Karanlığın Yüreği- Jozef Theodor Konrad Nalçcz Karzeniowski

Dertlerden, cefalardan sonra uyku, fırtınadan sonra güvenli bir liman, savaşlardan sonra barış. Ve hayatın sonunda ölüm iyi gelir.

İçindeki nihai geçerliliği olan açıklamaların bulunmadığı bir dünyada, bir insanın davranış ve tutumu hakkında hüküm vereceksek, o nihai açıklanamaz olana hakkını vermek gerekir.(Joseph Conrad)

… ancak bizzat anlatarak ne olup bittiğini anlamaya çalışan biri böyle bölük pörçük, kopuk, tekrarlarla anlatır. Sonsuzluğu içine yayılan şeyi kavramaya çalışan, karşısında kendini dinleyen kimseler olduğu halde kendi kendine konuşan biri böyle anlatır… bu dolaylı, çağrışımlar zincirine teslim olmuş, kararsız, sorularla dolu anlatım tarzını edebiyatçılar “oyunlaştırılmış suskunluk” olarak tanımlamışlardır. Karanlığın karşısında, uygarlık denen şeyin çarpıcı, göğüslenmesi güç gerçekliği karşısında bir susmadır da bu: konuşur gibi görünüp, susma.

İçine nüfuz edilemez karanlıktan ibaret olan şey, bizzat “yüreğin” kendisidir sanki. Yolculuk “yürekten” görünürde bilinen şeylerden geçip (İngilizce’deki tanım sırası Heart of the Darkness’a göre) belirsizlik üzerinden ilerleyip bilinemeze (karanlığa) götürmez bizi. Bilinendir burada bilinemez olan. Yüreğin kendisi (heart).

Marlow’un karşıtı bir tip olarak yorumlayabileceğimiz Kurtz… “uygarlaşmış” sömürgeciliğin, vicdansızlığının ve dehşetinin doruğudur… Avrupa’nın bir evladıdır o; annesi İngiliz, babası Fransız’dır, adı ise Almanca bir adı çağrıştırır. (Veysel Atayman)

İşinin önündeki aydınlık haliçle değil arkasında birikmekte olan karanlıkla uğraşmak olduğunu anlamak zordu.

… Batı’da, nehrin yukarılarına çöken karanlık, güneşin batmasına öfkeleniyormuşçasına her an giderek daha da kasvetli bir hal alıyordu.

Golden Hind (Altın Arka): Suya indirilişinde adı Pelikan’dı. 1577-80 arasında ilk defa dünya turu yapan Sir Francis Drake’in gemisidir.

Erebus ve Terror: 1845’de Sir John Franklin (Terror) ve Fracis Crozier (Erebus) komutasında Kuzeybatı Geçidini ararken kayboldular İngiliz donanmasının en büyük faciası.

Denizcilerin akıllarında hep evde olmak vardır; zaten evleri de, yani gemileri de hep yanlarındadır; yurtları da denizdir onların. Bütün gemiler birbirine benzer, deniz hep aynıdır. Bu değişmez çevreleri içerisinde, yeni limanları, yeni yüzleri, hayatın değişken büyüklüğünü ve akıp giden maziyi bilinmeyene karşı duyulan korkuyla değil, küçümseyici bir aldırmazlıkla görmezden gelirler. Çünkü bir denizci için, varlığının metresi ve kader kadar anlaşılmaz olan denizin kendisinden başka gizemli hiçbir şey yoktur.

Denizcilerin hikayelerinin doğrudan bir basitliği vardır; bu hikayelerin bütün anlamı kırılmış bir cevizin kabuğu içinde yatar. Ama Marlow (eğer hikaye anlatma eğilimi bir yana bırakılırsa) tipik bir denizci değildi, ona göre bir olayın anlamı bir çekirdek gibi içte değil, dıştaydı, ateşin hafif sisi ortaya çıkarışı gibi anlamı ortaya çıkaran hikayeyi sarmalıyordu…

Bataklığa, ağaçların arasından yürüyüp içerilerde bir üsse vardığında etrafını saran vahşeti, o büyük vahşeti sezer; ormanda, cangıllarda ve vahşi adamların yüreklerinde yaşayan yabaniliğin gizemli dünyasını. Bu tür gizemlerin kabul törenleri de olmaz. Anlaşılmaz olanın, bu yüzden de nefret edilenin göbeğinde yaşamak zorundadır. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bir de bir büyü etkisi altına alır onu. İğrençliğin büyüleyici gücü, bilirsiniz.

Fatihtiler, bunun için yalnızca vahşi bir güç gerekir bunun da övünülecek bir yanı yoktur, çünkü gücünüz başkalarının zayıflığından kazara kaynaklanan bir şeydir.

Dünyanın fethi, ki bu genellikle toprağın, farklı bir ten rengine, nispeten daha basık burunlara sahip olanların elinden alınması anlamına gelir… Bu durumu düzelten tek şey, düşüncedir Yapılan işin arkasındaki düşünce; yalandan bir duygusallık değil ama, gerçek düşünce; düşünceye bencilce olmayan bir inanç- kurgulayabileceğiniz, önünde diz çökebileceğiniz, adaklar adayabileceğiniz bir şey.

Aslında şahsen başıma gelenlerle sizi sıkmak istemem, diye başlayıp, dinleyicilerinin en çok neleri duymak istediğinden emin olamayan şu hikayecilere özgü zayıflığı gösterdi.

… çöl kadar kuru, süssüz merdivenlerden bir kat çıktım.

19. yüzyıl haritalarında kırmızı İngiliz, mavi Fransız, yeşil İtalyan, oranj Portekiz, mor Alman topraklarını gösterir.

**

Ave! Morituri te salutant (Latince): Selam! Birazdan ölecek olanlar sizleri selamlıyor. Romalı gladyatörlerin arenaya girerken bağırarak söyledikleri cesaret sözleri.

Conrad, evreni acımasız bir örgü makinası olarak betimler. Bizi bir ters, bir düz örüyor. Zamanı, mekanı, acıyı, ölümü, çürümeyi, umutsuzluğu ve tüm yanılsamaları örmüş.

Kıyılar, önünüzde güleç, asık suratlı, davetkar, ulu, huysuz, tatsız ve yabanidirler; her zaman dilsiz ama sanki “Gel de keşfet” diye fısıldar gibidirler, fakat bu kıyı gördüklerimin içinde en yavanıydı. Sanki daha tam olarak biçimlenmemişti, gaddar bir tekdüzelik içindeydi.

Doğa adeta kendisini rahatsız edenleri başından savmak istiyordu; kıyılarına çamur yığılmış, suları balçık gibi koyulaşmış, kıvrım kıvrım mangrovları istila eden, bize umutsuzluğa karşı acıyla kıvranıyor gibi görünen, yaşam içindeki ölüm nehirlerine girdik, çıktık.

… beyaz adamlar birbirlerine uzaktan fazlasıyla benzediğinden… kocaman, beyaz, namussuz bir gülümseme…

İçine düştüğüm hayat tarzı gerektirdiğinden, ben de sonuçlarını hesaba katmadan başkalarına karşı koydum, saldırdım- ki bazen saldırmak tek karşı koymak biçimidir.

Gözlerinin mavisi sıradandı; biraz soğuk baktığı söylenebilirdi, ama bu bakışlar hiç kuşkusuz bir başkasının üzerine balta gibi şiddetli ve keskin inebilirdi… Bu şey, bu gülümseme kasıtlı değildi, ama bir şeyler söylediğinde bir an için belirginleşiyordu. Konuşmasının sonunda sanki sözcükleri mühürleyerek, en sıradan laflara gizemli bir hava veriyordu… Söylediklerine uyuluyordu, ama kimsede ne sevgi, ne korku ne de saygı uyandırıyordu. Sadece tedirginlik hissi yaratıyordu.

Ve bünyelerin çöktüğü yerlerde sağlıklı olmak tek başına bir tür güç olarak kabul edilir.

Onu içten içe kontrol eden, tarifi imkansız o küçük şey bu adamı büyük kılıyordu. Asla bu sırrı dışarıya belli etmiyordu. Belki de içi bomboştu.

O şubenin her yanında bir entrika havası vardı, ama elbette hiçbir şey olduğu yoktu. Her şey gibi, bu da gerçek dışıydı- her şeydeki göstermelik hayırseverlik gibi, sohbetleri gibi, yönetimleri gibi, iş dedikleri gösteri gibi.

Hey Tanrım! Bu dünyada kiminin at çalmasına göz yumulurken kiminin yulara bakmasına bile izin verilmemesinin elbette bir nedeni vardır.

Bay Kurtz’un da orada olduğunu duymuştum. Tanrı biliyor ya hem de ne kadar çok duymuştum, ama sanki bana bir melekten ya da iblisten söz etmişler gibi, gözümde hiçbir şey canlanmıyordu.

Yalanı hiç sevmediğimi bilirsiniz; nefret ederim, dayanamam yalana bunun sebebi de sizden daha dürüst olmam değil, yalanın beni çok sarsmasıdır. Yalanda bir ölüm hissi, bir ölümlülük tadı vardır; işte bu tat da dünyada en sevmediğim, en nefret ettiğim ve en unutmak istediğim şeydir.

Sanki size bir rüyayı anlatmaya çalışıyormuşum gibi geliyor; boşa kürek sallıyormuşum gibi, yani çünkü bir rüyayla ilgili hiçbir anlatı o rüyanın hissini, karmaşık saçmalığını, şaşırtıcılığını, mücadeleci bir isyanın içindeki sarsıntının afallatmasını, rüyaların temel özelliklerinden biri olan inanılmaz bir şey tarafından esir alınma duygusunu taşıyamaz. Tıpkı rüyalarımızdaki gibi yaşıyoruz; tek başına…

Çalışmayı hiç sevmem -zaten hiç kimse sevmez- ama çalışmanın insana kendini bulma şansı vermesini severim. Kendi gerçekliğini -başkaları için değil, kendisi için- başkalarının asla bilemeyeceği şeyleri keşfetmek için. Diğerleri sadece işin gösteri kısmını izleyebilir ama gördükleri şeyin gerçek anlamını asla bilemezler.

Ötelerden büyük şapırtıların büyük sesleri bize ulaşıyordu; sanki çağlar öncesinden kalma bir su yaratığı koca nehirde yaldız banyosu yapıyordu.

…konuşmaları pis korsanların konuşmalarını andırıyordu: Mertlikten uzak olduğu halde umursamaz, gözü pek olmadığı halde açgözlü, cesaretli olmadığı halde zalimce; içlerinden hiçbirinde öngörünün, ciddi bir hedefin zerresi yoktu, üstelik dünya işlerini yürütebilmek için bunlara ihtiyaçları olduğunun farkında bile değillerdi.

Tarih öncesi bir dünyanın gezginleriydik biz; bilinmeyen bir gezegen görüntüsüne bürünmüş bir dünyada geziyorduk.

Ne olduğunu anlamıyorduk, çünkü çok uzaktık, hatırlayamıyorduk, çünkü ilk çağların gecesinde yol alıyorduk, geçmişte kalan, neredeyse hiç iz bırakmayan ve hiçbir hatırası olmayan çağlarda.

Dünya, bildiğimiz dünya değildi. Yenilmiş bir canavarın prangalanmış haline bakmaya alıştırılmıştık, oysa orada gerçekten dev gibi ve özgür bir şeydi baktığımız.

Bırakın avanaklar şaşakalıp ürpersin; adam olan bilir ve gerçeğe gözünü kırpmadan bakabilir, ama bunun için de en az kıyıdakiler kadar güçlü olması gerekir. O gerçekle, ancak kendi hamurundaki gerçekle, içindeki güçle yüzleşmelidir.

Kulübenin girişinde kırmızı kumaştan yırtık bir perde asılıydı, üzgün üzgün yüzümüze doğru dalgalanıyordu.

Pek de kendinizi kaptıracağınız bir kitap değildi, fakat bundan yıllar önce tasarlanmış, sadece mesleki olmakla yetinmeyen bir ışıkla parıldayan bu mütevazi sayfaları oluşturan işi doğru yapmaya yönelik eşsiz kararlılık ve dürüstçe ilgi, daha ilk bakışta seziliyordu.

Hiçbir korku açlığın önünde duramaz, hiçbir sabır onu ortadan kaldıramaz, açlığın olduğu yerde tiksinme de olmaz: iş, sizin ilkeler diye adlandırabileceğiniz batıl inançlara, itikatlere gelince: bunların rüzgarda savrulan saman tanesi kadar etkisi yoktur.

Annesi yarı İngiliz, babası yarı Fransız’mış. Kurtz’un meydana gelişine tüm Avrupa katkıda bulunmuş…

Kara sahrada bir avuç kum kadar değeri olmayan bir vahşiye özlem duymam size tuhaf gelebilir.

… rüzgarın süpürdüğü düz bir ovada nasıl gün ışığı ile gölge birbirlerini kovalarsa, adamın yüzünde de gülümseme ve somurtma birbirlerini öyle kovalıyordu.

Gençliğin cazibesi giydiği rengarenk paçavraları; yoksulluğunu, yalnızlığını, beyhude dolanmalarının altındaki tek başınalığını örtüyordu. Aylardır, hatta yıllardır, yaşadığı hayatın tek günlük bile ticari bir değeri yoktu ve o orada cesaretle, tasasız ve mutlak yalnızlığı içinde gençliği ve göze batmayan gözü karalığı sayesinde yaşıyordu… ihtiyaç duyduğu şey, sınırsız yokluklar içinde var olmak ve muhtemel tüm risklere atılmaktı.

Kendisi de bu eksikliğin farkında mıydı, bilemiyorum. Sanırım sonunda fark etti -ta en sonunda. Fakat arazi bunu çok daha önce keşfetmiş, o muazzam işgalin öcünü berbat bir şekilde almıştı. Tahminimce ona kendisi hakkında bilmediği şeyleri, bu büyük yalnızlığa düşmeden önce hakkında hiç fikir sahibi olmadığı şeyleri fısıldamış, bu fısıltı ona karşı konulmaz ölçüde büyüleyici gelmişti. İçi de kof olduğundan, bu fısıltı içinde yankılanmıştır herhalde…

Dengesizce kalktı, uzundu, solgundu, belli belirsizdi, toprağın soluduğu nefes gibiydi, önümde hafifçe, buğu gibi ve sessizce sallandı;..

… kötülüğün ifade edilemez derinliklerini mühürleyen gülümsemesi vardı yüzünde.

… benim karasız adımımı çekmeme izin verilirken o son adımını atmış, uçurumun kıyısına basmıştı. Belki de bütün fark buradaydı; belik de bütün bilgelik, bütün gerçek ve bütün samimiyet, görünmeyenin eşiğine adım attığımız o küçük ana sığdırılmıştı.

Düşüncelerimin içine sızıyorlardı.

Sadece sıradan bireylere özgü davranış biçimleri ile mükemmel bir güvenlik garantisi için uğraşmaları bana kavrayamayacağı bir tehlike karşısında salağın tekinin takındığı, abartılı tavırlar gibi itici geliyordu. Onları aydınlatmak için özel bir istek duymuyordum ama kendilerine atfettikleri önemle yüklü yüzlerine karşı gülmekten kendimi alıkoymakta zorlanıyordum.

Avrupa ülkeleri 1885 Berlin Antlaşması ile sözde Kongo Bağımsız Devleti’nin kralı Leopold’e ülkenin mülkiyetini verdi. Kral Leopold 1908’de bölgeyi Belçika’ya sattı.

Onun hatırasının da her insanın yaşamında biriken diğer ölmüşlerin hatıraları gibi olduğunu düşünüyordum; hızla ve son kez üzerlerine düştükleri beynin üzerinde gölgelerin bıraktıkları belli belirsiz bir iz düşümü…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: