yasalara göre gerçekleştiğini gösterme ihtiyacı olduğunu hissetti ve belki de 19. yüzyılın diğer tarihçilerinden daha fazla, tarihin bilimsel yasalarının formüle edilebileceği inancını popüler hale getirdi. İngiltere Medeniyet Tarihi (History of Civilization in England) adlı kitabında , bilimsel bir tarih araştırması geliştirmek için, yalnızca insanın doğal dünyayı nasıl değiştirdiğini değil, aynı zamanda doğal dünyanın insanı nasıl değiştirdiğini de hesaba katmanın gerekli olduğunu savundu. Özellikle fiziksel faktörlerin (diğerlerinin yanı sıra iklim ve gıda) bir medeniyetin nasıl gelişeceğini belirlemede en önemli güç olduğuna inanıyordu. (https://www.encyclopedia.com/people/history/historians-british-biographies/henry-thomas-buckle)

Karanlıkta olduğunu hissetmeyen ışığa yönelemez. (H.T. Buckle)

Toplum suçu hazırlar, suçlu onu işler. (H.T. Buckle)

Ama insan sisteme ve soyut mantığa öylesine tutkuyla bağlıdır ki, gerçeği bilerek çarpıtmaya, kulaklarını da, gözlerini de kapayıp yalnızca kendi mantığını savunmaya hazırdır.

İnsanda yalnızca duyguların çeşitliliğini çoğaltır uygarlık… kesinlikle, başkaca bir şeyi değil. Belki de bu çeşitlilik yüzünden insan kan dökmekte zevkler aramaktadır. Olan budur işte. Fark ettiniz mi acaba, en zarif kan dökücülerin hemen hepsi en uygar beyefendilerdir. Bütün o Attila’ların, Stenke Razin (Stephan Timofeyeviç Razin, Don Kazaklarının başı) lerin yanında onların adı pek edilmiyorsa, bu, özellikle, onlara fazlasıyla rastlanılmasından, çağımızda fazlasıyla olağan olmalarından ve çok sık görünmelerindendir.

** Stenka Razin /Stephan Timofeyeviç Razin: (1630-71) 1670’de serfliğe karşı yoksul köylülerle Rus çarına karşı ayaklanma başlattı.

Eskiden kan dökmede bir adalet arayışı vardı ve insanlar öldürmeleri gerekenleri vicdan rahatlığıyla yok ederlerdi. Günümüzde ise, kan dökmeyi iğrenç kabul etsek de, bu iğrençliği eskiden olduğundan daha çok yapıyoruz. Bu ikisinin hangisi dah kötüdür?

Öyle ki, her türlü cevabı içerdikleri için, tüm sorular bir anda kalkacaktır ortadan, kaybolacaktır.

İnsan (kim olursa olsun) her zaman, her yerde, mantığının ve çıkarının ona emrettiği gibi değil, canının istediği gibi hareket etmeyi sever. Kendi çıkarının tersini yapmayı bile isteyebilir, kimi zaman bunun böyle olması bile zorunludur (benim kişisel düşüncem bu).

Çıkarlarımızı yanlış değerlendirdiğimiz için isteklerimiz de çoğunlukla yanlıştır. Bu yüzden kimi zaman tam anlamıyla saçma şeyler isteriz; ve aptallığımız nedeniyle de bu saçmalıkta, daha önce hayalini kurduğumuz bir çıkarımıza ulaşmanın en kestirme yolunu görürüz.

… ama bir durum vardır, yalnızca bir durum vardır ki, insan inadına, bilinçli olarak, kendisi için zararlı, aptalca olanı da isteyebilir, hatta özellikle, kendisi için en aptalca olan bile olsa, istemek hakkına sahip olmak, kendisi için yalnızca iyiyi istemek zorunluluğunu üzerinden atmak için yapar. Evet, bu en aptalca istek, bu kapris aslında, baylar, insanoğlu için yeryüzünde olan her şeyden (özellikle bazı durumlarda) en yararlı olanıdır. Ayrıca, (bize gözle görünür bir zarar veriyor, çıkar üzerine mantığımıza bütünüyle ters düşüyor olsa bile) bizim için her türlü çıkardan daha yararlı da olabilir; çünkü ne de olsa, bizim için en önemli, en değerli olan şeyi, yani kişiliğimizi, benliğimizi içermektedir.

Sözün kısası, tarihle ilgili çok şey söylemek mümkündür, bu konuda karışmış aklınıza gelebilecek her şeyi söyleyebilirsiniz. Ancak, mantıklı bir şeyi, asla… Daha ilk sözcüğünüzü söyleyemezsiniz, sesiniz kısılır.

Dünyaya lanetler yağdırır; yalnızca insan lanet okuyabildiği için de (onu öteki canlılardan ayıran en önemli özelliğidir bu insanın) belki de yalnızca lanet okumakla amacına ulaşacaktır, yani piyano tuşu değil de bir insan olduğuna gerçekten inanacaktır! Bütün bunların da listeden okunabileceğini; kargaşanın da, karanlığın da, mantığın da, lanetin de orada olacağını söyleyecek olursanız… o durumda insan ilk iş olarak hesaplaşmak için her şeyi, mantığı da bir kenara bırakıp mantıksız olmak, kendi bildiğini okuyabilmek için bilerek delirecektir!

Düşünen bir varlıktır insan, amacına bilinçli olarak yönelir, yaratıcıdır; yani nereye doğru olursa olsun, kendi yolunu her zaman, sürekli olarak kendi belirler.

İnsanoğlu yaratmayı ve yol açmayı sever, kuşku edilemez bundan. Peki neden aynı zamanda yıkmayı, kargaşayı da sever?.. Yıkmayı, kargaşayı içgüdüsel olarak sevmesinin (öyle ya, onun kimi zaman bundan pek hoşlandığı kesin bir gerçektir) nedeni sakın, amacına ermekten, yaratmakta olduğu yapıyı bitirmekten içgüdüsel olarak korkmasından olmasın? Nereden biliyorsunuz, o binayı belki kesinlikle yakından değil, yalnızca uzaktan seviyordur?

Ama insanoğlu hercai gönüllü, yakışıksız bir yaratıktır ve (satrançta olduğu gibi) tek istediği de hedefin kendisi değil, ona varmak çabasıdır. Ayrıca kim bilebilir (bunun öyle olduğunu söylemek olanaksızdır), insanoğlunun yeryüzünde yöneldiği tek hedef belki de, amaca ulaşmak için harcadığı bu sürekli çaba; başka bir deyişle de (gerçekte iki kere iki dört gibi bir şey, yani bir formül olsa gerek), amaca varmak değil, yalnızca yaşamın kendisidir. Ayrıca, iki kere iki dört yaşamın değil, ölümün başlangıcıdır baylar. En azından, bu iki kere iki dörtten her zaman korkmuştur insan, şimdi ben de korkuyorum. Tutalım ki, insanın yaptığı tek şey bu iki kere iki dördü aramaktır. Yüzerek okyanusları geçiyor, bu yolda ölümü göze alıyor, ama onu gerçekten bulmaktan da inanın, çok korkuyordur. Onu bulunca, arayacağı başka bir şeyin kalmayacağını hissetmektedir çünkü.

Peki, insan aradığını bulduktan sonra nereye gidecek? En azından, bu çeşit hedeflere her vardığında tuhaf bir duyguya kapıldığı olur. Amacına doğru yürümeyi sever, ama ona varmayı hiç istemez. Kuşkusuz, son derece komik bir durumdur bu. Kısacası, yapı olarak komiktir insan, bütün terslik de burada zaten. Ne var ki, iki kere iki dört gene de dayanılacak gibi değildir. İki kere iki dört… bence, küstahlıktan başka bir şey değildir. İki kere iki dört, yolumuza dikilir, elleri belinde, küstahça bakar yüzümüze, sağa sola tükürür. İki kere ikinin dört ettiği konusunda sizinle hemfikirim, harikulade bir şeydir bu. Ama övecek olduktan sonra, iki kere ikinin beş ettiği de kimi zaman son derece sevimlidir.

Benim kişisel düşünceme gelince, yalnızca mutluluğu, esenliği sevmek çirkindir bile. İyi midir, kötü müdür bilmem, ama bazen bir şeyleri kırıp dökmek de çok hoştur. Burada acının hiçbir çeşidini savunmuyorum, ama mutluluğu, esenliği de savunmuyorum. Benim savunduğum … kendi kaprisimden, gerektiğinde kapris yapabilme hakkımın garanti olmasından yanayım ben.

Bu arada ben insanın gerçek acıdan, yani yıkım ve kargaşadan asla uzak durmayacağından eminim. Acı, bilincin tek kaynağıdır. Notlarımın başında bilincin bence insan için en büyük şanssızlık olduğunu söylemiş olsam da, insanın onu sevdiğini, hiçbir zevke değişmeyeceğini de biliyorum.

Bizim yeraltı insanını dizginde tutmak gerektiği inancındayım. Yeraltında kırk yıl sesini çıkarmadan oturmasına oturur da, yeryüzüne çıkınca konuşur, konuşur, konuşur…

Yaşamak tutkusuyla yanıyor içiniz; öte yandan, tutup yaşam sorunlarınızı karmakarışık bir mantıkla çözmeye kalkışıyorsunuz… Saçma şeyler söylüyorsunuz, söylediklerinizden haz da duyuyorsunuz. Bir şeyden korkmadığınızı iddia ediyorsunuz, ama aynı zamanda bizim düşüncelerimize yılışmaktan geri de kalmıyorsunuz. Dişlerinizi gıcırdattığınıza inandırmaya çalışıyorsunuz bizi, bir yandan da bizleri güldürmek için nükteler savuruyorsunuz… Belki gerçekten de acı çektiğiniz olmuştur, ama acınıza hiç saygınız yok. Söylediklerinizde gerçek payı var, ama sağduyu yok; en küçük çeşidinden gurur düşkünlüğünüzle gerçekleri göz önüne seriyor, rezil ediyor, pazara çıkarıyorsunuz… Gerçekten de, bir şeyler söylemek istiyorsunuz, ama korkunuzdan, son söyleyeceğinizi söyleyemiyorsunuz; karasızsınız çünkü, yalnızca ödleksiniz… Anlayışınızla övünmeye kalkıyorsunuz, ama tereddüt etmekten başka bir şey yaptığınız yok…

Her insanın hatıraları arasında herkese anlatmadığı, yalnızca dostlarına açtığı şeyler vardır. Ama dostlarına bile açmadığı, yalnızca kendine (o da sır olarak) açtığı şeyler de vardır. Nihayet bazı şeyler de vardır ki, kendine açmaya bile korkar onları.

Bakalım, insanın kendi kendine tam anlamıyla açık kalpli olması, gerçeklerden korkmaması mümkün müdür? Sırası gelmişken söyleyeyim: Heine, tam anlamıyla gerçek otobiyografilerin neredeyse imkansız olduğunu, insanın kendisiyle ilgili kesinlikle yalan yanlış şeyler söyleyeceğini iddia ediyor. Ona göre, sözgelimi, Rousseau İtiraflar’ında kesinlikle yalan şeyler yazmıştır, hem de bilerek, şöhret düşkünlüğünden yapmıştır bunu.

** Christian Johann Heinrich Heine: (1797-1856) Yahudi kökenli bir aileden gelen Heine, sonradan Hıristiyan oldu. Böylece Hıristiyanlara tanınan okuma ayrıcalığını elde ederek hukuk eğitimi gördü, Şarkılar Kitabı (Buch der Lieder) ise hem Heine’nin şairliğinin doruğu hem de Alman romantizminin en önemli eserlerinden biri olmuştur. Romantizm ve Realizm akımları arasındaki geçiş döneminin öncü şairlerinden olan Heine, Alman dilinin en büyük sanatçılarından biri sayılır. Heine’nin ünlü şiirlerinden biri olan ” Die Lorelei “, denizcileri ölümüne cezbeden büyüleyici, baştan çıkarıcı bir deniz kızının Alman efsanesine dayanıyor. Friedrich Silcher ve Franz Liszt gibi çok sayıda besteci tarafından müziğe uyarlanmıştır.  (https://www.yapikrediyayinlari.com.tr/yazarlar/heinrich-heine) (https://www.thoughtco.com/heinrich-heine-german-author-1444575)

Maymun insana ne kadar çok benzemek isterse o kadar gülünç olur. Budalalar da akıllı gibi hareket ettikleri ölçüde o kadar tuhaf duruma düşerler. (CJH Heine)

Kitapların yakıldığı bir yerde, sonunda insanlar da yakılacaktır. (CJH Heine)

Aynı anda oluyordu bu: Onları hem küçümsüyor hem kendimden üstün görüyordum. Kafası çalışan, aklı başında bir insan kendine karşı sınırsız derecede titiz değilse, kimi zaman da kendini nefret edercesine küçümsemiyorsa gururlu değildir.

Gülünç duruma düşmekten ölesiye korkuyor, bu yüzden görünüşe ilişkin her konuda alışılmış olana ürkekçe saygı gösteriyor; herkesin gittiği yoldan gidiyor, davranışlarımda herhangi bir tuhaflık fark edilecek diye ödüm kopuyordu.

Çağımızdaki aydın her insanın olması gerektiği gibi benim de hastalıklı bir yapım vardı.

Çağımızın kafası çalışan, aydın her insanı ödlek ve köle olmak zorundadır. Onun olağan durumudur bu.

Genel olarak söyleyecek olursak, biz Ruslar arasında, Almanların ve de özellikle Fransızların, başı yıldızlarda (hiçbir şeyi umursamayan, isterse ayaklarının altında toprak yarılsın, bütün Fransa barikatlarda can versin, umurlarında olmayan, hep aynı kalan, kibarlık olsun diye bile değişmeyen, aptal oldukları için yıldızların şarkısını mezara kadar söylemeyi sürdüren), aptal romantiklerini göremezsiniz.

Bizim romantiklerimizin özellikleri şunlardır: Her şeyi anlamak, her şeyi görmek, hem de sık sık, bizim kafası en çok çalışan insanlarımızın gördüğüyle karşılaştırılamayacak kadar açık seçik görmek; hiç kimseyle, hiç bir şeyle barışık olmamak, ama aynı zamanda hiçbir şeyden tiksinmemek, her şeyi görmezden gelmek, her şeye onay vermek, her konuda politik davranmak (lojmandı, emekli maaşıydı, nişandı) yararlı, pratik amaçları her zaman göz önünde tutmak, bu çeşit amaçları heyecanların, ciltlerce lirik şiirlerin üzerinde tutmak, aynı zamanda da “güzeli de, yüceyi de” ömür boyu kendinde saklamak, bu arada sözgelimi, “güzel ve yüce” adına da olsa, mücevher gibi ufak tefek bir şeycikler toplamak…

Bizim romantiğimiz, görünürde yapabileceği başka bir iş yoksa (pek seyrek olsa da) hemen aklını yitiriverir, öyleyken, hiçbir zaman tekmeyle kapı dışarı etmezler onu. Ancak, aklını iyice yitirince “İspanya Kralı” olarak tımarhaneye kaparlar. Ama bizde aklını yitirenler yalnızca cılız ve sarışın olanlardır.

İspanya Kralı, Gogol’ün Bir Delinin Güncesi öyküsündeki kahramanı anlatıyor.

En azılı alçakların ruhsal yönden tam anlamıyla en dürüst insanlar olabilmeleri, aynı zamanda da alçak kalabilmeleri ancak bizde görülebilecek bir özelliktir.

Oturduğu dördüncü kata çıkarken, onun beni görmekten hiç hoşlanmayacağını, buraya gelmekle yanlış yaptığımı düşünüyordum. Ne var ki, böyle düşünceler beni her zaman (sanki inadına) her iki olasılığa da ittiği için çıktım merdivenlerden.

Droit de seigneur (Fransızca): Bey hakkı. Ortaçağda derebeyi evlenecek köle kızla ilk geceyi geçirirdi.

Mujik (Rusça): Rus köylüsü

Okulda öğrenciler, onlara benzemediğim için düşmanca, acımasız alaylarla karşıladılar beni. Ama alaylara dayanabilecek gücüm yoktu benim. Onların birbirleriyle kaynaştıkları gibi öyle kolayca kaynaşamazdım onlarla. Daha ilk günden nefret etmeye başladım onlardan, içime kapandım; ürkek, hırpalanmış bir çocuğun sınırsız gururuna gömüldüm.

Tersine en belirgin, göze batan bir gerçeği bile inanılmaz derecede aptalca karşılıyorlardı; daha o yaşlarda yalnızca başarının önünde eğilmeye alışmışlardı. Hakça olan, ama ezilmiş, küçük düşürülmüş her şeyi iğrenç bir biçimde küçümseyerek alaya alıyorlardı.

Oysa benim onlardan sevgi falan beklediğim yoktu zaten. Tersine, onların küçük düşmelerini, aşağılanmalarını istiyordum.

Oysa ben o “pisliklerin” hepsine, aslında hiç de göründüğüm gibi bir ödlek olmadığımı göstermeyi çok istiyordum. Dahası, korkudan zangır zangır titrerken üste çıkmayı, onları yenmeyi, kendime hayran bırakmayı, beni “en azından, düşüncelerimin büyüklüğü, nüktelerimin tartışılmazlığı sayesinde” sevmek zorunda bırakmayı hayal ediyordum.

Şimdi şişeyi kafalarına fırlatmalıyım… diye geçirdim içimden, şişeyi kaptığım gibi… kadehimi ağzına kadar doldurdum.

Ayrıca birini sevdikten sonra, mutlu olmadan da yaşayabilirim.

Ama bilindiği gibi, kızının sevdiği erkek bir babaya her zaman için kötü görünür.

İnsanoğlunun gözü yalnızca acılarını görür, mutluluğunu hiç görmez.

Kimi kadınlar kocalarını ne kadar çok severlerse, o kadar çok tartışma çıkarırlar…

Karıkoca birbirini seviyorsa, aralarında nelerin geçtiğini hiç kimse, hiç kimse bilmemelidir. Aralarında nasıl bir kavga geçmiş olursa olsun, öz annelerinden bile onlara hakemlik yapmasını istememelidirler. Kendi hakemleri kendileri olmalıdır. Tanrısal bir sırdır sevgi ve ne olmuş olursa olsun, yabancı gözlerden sakınılmalıdır. Bu daha kutsal, daha güzel yapar sevgiyi.

Evet evliliğin ilk yıllarında olan sevgi biter, ama arkasından çok daha güzel bir sevgi gelir. Ruhlar birleşir, her şeyi birlikte, uyum içinde yaşarlar, aralarında gizli saklı kalmaz. Çocukları olur, karşılaştıkları en zor durumlar bile mutluluk verir onlara. Yeter ki sevsinler birbirlerini, yürekli olsunlar. Çalışmak haz verir onlara, kimi zaman çocukları için büyük özveride bulunurlar, bundan haz da duyarlar. Kuşkusuz, sonra çocukları bunun için sevecektir onları. Demek kendilerine sevgi biriktirmektedirler. Çocuklar büyürler, onlara destek olurlar. Anne baba öldükten sonra çocuklar onlardan aldıkları düşünceleri, duyguları yaşatırlar, onlara benzerler.

Evet Liza, insan yaşamayı önce kendi öğrenmeli, sonra başkalarını suçlamalı.

Bilerek alaycı bir tavır takındığını; bunun, içekapanık, kusursuz yürekli insanların, ruhlarına kabaca, ısrarla girmeye çalışıldığında gururlarından, size içlerini açmakta son ana kadar direndiklerinde, duygularını açıklamaktan korktuklarında son başvurdukları bir savunma sistemi olduğunu anlayamamıştım.

Benim ruhsal yönden ne denli çökmüş olduğumu yalnızca bu iç çekişiyle ölçmeye çalışıyormuş gibi uzun uzun, derin derin çekerdi içini.

Aşk sevilen kişinin seven kişiye kendi üzerinde zorbalık yapma hakkını armağan etmesidir.

Onun hiç de acı sözler dinlemek için değil, tersine, beni sevmek için geldiğini, çünkü kadın için aşkta yeniden bir doğuşun, her türlü yok olmaktan bir kurtuluşun, dirilişin olduğunu, bunun başka türlü olamayacağını anlayamamışsam ne yapabilirim?

Evet, hakarete uğramışlık bir çeşir arınmadır; en keskin, en acı duygudur!

Hangisi daha iyidir, kolay elde edilmiş bir mutluluk mu; yoksa insanı yücelten acılar mı?

Sanırım bir edebiyat denemesi değil, suçumun cezasını çekmek oldu bu. Sözgelimi, köşemde insanlardan uzak, yaşamdan kopmuş, bencil bir nefret içinde ruhsal çürümüşlükle hayatımı nasıl berbat ettiğimi uzun uzun anlatsaydım, inanın hiç ilginç olmazdı. Romanın bir kahramanı olmalıdır, ama burada inadına her şeyiyle olumsuz bir kahraman var…

… çünkü bizler yaşamdan koptuk, hepimiz az veya çok aksıyoruz. Hem öylesine kopmuşuz ki, zaman zaman gerçek “canlı yaşam” dan tiksiniyoruz, bu yüzden de, bize onu hatırlattıklarında buna dayanamıyoruz. Bunu o kadar ileri götürmüşüz ki, gerçek “canlı yaşam”ı nerdeyse bir iş, neredeyse görev sayıyoruz ve hepimiz yaşamın kitaplarda daha güzel olduğunda hemfikiriz.

** Canlı yaşam; 19.yüzyıl edebiyatında yaygındı. Dostoyevski burada “… canlı yaşam, yeni düşünsel veya uydurma olmayan… korkunç derecede sade, en doğal, her gün her dakika dikkati çeken … anlamında kullanmış.

Kimi zaman pişmanlık çöküyordu üzerine, kovuyordum bu duyguyu… Ama yavaş yavaş alışıyordum da bu duyguya. Her şeye alışıyordum; yani asılında alışmasına alışmıyordum da, ona katlanmayı isteyerek kabulleniyordum.

Manfredvari çok şey içeren günahlar …

** George Gordon Byron, 6. Baron Byron: (1788-1824) İngiliz romantik şair ve hiciv yazarı. Manfred adlı eserinde: İnsanın yarı toprak, yarı tanrı, ne batmaya, ne de göklere yükselmeye layık bir varlık düşüncesine boyun eğmek zorunda kalan, romantik bir ruhun çözümsüzlükleri ile Lord Byron’ın tükenmeyen suçluluk ve pişmanlık duygusunu yansıtır. (https://www.britannica.com/biography/Lord-Byron-poet)

Napoleon ile Papa VII.Pius arasında çıkan anlaşmazlık sonucu 1809-14 arasında Brezilya’ya sürgüne yollandı.

Elimizden kitaplarımızı alsanız bir anda ne yapacağımızı şaşırır kalırız; ne yapacağımızı, kime sığınacağımızı, neye tutunacağımızı, neyi seveceğimizi, neden nefret edeceğimizi, neye saygı duyacağımızı, neyi aşağılayacağımızı bilemeyiz. İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz…

Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: