Doktor Jivago- Boris Leonidoviç Pasternak

Peredelkino: Moskova’ya 20 km uzaklıkta yazarlar köyü

Atlar arabaya yan yana değil de, arka arkaya koşulmuşlardı. Ama arabayı yine de, bütün atların çektiği gibi çekiyorlardı. Yani, önde koşulu olan at, doğuştan dürüst ve saf huylu olduğunu göstermek istermiş gibi ilerliyordu; öteki ata gelince, bu işten anlamayan biri baksa, onun hiçbir iş yapmadığını sanırdı. Arkadaki at arabayı çekmiyordu da, kazaska oynuyordu sanki. Hoplayıp zıplayarak şıngırdattığı çıngırakların seslerine ayak uydurarak boynunu zarif bir biçimde bükmüş, durmadan sıçrıyordu.

Zemski : Rusya’da kırsal kesimde soylular arasından seçilen yönetim ve yargı yetkisi taşıyan temsilci

Nikolay Nikolayeviç de, tıpkı devrimci üniversite profesörleri ve düşünürler gibi, aynı davalar üzerinde fikir yürütüyordu. Ama yazılarında kullandığı terimler dışında, onlara benzeyen hiçbir yanı yoktu. Onların hepsi kesin birtakım yargılara saplanmışlar, birtakım sözcüklerle, dış görünüşlerle yetiniyorlardı. Oysa Rahip Nikolay, hem Tolstoy’un görüşlerini, hem devrimci düşünceleri benimsemiş olduğundan, hep daha ileriye gidiyordu. Nikolay Nikolayeviç, somut, esinli bir düşüncenin ardındaydı. Öyle bir düşünce ki, doğuracağı sonuç belirli, açık bir yol çizecek, dünyayı düzeltecekti. Tıpkı birden çakan bir şimşeğin, ya da gökgürültüsünün bıraktığı iz gibi, bir çocuk, bir cahil bile bu düşünceyi anlayabilecekti. Sözün kısası, Nikolay Nikolayeviç yenilik ardındaydı.

Söz döne dolaşa, bilim ve edebiyat alanlarında beliren yeni akımlara geldi. Nikolay Nikolayeviç Tek tük yetenekli insanlara rastlanmıyor değil, diyordu, ama şimdi her türden birlik, dernek kurmak moda oldu. Bana sorarsan, bu toplulukları oluşturanlar beceriksiz insanlardır. Bence gerçeği aramak için insan yalnız olmalı, gerçeği yeterince sevmeyenlerle ilişkiyi kesmelidir. Dünyada bağlanmaya değer şey var mıdır? Çok az şey vardır. Bana kalırsa insan ölümsüzlüğe bağlanmalıdır. Çünkü ölümsüzlük, bir bakıma, daha geniş anlamda, hayatın ta kendisidir.

Bir kimse tanrıtanımaz olabilir, Tanrı’nın var olup olmadığını, neye yaradığını bilmeyebilir, ama, insan denen yaratığın doğada değil, tarihte yaşadığını bilebilir yine de. Bugünkü anlamda tarih ise, Hz. İsa tarafından kurulmuştur, bunun temeli İncil’dir. Tarih nedir peki? Tarih, ölümün gizini zamanla aydınlatacak, günün birinde de onu alt edecek olan çalışmaların düzenlenmesi demektir. İşte bu yüzden, insanlar matematik anlamda sonsuzu, elektromanyetik dalgaları keşfediyorlar, senfoniler besteliyorlar… Bu keşifleri yapabilmek, bir düşünce donanımı gerektirir. Veriler İncil’de yer almakta: Her şeyden önce, hemcinslerini seveceksin. Bu, yaşama gücünün gelişmiş biçimidir. İnsanın yüreği böyle bir sevgiyle dolunca, bu sevgi fışkırmak için mutlaka bir yer arar, yararlı olmak ister. İkinci olarak da, bugünkü insanın yapısını oluşturan temel unsurlar vardır ki, bunlar olmayınca bugünkü insan da var olamaz. Bunlar, “özgür insan” ve “hayatın bir fedakarlık olduğu” görüşleridir. yüzyıllar boyunca, insanlar rahat bir nefes alabilsinler diye, Hz. İsa’yı beklemek gerekti. Sonra da, insanların sonsuza dek yaşayabilmeleri, sokakta değil de evde, tarihin içinde ölebilmeleri için Hz. İsa’nın ölmesi gerekti. Öte yandan insanlar ölümü yenmek için harıl harıl çalışıyorlar, İsa da bunun böyle olduğunu biliyordu.

Ayrı ayrı bakıldığında bu dünyanın bütün hareketleri soğuk ve hesaplıydı. Ama toplu olarak bakıldığı zaman, bu hareketler bilinçsizdi, kendilerini bir araya getiren o dev hayat dalgasıyla esrimiş gibi, insanlar, her birinin kendilerine has kaygılarının, endişelerinin etkisi altında harekete geçerek çabalayıp çırpınıyorlardı. Ama bütün bu insanların, böyle davranmalarının temel nedeni, derin bir aldırmazlık duygusuydu. Bu aldırmazlık duygusunun kaynağı, insanların arasındaki güçlü dayanışmaydı. Bu duygu, insanların birbirlerine bağlı olduklarına beslenen güvenden de doğmaktaydı.

Küçük çocuk, hareket gücünü kaygı duygusundan almaktaydı. Başkalarının duyduğu güven verici aldırmazlık duygusunu taşımıyordu. Bu yüzden de, bir türlü ferahlayamıyordu. Kendisine dedelerinden geçmiş bir özellikti bu … Kendini bildiği günden beri şaşkınlıkla hep şunu sormuştu: Onun da tıpkı başkalarının olduğu gibi, bacakları, kolları vardı. Aynı biçimde konuşuyor, aynı biçimde alışkanlıklar edinmiş bulunuyordu. Öyleyken, nasıl oluyordu da, insan başkalarına hiç benzemiyor, üstelik hiç hoşa gitmeyen, kimsenin sevmediği bir hal alabiliyordu?.. İnsan madem başkalarından kötü durumdaydı, nasıl oluyordu da, kendisini düzeltmek, geliştirmek için elinden hiçbir şey gelmiyordu? Yahudi olmak ne demekti? Böyle bir şey niçin vardı? İnsana yalnızca acı veren bu çaresiz başkaldırının ödülü ya da gerekçesi neydi?

Babasıyla annesi dışında, Mişa zamanla bütün büyükleri küçümsemeye başlamıştı; çünkü onlar ortalığı karıştırmışlardı, şimdi de düzeltecek güçleri yoktu.

Güneşin de, çekingen bir tavırla raylara yaklaşır gibi bir hali vardı. Örneğin oralarda otlamakta olan sürüdeki ineklerden biri de kalabalığa bakmak için demiryoluna yaklaşmaya kalksa, güneş gibi davranırdı mutlaka.

İkisi de sokak çocuğu olmadıklarını biliyorlardı ama tıpkı öksüzler yurdunda yetişen çocuklar gibi, zenginlerden için için çekiniyorlardı.

İşsiz güçsüzlerin, ya da gelecekten korkusu olmayanların tersine, iki kardeşin birtakım kurnazlıklar yapmaya, pratikte kendilerini henüz ilgilendirmeyen bazı işlerle kuramsal olarak uğraşmaya zamanları yoktu. Ancak gereksiz olan şey kirlidir, Lara ise, yeryüzündeki yaratıkların en temiziydi.

Bu vals de ne delice şeydi. İnsan hiçbir şey düşünmeden dönüyor, dönüyordu. Müzik çalarken, tıpkı romanlarda olduğu gibi, zaman akıp gidiyordu. Ama, müzik durur durmaz, insan utanıyordu birden! Tepesinden aşağıya bir kova su dökülmüş, ya da çıplakken başkalarına yakalanmış olmak gibi bir şeydi bu. Bir de insan, başkalarının teklifsiz, saygısızca hareketlerine de ses çıkarmıyordu. Sırf kabadayılık olsun diye, artık büyüdüğünü göstermek için yapılıyordu bu.

Horoz çok olunca sabah geç olur.

Konuşmacılar aralarında anlaşmışlardı ama, yine de ufak tefek bazı görüş ayrılıkları vardı. Ama kalabalık aldırış etmiyordu. Bu yüzden en büyük başarıyı, en kötü konuşan kazandı. Çünkü bu adam kalabalığı kendisini dinlemeye zorlayarak yormuyordu. Adamın söylediği her söz, onaylanıyor, alkışlanıyordu. Konuşmacının söyledikleri, alkış gürültüleri arasında yitip gidiyordu, ama buna kimse aldırmıyordu. Herkes konuşma çabuk bitsin diye sabırsızlandığından, konuşmacıyı çabucak onaylıyordu.

Bir insan kendini güzelliğe verdikçe iyilikten uzaklaşır. (Tolstoy)

** Lev Nikolayeviç Tolstoy: (1828-1910) Toprak sahibi soylu bir ailenin oğluydu. Çocuk yaşta anne babası öldüğünden akrabaları tarafından yetiştirildi. Özel öğretmenlerden ders aldıktan sonra Kazan Üniversitesi’ne girdiyse de, resmî eğitime duyduğu tepkiyle 1847’de Yasnaya Polyana’ya dönerek topraklarını yönetmeye ve kendi kendini eğitmeye karar verdi. 1850’lerin sonlarında köylülerin eğitimsizliğini sorun olarak görmeye başladı; Yasnaya Polyana’da köylü çocuklar için açtığı okulda ilerici öğretim yöntemlerini başarıyla uyguladı. 1855-1863 arasında yazdığı Polikuşka gibi öykülerinde, daha çok ahlaki sorunlara ağırlık verdi. Savaş ve Barış ve Anna Karenina adlı romanlarının yayımlanmasından sonra yaşadığı bunalımın etkisiyle dine yöneldi, yaşamın anlamına ilişkin sorunların yanıtını İncil’de aradı. Ailesinin rahat yaşamıyla inancının gerektirdiği basit yaşam arasındaki çelişkiye daha fazla katlanamayan Tolstoy, 1910 yılında doktoru ve küçük kızı Aleksandra’yla birlikte bir gece gizlice evini terk etti; birkaç gün sonra da ıssız bir tren istasyonunda zatürreeden öldü. (https://canyayinlari.com/kisidetay/yazarlar/11908/lev-tolstoy/)

Her insanın içinde, uyuklayan bir de hayvan vardır. Bu hayvanı korkutarak, yani hapisle, ya da cehennemle korkutarak zaptetmeye çalışırsan, insanlığın simgesi, eli kırbaçlı bir hayvan terbiyecisi olur. İşin püf noktası, yüzyıllar boyunca, insanı hayvandan ayırarak onu çok yükseklere ulaştıranın sopa değil, müzik olduğudur. Çünkü, müziğin yadsınmaz bir yanı vardır. Gerçeğin kendisidir o. İnsanı her zaman çeker… Ölümlüleri birleştiren bağlar ölümsüzdür.

Roma, ödünç alınmış tanrıların ve fethedilmiş ulusların satıldığı bir bit pazarıydı, hem yeryüzünde hem de gökyüzündeki bir itiş kakıştı, bağırsak düğümlenmesi gibi bir çirkefti.

İki dost kaldırımları yan yana arşınlarlar, öte yandan da birbirlerine öyküler anlatırlar, ya da çeşitli konularda kısa, bazen anlamsız görüşler ileri sürerlerdi. Bütün bu görüşlerde, evrene metelik vermeyen bir tavır vardı. Böyle konuşacak yerde, örneğin homurdansalar da olurdu. Konuştukları şeyler zaten anlamsızdı, homurdanarak da, Kuznetski’nin kaldırımlarını kalın sesleriyle doldurabilirlerdi.

Hayatı cehenneme çeviren de buydu. Hayat insanı sindirmek için neye baş vurur?.. imalı bakışlara, sinsice dedikodulara baş vurur. Hayatta her şey dalaverelidir, belirsizdir; bir örümcek ağına benzer hayat. İnsan ağın bir telini yakaladığını sanır, çeker, ama, bir de bakar ki, tel yok olmuş. Yine de ağdan kurtulmak için çabalar. Sonunda da büsbütün ağa dolanır kalır. Böylece güçlüler alçağın, güçsüzün eline düşmüş olurlar.

Çocuklar o gün, oyunların en korkuncunu, büyüklerin oyununu oynamaktaydılar. Savaş oyunuydu bu… O çocukça tavrı bütün hareketlerinde sezebiliyordu. Bunu çevrelerine de bulaştırmışlardı sanki. Bu yüzden buzlarla, kalınlığı yüzünden beyaz değil de, siyah gibi görünen buzlarla kaplı soğuk akşam da, çocukça idi. Masmavi görünen avlu da çocukça idi. Delikanlıların sık sık dalıp çıktıkları karşıki evde de aynı çocukça hal vardı. Hele hele, bu evin içinde ikide bir patlayan tabanca sesleri, iyice çocukçaydı.

Hepsi eski bir Rus geleneğine uyarak, yola çıkmadan önce biraz oturdular, sonra evden ayrıldılar.

Herkes dünya nimetlerinden tatma anını geciktirmemek için, manevi ziyafete başlamakta acele etti.

Askald: Kiev’in kurucularından kardeşi Dir ile Viking asıllı prensler 9. yüzyıl sonunda Rus devletinin temelini atarlar. Hıristiyan prensler.

Oleg: (?-912) Askold’u öldürüp Kiev prensi oldu. Kiev krallığını güçlendirdi. Atı Magi tarafından öldürüldü. Atını ayrı bir yerde besletti. Atı ölünce vedaya gittiği sırada yılan ısırığından öldü.

Yura’ya göre içten gelen bir neşe, hayallere dalma nasıl bir meslek olamazsa, sanat da bir meslek sayılamazdı.

Henüz lisedeyken, bir kitap yazmayı düşünmüştü. Kendi hayatının öyküsü olacaktı bu. İçinde de, üzerinde en derin etkileri yaratmış olan hayallerle düşünceler, tıpkı patlayıcı maddeler gibi, yer yer gizlenmiş olacaktı. Yalnız bu kitabı yazmak için henüz çok genç sayılırdı. Bu yüzden, büyük bir tablo yapmak isteyip, ömrünü eskizler çizerek geçiren bir ressam gibi, o da şimdilik şiir yazmakla yetiniyordu.

… tarih, ikinci bir evren demekti. Zaman ve bellek gibi iki kavramın yardımıyla insan, ölüme karşı bu yeni evreni kurmuştu.

Yura, Mişa’nın ırksal (Yahudi) kökeninin, onun aşırı eğilimleri üzerinde oynadığı rolü anlamaktaydı.

Ama evreni dolduran, her gün yenilenen, binlerce değişime uğrayan, hep aynı, sonsuz bir hayattır. Örneğin siz, yeniden doğup doğmayacağınızı soruyorsunuz; kaygıyla, oysa, farkında olmadan, yeniden doğmuşsunuz bile.

Bilinç bir zehirdir, kendi kendini zehirlemek için bir araçtır. Bilinç dışarıya yönelmiş bir ışıktır, takılıp düşmemizi önlemek için, önümüzdeki yolu aydınlatır. Bilinç bir arabanın farları gibidir. Eğer bilinci içeriye yöneltirseniz, yıkımla karşılaşırsınız.

İnsanın ruhu, başkalarında var olan benliğindedir. Siz busunuz, bilinciniz hayatınız boyunca bununla beslendi. Bu, sizin başkalarındaki ölümsüzlüğünüz, ruhunuz ve hayatınızdır… Başkalarında var oldunuz ve başkalarında var olacaksınız. Bunun adının anı olması sizin için ne değiştirir? Geleceğin bileşimine girmiş olan yine siz olacaksınız.

Aziz Jean, ölmeyeceğimizi söylemişti. Ölmeyeceğiz, çünkü ölümü tanıyoruz, çok gördük, artık ilginç bir yanı kalmadı bizim için, yeni bir şeyler gerek bize, bu da ancak ölümsüzlük olabilir.

Vakh (Rusça): Şarap Tanrısı. Bacchus/Dionysos

Sanatın her zaman, durup dinlenmeden, iki işlevi yerine getirdiğini, şimdi her zamankinden daha açık olarak görüyordu. Sanatın birinci görevi, sürekli olarak, ölümü işlemekti, bundan da ikinci görevi çıkıyordu, hayatı yaratmak. Büyük sanat, gerçek sanat, Kıyamet’ti.

Sabah olmaya, ışık çizgileri odaların içine süzülmeye başlamıştı. Bunlar hırsız gibi, ya da emniyet sandığından, fiyat değerlendirmeye gelmiş komisyoncular gibi, masaların, divanların altına göz atıyorlardı.

Rus töresine göre davetliler “Acı bu, içilir gibi değil!” diye bağrışınca, karşıdakiler “Biraz şeker koymalı öyleyse” diye karşılık verir. Yeni evliler öpüşür.

Tonya, salonun ortasında tıpkı bir körfeze girip demir atmış bir gemiyi andırıyordu. Öyle bir gemi ki kim bilir nereden alıp getirdiği, yeni ruhlardan oluşan yüküyle, ölüm okyanusunu aştıktan sonra, gelip heyet kıtasının kıyısına yanaşmıştı. Şimdi bu ruhlardan birini boşaltmış bulunuyordu. Limana girmiş, yükünü boşaltmış hafiflemiş olduğu için de, şu anda dinlenmekteydi. Direkleri, ipleri, örselenmiş teknesi de kendisiyle birlikte dinleniyordu… Bayrağını taşıdığı ülkenin coğrafyasını kimse bilmediği için de, onunla hangi dilde konuşulacağı da kestirilemiyordu.

Buranın okumuş insanları, Kuzey Rusları gibi, hep “o” harflerinin üzerine basa basa konuşuyorlardı.

Kendisinin ona karşı beslediği sevgiye daima karıştırdığı annelik duygusunun değerini Paşa bilememişti. Böyle bir sevginin, bir kadının besleyebileceği herhangi bir aşktan daha büyük olduğunu kavrayamamıştı.

Sezar döneminde “halk” sözcüğünün bir anlamı vardı… Ama, o dönemden sonra, yalnızca, imparatorlara, krallara, politikacılara söylev malzemesi olduğu için bir işlevi var bu sözcüğün.

… Topa şaşacağına, kendine biraz şaşsın, her gün bizi bir sözcük, virgül ve cümle bombardımanına tutuşuna şaşsın. Topun değil, kendisinin değişmesi, yenilenmesi gerektiğini nasıl anlamıyor? Bir yığın saçmalığı bir kağıda sıralamanın anlamlı bir sonucu olamayacağını nasıl fark etmiyor? İnsan kendinden, hayal gücünden bir şeyler katmadıkça, gerçekler tek başına var olamaz ki.

Yeni olan şudur: Bu yeni varlık biçiminde, insanlar arasındaki bu yeni ilişki biçiminde, yürekten gelen ve Tanrı’nın krallığı adı verilen bu hayatta, halklar yoktur, insanlar vardır.

Yüzyıllardır bu kadar ihtiyar, bu kadar kadın ve çocuk, tamamen masum, ince ruhlu, içten ve iyi insanlar kimin için kan döküyorlar? Niçin bütün ülkelerin ” milliyetçileri” yeteneksiz yazarlar, tembel ve boş kişiler olmak zorunda? Yahudi halkının düşünürleri yüzyılın hastalığı ve alaycı bilgelik gibi biçimleri niçin aşamadılar? Bu önemli görev altında ezildikleri halde, niçin bu ne adına savaştıkları belirsiz, katledilen insan topluluğunu dağıtmadılar? Niçin şunları söylemediler onlara: Kendinize gelin. Yeter. Bitsin artık. Eski adlarınızı bir yana bırakın. Bir araya toplanmayın, dağılın. Herkesle birlikte olun. Siz dünyanın ilk ve en iyi Hıristiyanlarısınız.

Mlle Fleury de, bütün Latin ırkından olanlar gibi, çöpçatanlığa çok meraklıydı… Ama, kafadan sakat olan bütün insanlar gibi, Matmazel de asıl kendi yaptığı çılgınlıklardan hoşlanıyor ve bunlardan kesinlikle vazgeçemiyordu.

Çevrede her şey mayalanıyor, bitip yetişiyor, tohum tane haline geliyordu. Her yanda hayatın esrarlı mayasının kokusu duyuluyordu. Yaşama zevki, hafif bir rüzgar gibi, nereye gittiğini bilmeksizin, kasabadan, tarlalardan geçerek, geniş bir dalgayı andırırcasına koşup gidiyor, duvarlarla parmaklıkların üzerinden aşıyor, ağaçların gövdeleriyle insanların vücutlarının içinden geçiyor, yolunun üstünde rastladığı her şeyi ürpertiyordu.

Çarpışmamak, kardeşçe yaşamak, Tanrı’nın emri, Menşeviklerin değil, fabrikaları, atölyeleri halka paylaştırmak da Bolşeviklerin işi değil, insandaki acıma duygusu bunu gerektirir… Siz bu sağır dilsiz adama sinirleniyorsunuz mutlaka. Ama, bu öfkenize sebep ne? Adam uzun süre dilsizdi. Günün birinde, kimseden izin istemeksizin konuşmaya başladı diye mi içerliyorsunuz ona yoksa?

** Rus marksizminde ilk fraksiyon ayrımı 1903 yılında RSDİP’nin, (Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) işçi hareketlerinden oluşan 26 grubu birleştirmek amacıyla düzenlediği II. Kongre’de doğdu. Kongre, toplantıyı örgütleyen ИСКРА (İSKRA) gazetesinin yazı kurulundaki altı kişi (P. Akselrod, V. Lenin, Y. Martov, G. Plehanov, A. Potressor & V. Zalusiç) tarafından yönetiliyordu. ИСКРА kurulundaki herkes Plehanov’un 1880’li yıllarda ortaya koyduğu görüşlere bağlı, ortodoks, inançlı marksistlerdi. Plehanov’a göre ekonomik ve politik bakımdan geri kalmış Rusya’nın iki devrim geçirmesi gerekiyordu: önce sanayi devrimini getirecek burjuva devrimi; ardından proletar devrim. ИСКРА gazetesi yazı kurulundaki bu altı devrimci marksist II. Kongre’nin ilk 21 oturumu boyunca sağlam bir blok oluşturdular, ne var ki 22’nci oturumda bölündüler. Kongre’nin 22. oturumunda Lenin ve Martov  bir parti üyesini nasıl tanımlamak gerektiği konusunda ayrılığa düştüler.  Lenin uyuşmazlığı derinden duyumsuyordu; çünkü bunu 1902’de yayınlanan «Ne Yapmalı?» başlıklı ünlü kitapçığında özetlediği parti örgütlenme teorisine bir meydan okuma olarak görüyordu. Bu kitapçıkta, devrimci entelektüeller tarafından yönlendirilmedikçe işçilerin sendikalizmin çekiciliğine kapılarak, amaçlarını maddî koşulların iyileştirilmesiyle sınırlayacaklarını söylüyordu. Kısacası, toplumdaki ekonomik konumlarına tepki olarak işçilerin kendiliğinden sınıf bilinci edineceğine ilişkin geleneksel marksist düşünceye karşı olarak, Lenin proletaryanın dış vesâyet olmadan gerekli politik bilinç düzeyine asla ulaşamayacağını düşünüyordu. Parti üyeliği konusunda kısıtlayıcı tanımının benimsenmesi konusundaki ısrarı da buradan ileri geliyordu. Lenin, Merkez Komite’yi kendinden olanların çoğunluğuyla doldurmak istiyordu. ИСКРА’nın yönetim kurulu seçiminde mevcut altı kişilik yönetim kurulu üyelerinden Potressor, Zalusiç ve Akselrod’un ihraç edilmesini önerdi ve kabul edildi. Sonunda kendisiyle fikir çatışması yaşayan Martovla beraber Akselrod’la da ayrıldılar. II. Kongre’de yapılan parti üyeliğiyle ilgili formülasyon oylamasında,  ИСКРА kurulundan yalnızca Plehanov Lenin’den yana çıktı. Yine de formülasyon 28’e karşı 23 oyla reddedildi. Yenilgiden öfkelenen Lenin, karşı kitlesel bir kampanyaya girişti. Sonraki oturumda Lenin’in aleyhinde oy kullanan delegeler salonu terk etti ve Lenin kritik bir oy farkıyla kazandı. Aslında yenilgiye uğramış olduğu hâlde kendi keskin fraksiyonuna «Bolşevik» (çoğunluk) ve karşıtlarına da «Menşevik» (azınlık) adını uygun gördü. Bir süre sonra Lenin’in zaferinin aldatıcı olduğu anlaşıldı. Yetişkin ve entelektüel eylem adamlarından oluşan Menşevikler serf olmadıklarını söyleyerek komitenin otoritesini reddettiler. Menşevikler Lenin’i olası bir diktatör, entrikacı, uzlaşması imkânsız biri olarak nitelendiriyorlardı. Nitekim 1903’te Rus marksizminin en etkili ismi Plehanov, Lenin’i vicdansızlıkla suçlayıp Menşevik saflarına katılacak ve bu sıfatlar haklılık kazanacaktı. (https://medium.com/@volya/erken-d%C3%B6nem-rus-marksizminde-i%CC%87lk-fraksiyon-ayr%C4%B1m%C4%B1-men%C5%9Fevik-bol%C5%9Fevik-kavgas%C4%B1-i-c0b58598d563)

Artık Rusya uyandı, yerinde duramıyor, bıkmadan yorulmadan hareket ediyor, konuşuyor. Yalnız insanlar değil harekete geçen. Yıldızlarla ağaçlar bir araya gelmiş konuşuyorlar, çiçekler tartışıyorlar, taştan evler miting yapıyorlar.

Sanki herkes iki devrim yaşamış gibi. Birincisi kendi içinde yaşadığı kişisel devrim, ikincisi de, bütün halkın yaşadığı devrim. Bana öyle geliyor ki, sosyalizm, bütün bu kişisel devrimlerin birer ırmak gibi döküldükleri bir deniz, bir hayat ve bağımsızlık deryasıdır. Öyle bir hayat ki, dolu dolu, yaratıcı ve akılcı. Artık insanlar bu hayatı kitaplarda değil, kendilerinde, soyutta değil, somutta aramaya kararlılar.

Komosev: Kuzey Bölgesi Komitesi

** Aleksandr Aleksandroviç Blok: (1880-1921) Rus Sembolist şair ve oyun yazarı (https://www.antoloji.com/aleksandr-blok/hayati/)

Bu askeri devrimi Bolşevikler yönetiyorlar, anlamını da yalnız onlar biliyorlardı. Devrimin hiçbir şeye aldırdığı yoktu.

İşte o anlarda gecenin karanlığında bu gölgeleri fısıldaştıran, birbirine doğru eğen şeyin ne olduğunu insan anlar gibi oluyordu. Tıpkı peltek birer dil gibi belli belirsiz kımıldayan yapraklarla, bu ağaçların, birbirlerine neler söylediklerini insan kavrıyordu sanki.

Ansızın Yuri Andreyeviç, günlerdir ilk kez nerede olduğunu, bir iki saat sonra nelerle karşılaşacağını açıkça gördü. Tam üç yıl boyunca, değişiklikler, beklenmedik olaylar olmuş, bir takım yolculuklar yapmıştı… Bir anda, bütün bunlar, kafasında anlamsızlaştı. Uzun bir aradan sonra ortaya çıkan önemli olay, trenin şu anda henüz ayakta olan bir eve doğru baş döndürücü bir hızla ilerlemekte olmasıydı. Tek tek her taşı değerliydi bu evin. Hayat buydu, geçirilen sınav buydu, macera arayanların son amacı, sanatın son hedefi buydu. Yakınlarına kavuşmak, yuvasına dönmek, hayata yeniden başlamak.

Demek istediğim şu ki, hali vakti yerinde insanların yaşantılarında da uygunsuz yanlar varmış. Bir yığın gereksiz şey. Evlerde fazla eşya, fazla mobilya, duygularda fazla incelik, kavuşmalarda fazla dolambaçlı anlatımlar gibi.

Düzen ayrıcalıklı kişilerin çılgınlıklar yapmalarına, değişik görünmelerine izin verdiği sürece, yoksulların sırtından geçinen bu azınlığın soytarılıklarını, yarasız olabilme hakkını, kişilik gibi değerlendirmişti. Ama yoksullar başkaldırdığında, soyluların ayrıcalıkları kaldırıldığından beri, herkes renksizleşmişti.

İnsanın değişik derecelerde alkol içerek eşit olmayan bir biçimde sarhoş olması, kuvvetli bir içkiyi düzenli biçimde içerek sarhoş olmasından çok daha zahmetlidir.

Herkes, ancak, çoğunluğun yaşantısına uygun bir hayatın gerçek bir hayat olabileceğini seziyordu. Kapalı kapılar ardında yaşanan mutluluk, mutluluk değildi.

Olayların boyutları adamı küçültmüştü, elbet.

Nikolay Nikolayeviç’in sakinliğine, biraz soğuk, alaycı bir tavırla siyasetten söz edişine hayran kaldı. Böyle bir anda kendine hakim oluşu, bir Rus’ta ender rastlanır bir özellikti. Dışardan geldiği de bu halinden belli oluyordu.

Akulko (Rusça): Cahil, aptal köylü kadını

Bu tür olaylarda neden aramak anlamsız. Başlangıcı olmaz büyük gelişmelerin. Ama gerçekten evrensel olan olayların başlangıcı yoktur. Büyük olaylar biz farkında olmadan gelişirler, sanki hep oradaymışlar gibi, ya da gökten inmiş gibi.

Ama, insan sanki ileride daha fazla sevmekten korkuyormuş gibi, şimdiden sevmekte acele etmemeli.

Maddeciliğin göklere çıkarıldığı günlerde, maddenin kendisi bir kavrama dönüşmüştü. Yiyecek, odun diye bir şey yoktu ortada. Buna karşılık herkes “beslenme sorunu”‘ndan, “ısınma sorunu”‘ndan söz ediyordu.

Silah kullanmanın güç demek olduğunu, insanı başkalarının gözünde yükselttiğini görmüş. O da kendi başına bir güç haline gelmek istemiş. Zaten silahlı bir adam, başka herhangi bir adam gibi değildir ki.

O günlerde küçük Saşa da soğuk aldı. Yuri Andreyeviç çok öfkelenmişti. Belki yüz kere söyledim size, çocuğu sobaya bu kadar yaklaştırmayın diye, diyordu. Fazla sıcak, soğuktan yüz kat zararlıdır.

Belki bana, köylülerin düzen düşmanı olduğunu, ne istediklerini kendilerinin de bilmediğini söyleyeceksiniz. Ama açık etmeyin. Rus köylüsü ne istediğini çok iyi biliyor. Ama sizin, benim istediğim şeyi istemiyor o. Eskiden derebeylerin pençesinden kurtulmak istiyordu. Kurtuldu ama, şimdi de devrimci hükümetin pençesine düştü.

Güneş alışkanlıklarına bağlı olduğundan, her akşam aynı yerde, telgrafhanenin önündeki yaşlı bir kayın ağacının arkasında batıyordu.

Toprak nemle dopdoluydu. Çok yükseklere, neredeyse bulutlara kadar, su, çamlara tırmanıyor, ağaç diplerinde köpük köpük birikiyordu, tıpkı biranın köpüğünün dudaklarda birikmesi gibi.

Strelnikov kendisine Rastrelnikov (Cellat) adını taktıklarını biliyordu.

Yoksul tabakadan olan gençler, yüksek öğrenim yaptıkları zaman, bu işi zengin çocuklarından daha ciddiye alırlar.

Strelnikov, küçüklüğünden beri yüce ve saf şeyler başarmayı amaçlamıştı. Hayat, ona göre, insanların kurallara titizlikle uyarak mükemmele ulaşmaya çalıştıkları bir çabaydı. Yanıldığını anladığında, hayata karşı savaşıp onu yenmeye karar verdi. İşte Devrim, bu savaşımda onun silahıydı.

Samdevyatov buymuş demek ha? diye düşünüyordu. Bense onu daha eski Rus tipinde birisi sanırdım. Destanlara yaraşan bir hali, yelpaze gibi bir sakalı, kaftanı, gümüş kakmalı bir kemeri olmalıydı örneğin. Bu adamsa Sanat Dostları Derneği’nin üyelerine benziyor. Kıvırcık kır saçları, bıyığı, minicik bir sakalı var.

Marksizm pozitif bir bilimdir, gerçeklikle ilgili bir kuramdır, bir tarih felsefesidir. Marksizm ve bilim ha!.. Marksizm bir bilim sayılabilecek kadar kendine egemen olamıyor. Genellikle bilimler daha dengelidir. Marksizm ve nesnelliğe gelince; Marksizm kadar kısır ve gerçeklerden uzak bir akım yoktur bence. Herkes görüşlerini deneyimleriyle doğrulamaya çalışır. Oysa iktidardakiler gerçeklere sırtlarını dönüyorlar.

… Robinson gibi kendi dünyasını kendisi yaratmaktan, yani evreni yaratan Tanrı’ya benzer olmaktan duyduğu sevinci belirtiyordu.

Yine birisi nereden duymuşsa duymuş, Varikino’da bir doktor var diyerek, 30 km öteden kalkıp, derdine derman aramaya geliyor. Böyle gelenlerden kimi bir tavuk, kimi birkaç yumurta, bir üçüncüsü de yağ filan getiriyor. Bunları almayayım diyorum ama olmuyor, insanlar kendilerine parasız verilen sağlık öğütlerinin etkili olacağına inanmıyorlar çünkü.

Dostoveyski’nin Ecinniler’iyle Komünist Manifesto’yu aynı coşkuyla okuyup tartışıyor. Bana öyle geliyor ki, bu tuhaflıkları olmasa, sıkıntıdan ölürdü.

Uçsuz bucaksız ovada, kürkleriyle ünlü vaşakların ayak izleri var. Bu izler tıpkı, özene bezene ipliğe geçirilmiş boncuklar gibi, birbirine yakın küçük delikler halinde uzayıp gidiyor. Vaşak da tıpkı kedi gibi, ufak adımlarla hızlı hızlı yürür. Söylendiğine göre bir gece içinde çok uzun yol alırmış bu hayvan.

Karımın yüzü değişiyor. Çirkinleşti denemez ama, dış görünüşüne eskisi kadar hakim değil artık. Dış görünüşü şimdi, benliğinden çıkacak olan geleceğin -yani çocuğunun-elinde sayılır; onun için, şimdiden değişmiş gibi bir hali var.

Bütün gebeliklerin Meryem Ana’nın gebeliği gibi olduğunu düşünmüşümdür hep. Bütün gebe kadınlar öylesine tek başına ve güçlü ki, erkek yanında çaresiz kalıyor ve olayda rol oynamamış gibi geliyor bana. Kadın bebeği tek başına dünyaya getiriyor, besliyor ve büyütüyor. Bu yüzden bütün anaların Meryem Ana gibi birer Tanrı doğurduğunu düşünüyorum.

Uzun süredir, sanatın sonsuza uzanan bir kavramlar ve olgular dizisini kapsamadığını düşünüyorum. Tersine, sanat sınırlıdır. Sanatı hiçbir zaman bir nesne ya da biçimin bir parçası gibi görmedim. Bence sanat, içeriğin gizemli ve saklı bir ögesi. İlkel sanat, Mısır sanatı, Yunan sanatı, Çağdaş sanat, aslında tek ve aynı şeydir, sanattır. Hayatı belli bir görüş biçimidir. Evrenseldir.

Akşamları Puşkin hakkında konuşuyoruz. Lise yıllarında yazdığı şiirleri okuduk. Bu şiirlerde ritim ne kadar belirleyici. Uzun dizeler yazdığı sıralarda, Puşkin’in tek amacı, kendini göstermek, mitolojiden alıntılarla, abartılı bir dille, yaşından büyük bilgeliklerle göz boyamak. Ama, daha genç yaşta Ossian ve Parny’nin etkisinden çıkmış, kısa dizeleri keşfetmiş. Bu ilk kısa dizeli şiirlerinde, geleceğin Puşkin’ini buluyoruz. Dizelerinde, hayatın sesleri eşyalar, somut şeyler yer alıyor. Hatta, soyut kavramları alt edip şiire egemen oluyorlar. Denebilir ki, Puşkin’in bu dörtlü dizeleri, Rus hayatının bir ölçüsü olmuştur.

** Aleksandr Sergeyeviç Puşkin: (1799-1837) Rus şair ve yazar. Rusya’nın “ulusal şair”i ve modern Rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edilir. Çocukluk yılları Moskova’da babasının çiftliğinin olduğu Zaharovo köyünde geçti. Evde mükemmel bir eğitim alan Puşkin daha sonra Çar Köyü lisesinde devam etti. Lisede şairlik yönünü fark etti. Liseden sonra Dış işleri Bakanlığında bir göreve atandı. Bu senelerde kaleme aldığı Toplumcu şiirleri basılıp kitap haline getirilmedi fakat kopyaları elden ele dolaştı. Yazar isyankar şiirlerinden dolayı Kafkasya’ya daha sonra Moldova’ya sürgün gönderildi. 3 yıl sürgün yaşamında Kafkasya Esiri, Bahçesaray Fıskiyesi, Mahpus, Kara şal gibi önemli eserlerini kaleme aldı. 1826 yılında Çar I. Nikolay Puşkin’i Moskova’ya çağırdı. Boris Godunov isimli tragedyası yasaklandı. 1836 yılı kışında şairi kıskananlar ve iftira atanlar yüzünde düelloya mecbur kaldı. Petersburg’da olan düelloda ağır yaralandı ve 29 Ocak 1837 yılında öldü. Halkın ayaklanmasından korkan çar şairin naaşının gizlice çıkarılmasının emrini verdi. Aleksandr Sergeyeviç Puşkin üstadı olan Jukoyskiy vefatından sonra Rus Şiirinin Güneşi battı demiştir. Hakkında Gogol’un “Puşkin, olağanüstü bir olaydır.” ve Dostoyevski’nin de daha mistik bir tavırla “Puşkin, bize gelecekten haber veren bir ermiştir.” dediği Puşkin, modern Rus edebiyatının oluşmasına en büyük katkıda bulunan edebiyatçı olarak kabul edilir. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatında “gerçekçilik akımı”nı başlatan öncü bir isim olmuştur. (https://kidega.com/yazar/aleksandr-sergeyevic-puskin-093754) (https://tr.wikipedia.org/wiki/Aleksandr_Pu%C5%9Fkin)

** Ossian/ Oisean: 1760’tan beri İskoç şairi James Macpherson (1736-96) tarafından yayınlanan epik şiir döngüsünün anlatıcı ve sözde yazarıdır. Macpherson, ağızdan ağza malzeme topladığını iddia etmiştir. Gaelic, eski kaynaklardan olduğu ve bunun tercümesi olduğunu söyledi. Ossian, Finn veya Fionn mac Cumhaill’in oğlu Oisín’e dayanır. İrlanda mitolojisindeki bir karakter olan efsanevi bir ozan olan Finn McCool (İrlanda mitolojisinde, İskoçya ve Man Adası’nın mitolojilerinde de ortaya çıkan efsanevi bir avcı savaşçı). Çağdaş eleştirmenler çalışmanın özgünlüğüne dair görüşlerine göre bölünmüştü, ancak o zamandan beri Macpherson, şiirleri kendisinin topladığı eski halk hikayelerine dayanarak yazmıştı. Çalışma uluslararası olarak popülerdi, Avrupa’nın bütün edebi dillerine tercüme edildi ve hem Romantik hareketin hem de Gaelic canlanışının gelişiminde son derece etkili oldu. Kör bir ozan olan Ossian, bir İskoç savaşçısı olan Fingal’in hayatını ve savaşlarını söylüyor. Ossian, devrim döneminin başlangıcında yayınlandığında bir sansasyon yarattı ve 18. ve 19. yüzyıllarda büyük bir kültürel etkiye sahipti. Napolyon bir kopyasını savaşa taşıdı; Goethe’nin tercüme edilmiş kısımları; Alabama, Selma şehri, adını Fingal’ın evinden almıştır ve Ingres’in en romantik ve karamsar resimlerinden biri olan Ossian’ın Rüyası  buna dayanmaktadır. James Macpherson, Ossian’ın eski bir Galce el yazmasına dayandığını iddia etti. Sadece bir problem vardı. Bu el yazmasının varlığı asla kanıtlanmadı. Aslında, İrlanda ve Galler’den farklı olarak, İskoçya’dan epik şiir, masal ve kroniklerin vb. Karanlık çağ el yazmaları yoktur. Bu kadar eski İskoç şiiri ve ilmi yoktu, doğası gereği tamamen sözlü idi. Yok olmanın eşiğine gelene kadar pek çoğu yazmaya adanmamıştı. Bugün 12. yüzyıla kadar uzanan (bazılarında şiir kırıntıları olan) İskoç el yazmaları ve kitapları var, ancak bunlar esas olarak din, soybilim ve arazi bağışları gibi konulardır. Macpherson bugün bu eserin yazarı olarak kabul edilmektedir. Eserin edebi değerleri ve tarihsel önemi vardır. Proje, Fin Kalevala’sı gibi diğer Romantik dönem ulusal destanı inşa etme girişimlerine benziyor; ancak Kalevala’nın Elias Lönnrot tarafından yıllarca süren etnografik saha çalışmasına dayandığı kabul ediliyor.  (https://mimirbook.com/tr/d19935e4641) (https://www.sacred-texts.com/neu/ossian/index.htm)

** Évariste Desiré de Forges, vicomte de Parny: (1753-1814) 18. yüzyılın resmi akademik şiirine yeni bir soluk getiren aşk şiirlerinden oluşan bir koleksiyon olan Poésies érotiques  ile tanındı. Ayrıca, Fransızcada ilk düzyazı şiirleri olarak kabul edilen Madagaskar adasının şarkılarının tercümesi olarak adlandırdığı Chansons madécasses ile tanınır. Bu eseri, sanatçı JE Laboureur tarafından resimlendirilmiş ve bazıları da Maurice Ravel ( Chansons madécasses ) tarafından müziğe uyarlanmıştır. Parny’nin ilk aşk şiirleri ve ağıtları, şefkat, fantezi ve zekanın birleşimiyle karakterize edilir. Ünlü bir eser olan Genç Kız Üzerine Ağıt buna bir örnektir. (https://en.m.wikipedia.org/wiki/Évariste_de_Parny)

Devrimlerin yarattığı zorbalar korkunç olurlar. Aslında kötü insanlar olduklarından değildir bu; başı boş kalmış makinelere, raydan çıkmış lokomotiflere benzerler bunlar.

Niçin böyle bitmez tükenmez bir hazırlık devresi içinde çırpınıp duruyorlar, biliyor musunuz? Gerçekten, bilgili, güçlü insanlar değiller de ondan. İnsanoğlu yaşamaya hazırlanmak için değil, yaşamak için doğmuştur. Sonra hayatın kendisi, hayat denen olaydan daha ciddi, daha sarhoş edici bir şey düşünülebilir mi?

Onunla baş başa kalacağını düşündükçe içini bir dalga kaplıyor sanki. Hani geceleyin, kumsalda denize girerseniz de karşınıza denizin ilk dalgası çıkar, siz de ona doğru atılırsınız, onun gibi bir şey işte.

Ama, insan yitirdiği bir sevgiyi böyle mi elde eder yeniden? Bunun için yeri, göğü altüst etmesini, dağları yerinden oynatmasını bilmek gerekmez mi?

Bütün bu kargaşalıkların nedeni Yahudiler diye düşündü. Ama gerçekten böyle miydi bakalım? Bütün kötülük, büyük kentlerin başının altından çıkıyordu. Kasaba halkı da kentliler gibi duyup öğrenmeye özenmiş, onların peşine takılmıştı ama, şimdi ne köylüydü, ne de kentli. İkisi ortası bir şeydi, açıkta kalmıştı. Belki de işler tam tersiydi. Belki bütün kötülük cehaletten, bilgisizlikten ileri geliyordu. İnsan bilgili oldu mu olayları daha iyi anlayıp kavrar. Olup bitenleri önceden kestirir.

İri yarı bir adam olduğu için ufak çapta işlere aldırmıyordu. Onun için, toplantıda konuşulanlara dikkat etmiyor, her şeyi ters anlıyor, rakiplerinin düşüncelerini anlamayıp onları da kendisi gibi düşünür sanıyor, ne derlerse kabul ediyordu.

Sonbahar bu koyu renk yaprakların kokusunu daha başka, biberli baharlı gibi kokularla birbirine karıştırmıştı. Jivago donmuş kozalaklardan, buruk bir kuraklıktan, şekerli gibi bir nemlilikten yükselip Eylül sıcağıyla topraktan çıkmakta olan buğulara karışan bu keskin kokuyu doya doya ciğerlerine çekiyordu.

O sırada Pamfil Palih gibi, aydınlara, derebeylerine, subaylara karşı hayvanca bir kin besleyen insanlar, solcular için bulunmuş bir nimetti. Bunlar böylelerine büyük değer veriyorlardı. Bu gibi adamlarda insanlık duygusundan eser yoktu ama, solcu aydınlar bunu sınıf bilincinin bir mucizesi gibi gösteriyorlardı. Yaptıkları barbarlıklar da, devrim içgüdüsünün sertliğine bir örnek olarak gösterilmekteydi.

Bataklık bir bölgeye hakim bir tepeciğin üzerinde bulunmaktaydı. Kırmızı yemişleri göğe doğru yükseliyordu. Göz alıcı renklerde küçük küçük kuşlar, ağacın dallarına konup konup bu kırmızı yemişleri gagalıyorlardı. Ağaçla kuşlar arasında dostluk kurulmuştu sanki. Tıpkı göğsünü açıp da çocuğuna meme veren bir anne gibiydi. “Aman! Bıktım sizden. Ama, yiyin yemişlerimi, ne yapayım.” derce gülümser gibi bir hali vardı.

Kalabalık meraklılar grubu büyücü kadını tedirgin ediyordu. Ama bunu söylemeyi onuruna yediremiyordu. Sanatçı ruhunun gereği, onları görmezlikten geliyordu.

Hani küçük bir bebeği banyo ederler de sonra bir havluya sımsıkı sararlar? İşte Lara’nın aşkı da onu öylesine, her yanından sarmıştı.

Palih’in dünya yüzünde işi kalmamıştı artık. Bir sabah kudurmuş bir hayvan gibi, ordugahtan kayboldu. Tıpkı kuduz bir köpek gibi sudan korkuyordu da, kendinden bile kaçar gibi bir hali vardı sanki.

Güneşin yerine, bir rüyadan, ya da bir peri masalından çıkmışı andıran kızıl bir toparlak vardı… İnsanlar birer gölge gibi oradan oraya dolaşıyorlardı… başları kukuletalı gölgeler, gökyüzünde dolaşan gezegenler gibi havanın içinde dolaşıyorlardı… Ağızlarından koyu, yapış yapış, buğu bulutları çıkıyordu. Bu bulutların kocamanlığı bu adamların söyledikleri sözlerin kısalığıyla terslik halindeydi. Bu sözler bile soğuktan donmuştu sanki.

Biz dünya yüzünde binlerce yıldır olup bitmiş her şeyin, bütün o muazzam olayların son kalıntısıyız. Bütün o kaybolmuş güzelliklerin anısına yaşıyoruz, sevişiyoruz, ağlaşıyoruz; birbirimize sokulup kenetleniyoruz.

Toplumun uğradığı bu sapıklık her şeyde görüldü, her şeye bulaştı. Her şey onun zararlı etkisi altına girdi. Aile ocağımız bile uzak kalmadı bundan. Yuvalarda bir şey sarsıldı. Eskiden ilişkilerimizde olduğumuz gibiydik. Şimdi konuşurken bile söylev verir gibi, aptalca tavırlar takınıyoruz; moda olan konular üzerinde, dünyanın gidişatı hakkında sırf gösteriş olsun diye filozofluk taslıyoruz.

Felsefe sanatın, hayatın tuzu biberi olmalıdır bence. İnsanın yalnız felsefeyle ilgilenmesi, oturup da yalnız hardal yemesi kadar gariptir.

Dünyada bir şeyler harekete geçmişti. Roma ölmüştü. Kalabalığın gücü, savaşın gereği olan toplu yaşama gerekliliği ölmüştü. Kavimler ve başkanlar artık geçmişe aitti. Bunların yerini kişilik, özgürlüğün savunulması aldı. Bireylerin hayatı, Tanrı’nın tarihi oldu, evreni doldurdu. Bir ilahide de söylendiği gibi, Adem Tanrı olmak isteyip yanılmış, olamamıştı. Şimdi, Tanrı ademoğlu olup Adem’i tanrılaştırıyordu.

Doktor, Saksağanlar göründü, kar yağacak demek, diye düşündü. Tam o sırada, kapı perdesinin arkasında Sima’nın Lara’ya şöyle dediğini duydu: Saksağanlar haber getirir. Yakında ya size birileri gelecek, ya da bir yerden mektup alacaksınız.

Sevmek, elektrikle çarpılmak bu kadar ıstıraplı bir şeyse, kadın olmak, elektriğin kendisi olmak, başkasına aşk ilham etmek kim bilir ne kadar daha ıstıraplıdır?

Durumlarımız aynı değil. Senin kanatların var, bulutların ötesine uçup gidersin. Bense kadınım, kanatlarım olsa bile yerde kalmak, bunları açıp çocuğumu korumak zorundayım.

Birden bire derin bir keder duydu. Ayrılık belirtisi, yalnızlık işareti olan hilal, hemen hemen yüzünün hizasında parıldıyordu… Öte yanda hilal odunluğun damında ısıtmaksızın yanıyor, aydınlatmaksızın parıldıyordu.

… sanatın güzelliğe hizmet ettiğini, güzelliğin bir biçem elde etmenin mutluluğu olduğunu biçemin, var olmanın anahtarı olduğunu, her canlının, var olmak için bir biçemi olması gerektiğini ve bu yüzden, sanatın, var olma mutluluğu üzerine bir anlatı olduğunu düşündü.

Zincire vurulmuş bir insan, köleliğini yüce bir şey gibi göstermeye çalışır. Nitekim bu, Oratçağ’da da böyleydi. Sonradan Cizvitler de buna dayanarak kendi işlerini yürütmüşlerdi.

** Cizvitler: Katolik Hıristiyanlığın İsa Cemiyeti de denilen 2. büyük tarikatıdır. Ignatius Loyola (Iñıgo López de Loyola) Loyola’nın Paris’te çevresine topladığı altı öğrenci Cizvit tarikatının ilk çekirdeğini oluşturdu.1534’te, Loyola’nın Paris Üniversitesi’ndeki altı öğrenci arkadaşı tarafından kuruldu. Bunlar; günümüz İspanya’sındaki Navarre Krallığından Francisco de Xavier, Alfonso Salmeron, Diego Laynez, İspanyalı Nicholas Bobadilla, Savoie Dükalığı’ndan Pierre Favre ve Portekiz’den Simão Rodrigues, Saint Pierre de Montmartre kilisesi olarak bilinen Saint Denis kilisesinin mahzeninde fakirlik, iffetlilik ve bir an önce Kudüs’e giderek Hıristiyan olmayanları bu dine davet etme, eğer oraya gidilemezse papanın hizmetine girme yemini ettiler; bir yıl sonra Venedik’te buluştuklarında Kudüs’e gitmenin imkânsızlığını görünce papanın hizmetine girdiler. 1537’de papaz tayin edilen Loyola, 1539’da tarikatın kurallarının ilk taslağı olan Formula Instituti’yi kaleme aldı. 1540’ta Papa III. Paul “Regimini militantis ecclesia” tamimiyle tarikatın kurulmasını kabul etti; yedi ay sonra da Loyola tarikatın başkanı seçildi. 1551’de Roma’da şimdiki adı Gregoriana Üniversitesi olan Roma Koleji’ni ve Almanya için din adamı yetiştirmek maksadıyla da Alman Koleji’ni kurdu. Loyola, kurduğu tarikata “Îsâ Cemiyeti” (daha çok “the Society of Jesus”un kısaltması olan SJ kullanılmaktadır) adını vermiştir. Cizvit (Jésuite) terimi ise bu tarikatın kuruluşundan önce de vardı ve Ortaçağ Hıristiyan düşünürlerine göre bir Hıristiyan öldükten sonra “Jesuita” (bir başka Îsâ) oluyordu. Cizvitler’in hedefi bütün insanlığı Hıristiyanlaştırmak ve Hıristiyan olanların inançlarını hiç tâviz vermeden yaşamalarını sağlamaktı. Bundan dolayı Loyola, gerek bu teşkilâta girmek gerekse iyi bir Cizvit olarak yetişmek için oldukça katı ve sert kurallar koymuştu. Exercices Sprituels adlı eserinde kişinin ilâhî irade ve rızâyı hangi yollarla bulabileceğini en ince ayrıntılarıyla açıklamış, Formula Instituti’de ise tarikata girme, yetişme ve görevlerle ilgili kuralları tespit etmişti. Cizvitler başlangıçta örnek bir ruhban hayatı sürerek, Luther’in hareketinin aksine kilise içinde kalarak reformlar yapmak istiyorlardı ve bu noktada diğer tarikatlardan farkları yoktu. Ancak Constitutions (kurallar) kitabında ortaya konan sistem ve metotlar onları diğerlerinden farklı kılmaktaydı ve bu sebeple de diğer tarikatlardan daha fazla üne kavuşmuşlardı. Tarikat başkanı ölünceye kadar görevde kalıyor, ona mutlak itaat şart koşuluyordu. Bizzat Loyola’nın ifadesine göre, “Tarikat müntesiplerine düşen cevap vermek değildir, niçin demek de değildir; ancak yapmak veya ölmektir”. Cizvitlik, gerek teşkilât kurallarının oldukça sert oluşu ve gizli tutulması, gerekse teşkilât yapısı sebebiyle masonluğa benzetilmiştir. Cizvit tarikatının misyonerlik faaliyeti yanında çok önemli diğer bir hedefi de eğitim ve öğretim müesseseleri kurmaktı. Nitekim Cizvitler’in kurduğu müesseseler zamanla Katolik kilisesinin başlıca öğretim teşkilâtı haline gelmiştir. (https://islamansiklopedisi.org.tr/cizvitler) (https://tr.wikipedia.org/wiki/Cizvitler)

Yaşamak, daima ileriye atılmak, yüksek bir şeye doğru gelişmeye doğru atılıp ona ulaşmaya çalışmak demektir.

Güneşten gözleri kamaşan bütün Moskova etrafında dönüyor, başını döndürüyor; istiyor ki, onun ününü överek ben de başkalarının başlarını döndüreyim. Zaten kent beni bunun için yetiştirdi, sanatı bunun için ellerine bırakıverdi.

Sonra da bu ciğeri beş para etmez canavar herif Asya’nın- yalnız pul koleksiyoncularının bildikleri- ücra bölgelerinde elini kolunu sallaya sallaya dolaşıp duruyordu.

Tabutun orta kısmını, çiçekleri, ölüyü kendi vücuduyla, kendi başıyla, kendi göğsüyle, ruhu kadar büyük elleriyle örtmüştü.

Nasıl özgür, eşsiz, benzersiz bir aşk hayatı yaşamışlardı! Tıpkı başkalarının şarkı söyleyişi gibi, onlar da sevişmişlerdi. Başka bir şey yapamayacakları için, aşkı yanlış bir biçimde tanımlarken söylendiği gibi “birbirlerine yanıp tutuştukları için” sevişmemişlerdi. Çevrelerindeki her şey sevişmelerini istediği için sevişmişlerdi. Ayaklarının altındaki toprak, başlarının üstündeki gök, bulutlar, ağaçlar istiyordu bunu çünkü… Aslolan da buydu. Onları birbirine yaklaştıran, birleştiren buydu… Kendilerinin de dünya da güzellik denen şeyi yaratmaya yardım ettiklerini, kendilerinin de güzelliğin bütünüyle, tamamıyla, hatta evrenin bütünüyle derin bir bağları olduğunu bilmekten doğan çok hoş bir histi bu.

Gulag (Rusça): Kamplar Baş Müdürlüğü kısaltması

Bezoçeredeva (Rusça): Sıra beklemeyen

Bezoçaya (Rusça): Babasız

Mutluluğun o sessiz müziği her yanlarını sarmış, çevrelerine, ta uzaklara dağılıp yayılmaya başlamıştı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: