Şair Dostlarım- Oktay Akbal

Kimseye güveni yoktu. İçine kendi dünyasına kapalı bir insandı. Çevresindekilerle çok samimi görünmesine, onlarla içli dışlı konuşmasına rağmen, hepsinden uzaktaydı. O kırıcı, ağır sözleri, küfürleri sanki çevresinin kabalığına sertliğine, zalimliğine karşı bir çeşit kabuktu. O küfürlü konuşmaları, kabaca davranışları bir savunma yerine geçiyordu. O bu savunmanın gerisinde yeryüzünün en duygulu, en düşünceli, en anlayışlı insanıydı. Ama böyle bilinmekten hoşlanmıyordu. Aşırı duyarlılığını saklamak, kendini hayatın gündelik akışına, en kaba, en anlamsız bir yaşayışa bırakmak istiyordu… Kimimiz onunla onun gibi konuşmak gerektiğini sanırdık. Karşılıklı küfürlü konuşmalara başlardık. Oysaki o bunlardan hiç hoşlanmazdı. Anlardım kırıldığını. Kimimiz terbiyeli davranmaya çalışırdık. Bu defa da o bu efendice hallere kızar, köpürürdü. Çok zordu Sait’le dostluk etmek… Yaratılışı bakımında o çevresinde, hep aynı insanlar bulunsun istemezdi… Bazı anlarında bir dostluk duygusu içinde yanardı. Bunlar kendini en güçlü veya en güçsüz duyduğu anlardı. (Sait Faik Abasıyanık)

** Sait Faik Abasıyanık (1906-54): Öykücü, şair ve yazar. Adalı, Sait Faik Adalı, S. F. imzalarını da kullandı. Aile “Abasızoğulları” diye anılırdı, ancak soyadı yasası çıktığında, Sait Faik’in isteği ile “Abasıyanık” olarak nüfus kütüğüne geçirildi. Gelir düzeyi oldukça iyi bir aile ortamında mutlu bir çocukluk hayatı geçirdi. İlköğrenimini yabancı dille eğitim veren Rehber-i Terakki okulunda bitirdikten sonra Adapazarı Lisesine kaydoldu. Ancak araya 1. Dünya Savaşı ve işgal yılları bu öğrenimini aksattı. Savaş ve işgal bittikten sonra babasının ticari faaliyeti için ailenin İstanbul’a gitmesi üzerine (1924), bir süre İstanbul Erkek Lisesinde öğrenim gördü. Ancak, onuncu sınıftayken, Arapça hocasının minderine iğne koydukları için 41 arkadaşı ile birlikte Bursa Lisesine (1925) nakledildi. Liseyi 1928 yılında burada bitirdi. Aynı yıl Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Fakültesine girdiyse de (1928-30), avare bir öğrencilik hayatı sürdürdüğünden, babasının isteğiyle önce İsviçre’nin Lozan kentine, oradan da kısa bir süre sonra geçtiği Fransa’nın Grenoble Üniversitesinin Edebiyat Fakültesinde üç yıldan biraz fazla (1930-1934) kayıtlı kaldı. Bu arada Fransa’nın ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerini gezdi. Kendisini daha hür bir ortamda bulduğu Fransa’da da öğrenim yerine başıboş ve bohem bir hayatı yaşamayı tercih etti. Bu hayat ona, hikâyelerini zenginleştirecek olan bir yığın insan, çevre ve olaylarla karşılaşma fırsatı verdi.  1935 yılı başlarında babası tarafından geri çağrıldığı için Türkiye’ye döndü. Altı ay kadar Halıcıoğlu Ermeni Yetim Okulunda Türkçe dersleri okuttu. Ardından, babasının kendi işi dışında, sermaye vererek ve bir yakınlarıyla ortak ederek kurduğu ticarethane, altı ay içinde ortağının hileli davranışı nedeniyle iflas (1936) etti. Kısa bir süre de Haber gazetesinde adliye muhabirliği yaptı. Aynı yıl içinde ilk kitabı Semaver (1936) çıktı. Bundan sonra hayatını belli bir mesleği olmaksızın, sağlığında babasının, onun ölümüyle (29.10.1939) de gelir durumu iyi olan annesinin verdiği harçlıkla ve yayınladığı hikâyelerin telif ücretleriyle devam ettirdi. Üçüncü kitabı Şahmerdan’daki (1940) Çelme adlı hikâyesindeki “Askerin ayağı tökezledi” cümlesi yüzünden Askeri Mahkemeye verildi, Ankara’da yapılan yargılaması beraatla sonuçlandı. 1944 yılında yayımlanan Medar-ı Maişet Motoru adlı romanı asılsız bir ihbar üzerine toplatıldı. Yaşadığı düzensiz hayat ve alkol düşkünlüğü gittikçe sağlığını bozdu. 1944’te hastalığına siroz teşhisi konuldu, 1951’de tedavi için gittiği Paris’ten de sağlığı için hiçbir teşebbüse geçmeden, birkaç gün içinde geri döndü. Zaman zaman gelen krizler hayati tehlike gösterdiğinden 5 Mayıs 1954’te hastaneye yatırıldıysa da altı gün sonra öldü. Sait Faik edebiyattaki asıl ününü hikâye çalışmalarıyla yapmıştır. Türk hikâyeciliğinin Ömer Seyfettin’den sonraki ikinci önemli aşaması onun açtığı yolda olmuştur. Henüz lise yıllarındayken yazmaya başladığı biliniyor. O yıllarda yazdığı İpekli Mendil hikâyesi daha sonra Varlık dergisinde (15 Nisan 1934) çıktı. Yayınlanan ilk hikâyesi ise Uçurtmalar (Milliyet, 9.12.1929) adlı hikâyedir. İlk hikâyeleri Maupassant tarzında ve ünleri o yıllarda devam eden Ömer Seyfettin, Refik Halit (Karay), Reşat Nuri (Güntekin) gibi yazarların etkisindedir. Fransa’da iken, özellikle de döndükten sonra yazdığı hikâyelerdeki kendine özgü dili ve kurduğu hikâye yapısıyla kişiliğini buldu. İlk hikâye kitabı olan Semaver’den (1936) itibaren eleştirmenlerin olumlu-olumsuz değerlendirmeleriyle dikkatleri üzerine çekmiş, Sarnıç (1939) ve Şahmerdan (1940) kitaplarındaki hikâyeleriyle ustalığını kanıtlamıştı. Bu üç kitabından ilkinde toplumcu-gerçekçi bir içeriği  benimsediği görünürken, gittikçe daha bireysel ve gündelik sorunları konu edinir. Günlük yaşam gözlemlerinden beslenen bu dönemdeki hikâyeleri, yine de daima hayatın ve şartların bütün zorluklarına rağmen yaşama sevincine sarılan insanları anlatır. Bunların yaşantılarını ve çok defa kısa zaman parçaları içindeki ilişkilerini ya da durumlarını konu edinir. Bu hikâyeler okuyucu üzerinde, zorlanmadan, yazılmış oldukları izlenimini bırakır. İçinden geldiği gibi ve içten gelen bir arzu ve istekle kaleme aldığını kendisi de birkaç defa söylemiştir. Sait Faik yarattığı karakterlerle, zaman zaman gerçekçi bir tarzda, kimi zaman bilinçaltını kurcalayan, hatta kimi kez gerçeküstücü izlenimi veren bir takım akımlara bağlı görünebilir. Ama özellikle kendi kişiliğini bulduğu dönemin hikâyelerinde belli kalıplara ve başka yazarlara benzemeden farklı olabilmiş ve kendini yenileyebilmiş bir yazardır. Hemen bütün hikâyelerinde kendini anlatır gibi bir ifadeyle dikkati çeker. Bu özelliğiyle bir taraftan kendisini zorlamadan ve rahat bir yazış tarzını düşündürdüğü gibi, bir taraftan da yazdıklarının bir çeşit anı-hikâye türüne girebileceği, ya da yazdıklarını içselleştirdiği izlenimini uyandırır. Bu izlenim, biraz da çoğu hikâyecinin bencil olmasa da ‘ben’ merkezli oluşundan kaynaklanır ki, bu aslında edebiyatta bir anlatım tekniğidir. Bu ise Sait Faik’in kişiliğine denk düşen bir tekniktir. Çoğu toplumun alt kesimlerinden olan hikâye kahramanları, aslında hilenin ve aldatmaların bulunmadığı bir dünyada az şeyle mutlu olabilecek insanlardır. Hikâye kişilerinden bazıları da daha çok anılarıyla yaşar ya da özlemini duydukları bir dünyanın hayalini kurarlar. Dolayısıyla bu gibi kahramanların kendi çevrelerine uyum sağlayamadıkları da sergilenmiş olur.  (https://www.biyografya.com/biyografi/12182)

Kim aldatmış bu kadar insanı

Ki kimsecikler aldırmıyor ölüme

Ölüm, ey göklerden büyük, sığdıramıyorum gönlüme,

Nasıl, yaşamayı bırakmak nasıl,

Bir memleket mi bu, bir elbise mi ki?

Ben nasıl yok olurum anlamıyorum.

Dünya yok olabilir belki. (Çocuk ve Allah, Fazıl Hüsnü Dağlarca)

Ama bütünüyle Dağlarca2nın bu arama ve denemelerine rağmen, büyük bir değişmeye uğramadığını, hep o soyut kelimelerle, ele geçmez birtakım hayal yığınlarıyla okuyucuyu şaşırttığını görebiliyordum… Korkunç bir seziş ve anlayışı vardı. Aynı zamanda müthiş zeki!.. şiirin bir oyundan başka bir şey olmadığını söyler. Yani bir çeşit alışkanlık, ustalık… Hiç duymadığı, yaşamadığı konularda şiir yazabileceğini söylemiştir. “Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir.”.. Ona göre sanatçı her kişide kendi kişiliğini ayrı ayrı duyan adamdır. Bu sözleri duyan, söyleyen adamın, hep eski alışkanlıklarının yolundan gideceğini sanmak elbette ki yanlış olurdu… Çünkü o soyut dediğimiz şiirin daniskasını yazmıştı.

Gündoğar, tarla kuşları uçuşurlar

Ağır bir aydınlık, bildiğin şafak değil

Öyle dalmış ki asırlar süren uykusuna

Uyandırmazsan

Uyanacak değil. (Toprak Ana)

O bizim duyduğumuz duymadığımız, hatta duyamayacağıız her şeyi söylemiş… Yeryüzü üstünde bütün rüzgarlara, renklere, kokulara sahip, binlerce şeyi birden düşünen, binlerce duyguyu birden yaşayan, binlerce sesi birden duyan bir masal devi gibi, insanoğluna sesleniyor:

Ben cihanın altın terazisinde

Ağırlığımca sevgi vermişim

Ses edin uzak milletlerin gençleri

Bütün antenlerimi germişim.

** Fazıl Hüsnü Dağlarca (1914-2008): Babası subay olduğu için ilk ve orta öğrenimini Türkiye’nin değişik yerlerinde tamamladı. Kuleli Askeri Lisesi ve Harp Okulu’nu bitirdi. Orduya katıldı. 15 yıl asker olarak hizmet yaptı, Doğu ve Orta Anadolu, Trakya’yı dolaştı. Önyüzbaşı rütbesinde iken kendi isteğiyle ordudan ayrıldı. Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nde kısa bir süre görev yaptı. Çalışma Bakanlığı İş Müfettişi olarak İstanbul’da çalıştı. 1959’da İstanbul Aksaray’da “Kitap” Kitabevini açtı. Yayıncılık yaptı, 1960-1964 arasında “Türkçe” isimli bir aylık dergi çıkardı. 1970’te yayınevini kapattı, sadece şiirle uğraşmaya başladı. Yayınlanan ilk yazısı Yeni Adana Gazetesi’nin 1927’de düzenlediği yarışmada birincilik alan bir öyküydü. İlk şiiri “Yavaşlayan Ömür” 1933’te İstanbul Dergisi’nde çıktı. Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Peyami Safa’nın da dikkatini çeken şiirleri Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı, Gençlik, Yeditepe, Türk Dili, Yenilik, Vatan, Çağrı, Türkçe, Ataç, Türk Yurdu, Yön, Devrim gibi dergilerde yayınlandı. İlk şiirlerinde Necip Fazıl Kısakürek etkisinde kaldı. “Havaya Çizilen Dünya” (1934) şiir kitabındaki şiirlerinde bu etki görülür. Kendi şiir çizgisine yönelişi “Çocuk ve Allah”, “Daha” (1940) kitaplarıyla başlar. Şiiri “sezgi” ve “us” olmak üzere iki dönemde incelenebilir. Sezgi dönemi eserleri “Havaya Çizilen Dünya” (1934), “Çocuk ve Allah” ile “Daha”yı (1940) izleyen “Çakırın Destanı” (1945), “Taş Devri” (1945) kitaplarını kapsar. “Asû” (1955) ile başlayan ikinci dönem günümüze kadarki şiirlerinde etkin olan “usçu” dönemdir. Sezgi döneminde kendine has bir şiir dili ve biçemi yaratmaya çalıştı. “Us” dönemi ise güçlü bir Türkçe tutkusuyla dikkat çeker. Dağlarca bu dönemde dilin arılaştırılması çabalarına katıldı, evrensel temalara ağırlık vermeye başladı. 1970 sonrasında yoğunlukla çocuk şiirleri yazdı. Kurallı biçimlerden kuralsızlara, anlamsız özlerden yalın anlamlara kadar birçok şiir türünü deneyen Fazıl Hüsnü devamlı bir gelişim ve değişim içerisinde olmuştur. Şiirleri genellikle epik-dramatik lirik-didaktik ve toplumsal gerçekçilik özellikleri göstermektedir. Asonanslara, söyleyişi kuvvetlendiren tekrarlara, günlük konuşmalara, çağrışımlara “ki, ve” bağlaçlarına, ses kompozisyonlarına yer vererek şiirinde özgünlük sağlayan sanatçının kullandığı dil de sade ve temizdir. Fazıl Hüsnü Dağlarca, sanat eserinin gideceği yönü gösteren bir pusula gibi olması gerektiğini vurgulamıştır. “Türkçe benim ses bayrağımdır.” diyen Fazıl Hüsnü, çok çeşitli konularda şiirlerini yazmış, özelliklerine taşımıştır. Toplumcu gerçekçi ve felsefi lirik şiirlerinin yanında özellikle yazdığı destanlarla ölmezliğe ulaşmıştır. “Üç Şehitler Destanı” eserlerinin en tanınmış olanıdır. Yetmiş yıldan fazla edebiyatın içinde olan şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, 134 şiir kitabı çıkarmış; özdeyiş niteliğinde nesir örnekleri de kaleme almıştır. Hem Türkiye’de hem uluslararası düzeyde birçok ödül kazanmış, bir çok ülkede şiirleri okunmuştur. Kitapları birçok dile çevrilmiştir.(https://www.turkedebiyati.org/sairler/fazil_husnu_daglarca.html) (https://www.biyografi.net.tr/fazil-husnu-daglarca-kimdir/)

Gidecek yeri olmayan biri

Aslanları görmeye parka gitti

Aslanlar taştan

O bir insan

Nasıl anlaşırlar

Anlaştılar (Behçet Necatigil)

Üzerime çevrilen aydınlıklar içinden

Gece, beni kurtar. (Behçet Necatigil)

Tekrar tekrar okudukça Necatigil’in şiirlerinde kişiliğindeki özelliklerin yansıdığını gördüm. Analmını, gizliliğini ilk bakışta göz önüne dökmek istemeyen, tanındıkça, yakınlaştıkça sevilen bu şiirler de şairi gibiydi. Onun için, yaşamak bir yüktü, kaldırıp atılması kişinin elinde olmayan bir baş belası gibiydi. Belki de geçip giden, akıp kaybolan bir düştü.

Birgün gelir şahit ister

Bu yollardan geçtiğine (Behçet Necatigil)

Bir sürü bağlarla çevrilmişsiniz.

Koparıp da başlamanız mümkün değil hayata

Karanlık kaderlerin kurbanı

Kaldınız ortalarda (Behçet Necatigil)

Gittikçe kararan bu dünyadan

Canım siz de bu şekilde gidiniz (Behçet Necatigil)

Necatigil hepimiz adına duyuyor, yazıyor, geleceğe bırakıyor bu duyguları, bu izlenimleri… içimizden biri o. Ama en derinden duyanı, en derinden duyunanı…

Kader aynı kader, şu farkla

Size işlemiyen şeyler

Derinden yaşamakla

İçerimde yer eder. (Behçet Necatigil)

** Behçet Necatigil/ Behçet Necati/ Necati Gönül/ Küçük Muharrir/ Bedri Tezgit/ İzzet Geyve (1916-79): Şair ve yazar, çevirmen. Öykü yazarı Ayşe Sarısayın’ın babasıdır. 1943 yılına kadar Behçet Necati, Necati Gönül, 1943’ten sonra Behçet Necatigil imzasını kullandı. Necatigil soyadını almasında divan şairi Necati’ye hayranlığı ve babasına duyduğu saygı etkili oldu. Ayrıca Küçük Muharrir, Bedri Tezgit ve İzzet Geyve takma adlarıyla da yazdı. Gönül olan soyadını, 1951 yılında mahkeme kararıyla Necatigil olarak değiştirdi. Kastamonulu bir ailedendir. Babası Hacı Mehmet Necati Gönül, Kastamonu’da hafız olarak yetişip İstanbul’a giderek medresede okumuş; vaizlik müderrisliği, Singer müfettişliği, Beşiktaş ve Sarıyer müftülüğü görevlerinde bulunmuştu. Annesi Fatma Bedriye Hanım, Necatigil doğduktan iki yıl sonra öldü. Babasının ikinci evliliğinden Sıdıka Sebahat (1921) ile Ayşe Fehamet (1923) adlarında iki kız kardeşi dünyaya geldi. 1923 yılında başladığı Beşiktaş Cevri Usta İlkokulunda dört yıl okudu. Babası, işi gereği evini Kastamonu’ya taşıyınca ilkokulu Kastamonu Erkek Muallim Mektebinde (1927) tamamladı. Ancak aynı yıl tüberküloz hastalığına yakalandı ve iki yıl okula devam edemedi. 1930 yılında babası evini tekrar İstanbul’a taşıdı. Bu nedenle ortaokul ikinci sınıfa 1931 yılında Kabataş Lisesinde başladı. 1936 yılında Kabataş Lisesi Edebiyat Kolunu birincilikle bitirdi. Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1940 yılında tamamladı. Fakülte yıllarında Almanca öğrendi. Almancasını ilerletmek için birkaç kez Almanya’ya gitti. Fakültede, tanınmış edebiyatçılardan Cahit Külebi, Mehmet Kaplan, Tahir Alangu, Ahmet Ateş, Fahir İz, Samim Kocagöz, Salah Birsel ve Sabahattin Kudret Aksal’la birlikte öğrenim gördü.1940 yılında edebiyat öğretmeni olarak Kars Lisesine atandı. Bu şehrin sert ve soğuk iklimi nedeniyle hastalanınca Zonguldak Çelikel Lisesine nakledildi. Burada Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu gibi şair ve yazarlarla tanıştı. Karaelmas dergisinde şiir ve yazıları yayımlanmaya başladı. Ancak Zonguldak’ın kirli ve nemli havası nedeniyle adenit tüberkülozu yeniden baş gösterince, tayinini istedi ve 1943 yılında İstanbul Pertevniyal Lisesi edebiyat öğretmenliğine atandı. Pertevniyal Lisesinde iki ay çalıştıktan sonra askere alındı. Askerlik görevini tamamladıktan sonra, 1945 yılında Kabataş Lisesi edebiyat öğretmenliğine atandı. Aynı yıl ilk şiir kitabı Kapalı Çarşı yayımlandı. Öğretmenliğini sürdürürken İÜ Edebiyat Fakültesi Alman Filolojisi Bölümüne (1945) girdi. Buradaki öğrenimini yarıda bıraktı. Behçet Necatigil, sonraki yıllarda İstanbul’daki çeşitli ortaokul ve liselerde, 1960-72 yılları arasında İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümünde edebiyat öğretmenliği yaparak 1972’de emekliye ayrıldı. Emekli olduktan sonra bir süre de İÜ İktisat Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Enstitüsü ile Yıldız Teknik Yüksek Okulunda görev yaptı. 1979 yılı sonbaharında akciğer kanseri teşhisiyle yatırıldığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinde vefat etti. Behçet Necatigil’in edebiyata ilgisi 1927 yılında Kastamonu’da ortaokul öğrencisi iken başladı. O yıl el yazısı ile Küçük Muharrir dergisini çıkardı. Böylece ilk okuyucuları arkadaşları ve akrabaları oldu. Türkçe öğretmeni şair Zeki Ömer Defne’den teşvik gördü. 1931-32’de Akşam gazetesinin çocuk sayfalarında yayımladığı şiir, fıkra ve hikâyelerde de Küçük Muharrir imzasını kullandı. İlk şiiri “Gece ve Yas”, lise öğrencisiyken Varlık dergisinde (1 Ekim 1935), sonraki yıllarda şiir ve çevirileri Varlık, Türk Dili, Yeditepe, Oluş, Gençlik, Yeni Dergi, Yeni Edebiyat, Yelken, Ataç, Yenilikler, Yeni İnsan vb. gibi tanınmış dergilerde, yazıları Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı. Necatigil’in şiiri başlangıçta, günlük nafakasının peşinde olan halktan insanların şiiridir. Halk için şiir yazmadı; ama, bir anlamda halktan insanın günlük dertlerinin, duygulanmalarının, duyarlıklarının şiirini yazdı, kentsoylu insanın sorunlarını dert edindi. Bunu yaparken de halk ve divan şiirinden edindiği sesi modern şiire aktardı. Hatta bu şiir anlayışını 1960’lı yılların ortalarına kadar taşıdı. Bu dönemden sonra yeni şiir arayışlarına girerek, şiirin biçimsel yönünü öne çıkarmaya başladı. Bu arayışın ilk örnekleri de Divançe kitabında görülebilir. Divan şiiri biçimlerini kullanarak girdiği arayış dönemini bir anlamda Kareler Aklar kitabında doruğa ulaştırdı. Bu kitaptaki şiirlerin sağdan sola, soldan sağa, yukarıdan aşağıya ve çapraz olarak okunmasıyla farklı şiir tatları, farklı anlam katmanları elde etmeyi amaçladı. Sözcük ve biçim deformasyonlarıyla, simgesel anlatımlarla şiirinin önünü açmayı denedi. Necatigil, şairliğinin yanı sıra radyo oyunu, biyografi yazarı olarak da tanındı. Yerli ve yabancı yazarlardan yirmi iki roman ve hikâyeyi radyoya uyarladı. Şüphesiz ki ona şairliğinden sonra büyük bir ün kazandıran, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü ve Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü adlı eserleri oldu. Türlerinin ilk titiz örnekleri olan bu kitaplar, eksiklerine rağmen edebiyat araştırmacılarının ilk kaynak kitapları arasında yer alarak büyük ilgi ve işlev gördü. Almanca ve Türkçeyi çok iyi bildiğinden, mükemmel çeviriler yaptı. Eserlerini en çok çevirdiği yazarlar, K. Hamsun, M. de Unamuno, H. Heine, T. Dorst, S. Zweig, R.M. Rilke, H. Hesse oldu. Eski Toprak adlı eseriyle 1956 Yeditepe Şiir Armağanını, Yaz Dönemi kitabıyla 1964 TDK Şiir Ödülünü, Carl Zuetmayer’den çevirdiği Kurtlar adlı şiiriyle de Türk – Alman Derneğinin Çeviri dalında birincilik ödülünü kazandı. Ölümünden sonra adına her yıl bir şiir kitabına verilen “Behçet Necatigil Şiir Ödülü” konuldu. Bu ödül her yıl şairin doğum yıldönümü olan 16 Nisan tarihinde açıklanmaktadır. (https://www.biyografya.com/biyografi/333)

** Yedi Meşale Akımı: 1928 yılında Yaşar Nabi Nayır, Sabri Esat Siyavuşgil, Muammer Lütfi Bahşi, Kenan Hulusi Koray, Ziya Osman Saba, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret Solok gibi biri hikayeci diğeri şair olan yedi gencin bir kitap çıkararak başlatmak istedikleri edebî harekettir. Yedi Meşaleciler hareketini başlatan gençlerin kimi lisede kimi üniversitede öğrencidir. Topluluğa ad olarak Yedi Kollu Şamdan, Yedi Dağın Çiçeği, Yedi Veren Yedi Ses, Yedi Yıldız gibi isimler düşündükten sonra Yedi Meşaleciler ismine karar verirler. Servet-i Fünun Dergisi’nin 22 Mart 1928 tarihli sayısında Yedi Meşale isminde bir kitap çıkaracaklarını ilan ederler. Kitap Nisan ayında piyasaya çıkar ve büyük ilgi görür. Kitaba yazılan önsözde edebi alanda neler yapacaklarını anlatılır. Kitapta her ismin bir bölümü bulunmaktadır: 1- Sabri Esat Siyavuşgil: Kukla Oyunu, 2- Yaşar Nabi Nayır: Şairin Bahçesi, 3- Vasfi Mahir Kocatürk: Dağların Derdi, 4- Ziya Osman Saba: Sebil ve Güvercinler, 5- Cevdet Kudret Solok: Cenaze İlahisi, 6- Kenan Hulusi Koray: Denizin Zaferi (grubun tek hikâye yazarı), 7- Muammer Lütfi Bahşi: Dante’nin Ruhuna. Ahmet Haşim, iki ay sonra çıkan Meşale Dergisi’nde onları destekler. 1935’lere kadar hemen hemen aynı düşünceleri sürdüren Yedi Meşaleciler daha sonra kendi sanatsal kimlikleri doğrultusunda ilerlemişlerdir. Yedi Meşalecilerin ortak bir kitap yayımlamalarının nedeni “Memleketimizde son edebî cereyanları gösterecek toplu bir eser vücuda getirmek” arzusudur. Yedi Meşaleciler, eski kuşağın kendilerini küçümsemesine başkaldırmak istemişlerdir. Türk Edebiyatının asırlarca Doğu edebiyatını, Tanzimat’tan sonra da Batı edebiyatını taklit ettiğini öne sürerek artık kendine dönme vaktinin geldiğini öne sürerler. Yedi Meşalecilere göre Türk Edebiyatı’ndaki asıl eksiklik, canlılık, samimiyet ve yeniliktir. Ferdi duygulardan uzaklaşılması gerektiğini savunan Yedi Meşaleciler bunları eserlerine yansıtamadılar. Yedi Meşaleciler, Milli Edebiyat şairlerine ve Beş Hececiler’e tepki olarak bu akımı oluşturmuşlardır. Yalın, kolay anlaşılır, düz anlatımlı, milli temalarla dolu bu şiir anlayışına karşı çıkmışlardır. Yedi Meşalecilerin şiir beğenilerine Faruk Nafiz Çamlıbel ve Necip Fazıl Kısakürek hâkimdir. Özellikleri ve edebiyat anlayışları: “Canlılık, samimiyet ve daima yenilik” sloganıyla hareket etmişlerdir. “Sanat, sanat için olmalı.” anlayışını benimsediler, konuları alabildiğine genişletmek istediler. Olaylara daha gerçekçi yaklaştılar; iç dünyalarına, eşyaya izlenimci bir ressam gibi baktılar. Sürekli yenilik için buluş adını verdikleri yeni söyleyişlerin arayışı içine girdiler. Şiirlerde duygu ve hayalden çok gözlemi dile getirdiler. Heceyi geliştirmeyi amaçladılar. Verlaine, Mallerma gibi Fransız şairleri örnek aldılar. Anadolu’yu yurtseverlik anlayışıyla anlatmayı düşünmüşlerdir. (https://www.turkedebiyati.org/yedi_mesaleciler.html)

Sizleri görüyorum bahçemizdeki çamlar

Bütün gün gölgesinde oynadığım dost badem

Derken dallardan, ılık, iniveren akşamlar

Evine dönen babam, camda bekleyen annem (Sizleri Görüyorum, Ziya Osman Saba)

Bababm, annem, evimiz, bahçem, çitlenbiklerim

Sizler rüya mıydınız, sizler yaşadınız mı? (Ziya Osman Saba)

Onun perdeleri adamakıllı inik, aydınlık sızdırmayan, bunu özellikle isteyen bir dünyası, içine örtük bir hali vardı… Önem vermediğimiz duraksamadan geçtiğimiz, gerilerde, çok gerilerde bıraktığımız ilk izlenimimiz, ilk arkadaşlarımız, ilkokul sıraları, büyükannemiz, çocuk dizlerimizdeki yaralar, yitip gitmiş, yok olmuş ve yitip gitmekte yok olmakta devam edecek hayatımızın bin bir unutulmuş ayrıntısını onda bulabilirdik.

Güneş, gelir bir bayram sabahını

Açılın açılın tekrar

Çocuk dizlerimdeki yaralar

Hepiniz benimsiniz

Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar… (Ziya Osman Saba)

İnce şair Ziya Osman adını kim duymamıştır zaten…Doğrusu ya dostum Saba’nın şiirlerinde beni hayata bağlayacak içime doluveren bir ışık, bir aydınlık, bir renk bulamazdım… Buna karşılık Saba’nın öykülerindeki karamsarlık, şiirlerindekinden çok farklıydı. Onlarla yaşadığımızı, perdelerin ardına ışıklı bir meydan bulunduğunu, orada mutluluğun da var olduğunu seziyorduk… Birimizin mutluluğu başka birinin mutsuzluğunun sonucu mudur?.. Kısacası, mutlu olmak isteyen kişi başkalarının mutsuzluğuna mı dayanmak zorundadır?.. Gerçek olan şu, mutluluk ardında koşmak kişinin vazgeçemediği, kaçınamadığı bir tutku, bir iteleyiş, bir davranış. Kişi mutluluğa ulaşmak için didinecek, savaşacak, yıpranacak; başka yolu yok bunun. Ama kişisel mutluluğumuz için çevremizdekilere bilerek ya da bilmeyerek her türlü kötülüğü yapmakta hoş görülür, bağışlanır şey değil… Ama azıcık bir mutluluk payı elde etmek de kişinin hakkı. Ya, bunu bile kazanmayı başkalarını, mutluluk payına bir tecavüz sayan kişi var mıdır dersiniz? Yaşadı mı böylesi? Yaşayabilir mi? Elinin altındaki imkanlardan yararlanmayı, başka birinin üzüntüsüne, kırılmasına sebep olmamak için düşünmeyen, yaşama savaşında kendi kişisel isteklerini yerine getirmek için kimseyi rahatsız etmeyen, kimseye yaklaşmayan kişiye ermiş adını vermek uygun düşmez mi?.. Ama onu yakından tanıdıktan, kişisel yaşamasını, ihtirassızlığını, çekingenliğini, hiç kimseye, kendisine en zararı dokunanlara, gerçekten kızılacak, öfkelenecek olanlara bile sevgi beslemesini gördükten, anladıktan sonra onun çevremizdekilerden çok başka, çok değişik bir insan olduğunu anladı. Şiirlerindeki kişi ile hayattaki kişi birbirine eşti. Tam anlamıyla, içtenliği olan bir şairdi. Her mısraı doğruydu, içten kopmuştu, gerçekten duyulmuştu, yaşanmıştı. O şiirlerin gücü veya zaafı buydu işte… Şiir, sanat bir oyun değildi onun için. Bir çeşit yaşamaydı… Saba, şiir alanında daha üstün yapıtlar ortaya koyamamışsa, sanatı kendi dışında bir iş, bir çaba olarak kabullenmeyişindendir. Oysaki sanat yaşama olmaktan çıkıp, bir oyun, bir ustalık halini aldıktan sonra değeri artar. Sanatçı, kendi dışına çıkabildiği, kendini yenebildiği, kendi dışında ne kadar mümkünse o kadar çok kişi olabildiği nisbette ustadır, kalıcıdır, başarılıdır. Ama Saba bu çeşitten şair değildir. O, yaşamasını şiirine katmıştı, bir bütün olmuştu.

Rabbim verecek misin o bitmeyen yarını?

Koşup sana hesap vermeye

Geç kaldık. Yarab geç kaldık.

En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz

Ümitler içindeyim

Şükür öleceğiz. (Ziya Osman Saba)

Yaşaması süresince ölümden çekinmemiş şair bıraktığı yapıtıyla ölümü de yenmiş oluyor. Zamanı, ölümü yenebilmenin sırrını ancak sanatçılar bilir.

** Ziya Osman Saba (1910-57): Mütareke yıllarında yatılı olarak başladığı Galatasaray Lisesi’nden 1931 yılında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1936 yılında mezun oldu. Hukuk Fakültesi’nde iken Cumhuriyet gazetesi muhasebe servisinde, mezuniyetinden sonra Emlak Kredi Bankası’nda çalıştı. Daha sonra Milli Eğitim Basımevi Tashih Bürosu’nda görev yaptı. Kalp hastalığı üzerine evine çekilerek Varlık Yayınevi’nin yayın işleriyle meşgul oldu. Lise öğrenciliği yıllarında şiir yazmaya başladı. İlk şiiri 1927’de Servet-i Fünun dergisinde yayınlandı. Bu dergide tanıştığı arkadaşlarıyla ” Yedi Meşale” topluluğuna katıldı. Bir süre Milliyet gazetesinin edebiyat sayfasına ve İçtihad dergisine yazılar yazdı. Varlık, Yücel ve Ataç dergisinde de yazı ve şiirleri yayınlandı. Çoğunu hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde Batı nazım biçimlerini kullandı ama içerikte 19’uncu Yüzyıl edebiyatı anlayışına bağlı kaldı. Şiirlerinde çocukluk anıları, ev ve aile sevgisi, yoksullara karşı duyarlılık, küçük mutlulukların sevinci, Tanrı’ya ve yazgıya boyun eğiş, ölüm ve ötesi gibi konuları işledi. Hecenin yanı sıra özellikle son dönemlerinde serbest biçimde ve duru bir dille yumuşak, hüzünlü ve açık şiirler yazdı. Öykülerinde ise çoğunlukla anılarını anlattı. (https://www.turkedebiyati.org/sairler/ziya_osman_saba.html)

Günden güne Orhan Veli’nin şiirimizdeki yerini daha iyi anlıyordum. Onun genç nesil şairleri içinde, kendisine en çok benzeyenler arasında bile bambaşka bir kişiliği, o kırık dökük gibi görünen, hiç de önemli şeyler anlatmayan mısralarında insanı birden bire kendine çeviren, bağlayıveren bir çeşit büyü var gibiydi.

Handan, hamamdan geçtik,

Gün ışığındaki hissemize razıydık;

Saadetin geçtik,

Ümidine razıydık;

Hiçbirini bulamadık;

Kendimize hüzünler icadettik,

Avunamadık;

Yoksa biz…

Biz bu dünyadan değilmiydik. (Orhan Veli Kanık)

Her şeyin, herkesin birbirine karşı olduğu bir dünya ortasında, hiçbir şey kendini mutlu sanması için ona yetmezdi…

Ne karpuz kabuğu gibi,

Ne ışık, ne sis, ne buğu gibi,

İnsan gibi. (Orhan Veli Kanık)

Kişioğlunun kendini bekleyen özgürlüğe kavuşması için her şeyden sıyrılması gerekliydi.

Görmüyor musun, her yerde hürriyet;

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol,

Git gidebildiğin yere (Orhan Veli Kanık)

Bobstil yürüyüş: Hafif kambur yürüyüş

Belki de ben gerçekten var olan bir kişi değilim. (Alain Fournier)

** Henri Alban Fournier (1886-1914): Yazar. Tamamlanmış tek romanı Adsız Ülke, çağdaş klasikler arasında yer alır. Yazarın Orta Fransa’nın ücra bir köyünde geçen mutlu çocukluk yıllarını konu alan bu roman, yitirilmiş sevinçler dünyasına duyulan özlemi yansıtır. Nouvelle Revue Français adlı edebiyat dergisinde yayımlanan ve daha sonra kitap haline getirilen bu roman, Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi. Alain-Fournier, edebiyat eleştirmeni olarak Paris Journal adlı gazetede çalışmaya başlayınca André Gide, Paul Claudel gibi isimlerle tanıştı. Eleştirmen Jacques Rivière’le yazışmalarını da kapsayan yapıtlarının büyük bir bölümü ölümünden sonra yayımlanmıştır. (https://canyayinlari.com/kisidetay/yazarlar/11267/henri-alain-fournier/)

Belki de gökyüzünü maviye boyayanın o olduğuna inanacaklar. Kirli gökyüzüne bakınca: ” Bu sabah da Orhan tembellik etmiş” diyecekler. Gerçekten de o gökyüzünü maviye boyayan dalgacı Mahmuttu: Bir şairdi. İnsanoğlunun içindeki gökyüzünün bulutlarını dağıtıp, ona umut, kuvvet, yaşama gücü veren, bir hayat kaynağı yaratan ölmez kişilerden…

İşim gücüm budur benim

Gökyüzünü boyarım her sabah

Hepiniz uykudayken

Uyanır bakarsınız ki mavi… (Orhan Veli Kanık)

** Orhan Veli Kanık(1914-50): Babası “Muzika-i Hümayun”da bulunan Veli Bey, Cumhuriyet’le birlikte Cumhurbaşkanlığı Armoni Orkestrası’nın şefi oldu. Sonra Konservatuvar’da profesörlük, Ankara Radyosu’nda müdürlük yaptı. Yazar Adnan Veli (1916-1972) ve Fürüzan Yolyapan kardeşleridir. Orhan Veli ilkokula Beşiktaş Akaretler İlkokulu’nda başladı, Galatasaray Lisesi’nin ilk kısmına geçti, beşinci sınıfı Ankara Gazi İlkokulu’nda okuyarak ilkokulu bitirdi. Ortaokul ve liseyi de Ankara’da okuyan Orhan Veli, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi. İki yıl sonra buradan ayrılarak çalışma hayatına başladı. Bir yıl kadar yardımcı öğretmenlik yaptı. PTT Genel Müdürlüğü’nde çalışırken (1936-1942), askere alındı. Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’na çevirmen olarak girdi. İki yıl sonra ayrılarak, 28 sayı yayımlanan Yaprak dergisini çıkardı. Orhan Veli, 1950’de Ankara’da bir kaza geçirdi. Karanlık bir sokakta, belediyece açtırılan, ama çevresine hiçbir işaret ve lamba konulmayan bir çukura düştü. Başı zedelendi. İki gün sonra İstanbul’a geldi. Bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçirdi. Hastaneye kaldırıldı. Beyninde damar çatlaması yüzünden başlayan baygınlığının nedeni ilkin hekimler tarafından anlaşılamadı, komaya girdi. Bütün gayretlere rağmen kurtarılamayarak Cerrahpaşa Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu. Orhan Veli, ilkokulun son sınıfındayken şiire başladı. Öğretmeni tarafından desteklenerek yazmaya yönlendirildi. İlk şiiri de 1924 yılında Çocuk Dünyası adlı dergide yayımlandı. Ama şiire asıl bilinçli yaklaşımı lise öğrenciliği yıllarında gerçekleşti. Lisede öğretmenleri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Rıfkı Melul Meriç, Halil Vedat Fıratlı ve Yahya Saim Sinanoğlu’nun yakın ilgisini gördü. Yine Lisede Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le arkadaş oldu, Sesimiz adlı bir dergi çıkardı (1 Aralık 1936). Orhan Veli’nin düzyazıdan şiire geçmesinde, kendisinden iki sınıf önde olan Hıfzı Oğuz Bekata’nın etkisi oldu. Nahit Sırrı Örik’in desteğiyle de şiirleri Varlık dergisinde yayımlandı. Bunların bazısı Mehmet Ali Sel imzasıyla çıktı. Orhan Veli, dönemin İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, İnkılapçı Gençlik gibi dergilerine de yazdı (1936-1942). Moliere, Rimbaud, La Fontaine, Musset çevirileri yaptı. İlk kitabını yine liseli arkadaşlarıyla birlikte (Oktay Rıfat, Melih Cevdet), Garip adıyla çıkardı (1941). Bu kitapla birlikte şiirimizde ” Garip Akımı” “Garip Şiiri” diye adlandırılan bir yeniliğin de kurucusu oldu. Varlık başta olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yazdı. Sahip ve yazı işleri müdürlüğünü Orhan Veli’nin üstlendiği Yaprak dergisi, on beş günlük olarak 28 sayı (1 Ocak 1949-15 Haziran 1950) yayımlandı. “Fikir, sanat gazetesi” biçiminde sunulan dergi, ekonomik nedenle tek yapraktı. Adını da bu biçimden aldı. Yaprak, Orhan Veli’nin ölümünden sonra arkadaşları tarafından Son Yaprak adıyla yeniden tek sayı çıkarıldı (1 Şubat 1951). Bu tek sayı çıkan dergide Orhan Veli’nin sağlığında yayımlanmamış olan “Aşk Resmigeçidi” adlı şiirine yer verildi. Orhan Veli, arkadaşları Melih Cevdet ve Oktay Rifat’la “edebiyatı edebiyat yapmaktan kurtarmaya gelen” bu öncülerin bir bildirisini de taşıdı. Garip akımı, bu bildiriyle edebiyat dünyasında kendine taraftar buldu. İkinci Yeni akımı çıkana kadar etkin oldu. Bu akımdan etkilenmeyen çok az şair kaldı. Garipçiler diye de adlandırılan Garip şairlerinin amacı, şiiri birtakım kalıplardan kurtarmaktı. Dolaysız, yalın, açık seçik bir halk diliyle şiir yazmaktı. Böylece Orhan Veli’nin yaptığı iş, edebiyat tarihimiz açısından “edebiyat zevkimizde devrim” biçiminde anlatılarla karşılandı. Geleneksel şiirimizin kabuğu çatlatıldı, o güne kadar şiirin özü sayılan söz sanatları bir yana bırakıldı, ölçüsüz uyaksız, halkın anlayacağı yalınlıkta bir dille şiir yazma yolu açıldı. (https://www.turkedebiyati.org/orhan_veli_kanik.html)

Anladım bu şehir başkadır

Herkes beni aldattı gitti

Anladım bu şehir başkadır

Herkes beni aldattı gitti

Yine kamyonlar kavun taşır

Fakat içimde şarkı bitti. (İstanbul, Cahit Külebi)

Bu biten şarkı, o çağın umutsuzluğunun bütün bir ömür boyunca devam edeceğini, hep aynı dağınık ruh halini, tatsız anıların burukluğunu taşıyacağını sanan genç bir insana aitti… Gerçekten şiiri tuhaflıklara doğru götüren şairler, tuttukları yolun çıkmaz olduğunu anlamaya başladıkları sırada, Külebi gibi şairlerin birden silkinip ileri atıldıklarını gördük… Necatigil’in Külebi’ye olan dostluğu “İthaf edilemeyen şiir” adlı şiir müstesna, gerçekten dostlar başına…

** İthaf Edilemeyen Şiir

Anlayamadım gitti
Bizde hiç bilinmiyor
Dost kıymeti.
Ben onun kahrını
Yıllar yılı çekeyim de
Bir gün demesin
Behçet ne halde.

Kendi derdimi bâzan
Anlatmaya kalksam da
Yerden yere vuruyor.

Bâzan yüze gülücü
Arkadan kuyu kazıyor
Baksan başka zaman
Evliyâya benziyor.

Bâzan iş olsun diye
Bir laf çıkarıyor
Herkes beni bilmez ki
Çoğu sahi sanıyor.

Anlayamadım gitti
Bizde hiç bilinmiyor
Dost kıymeti. (Behçet Necatigil) (https://zeynepnazan.wordpress.com/tag/ithaf-edilemeyen-siir/)

Eğer kuvvetim yetse benim

Rıhtıma koşarım yalınayak

Halatlarını bütün gemilerin

Bıçağımla keserim.

Gemiler açılır sallanarak

Ben de peşlerinden bakarak

Gülerim

Bütün kuvvetimle bağırarak

Azat olun gemilerim, azat olun gemilerim (Cahit Külebi)

** Cahit Külebi /Mahmut Cahit /Nazmi Cahit/Mahmut Cahit Erencan (Asıl adı) (1917-97): Niksar Gazi Ahmet Danişment İlkokulu’nu (1929) ve Sivas Lisesi’ni bitirdi (1936). İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olarak İstanbul Üniversitesi-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu (1940). Edebiyat çevrelerinde Cahit Külebi olarak tanınmış olduğu için sonradan soyadını Külebi olarak değiştirdi. Antalya ve Ankara’da edebiyat öğretmenliği, milli eğitim müfettişliği (1956-1960) yaptı. Kültür ataşesi ve öğrenci müfettişi olarak İsviçre’de bulundu (1960-1964), yurda dönünce iki yıl kadar Kültür Bakanlığı müsteşar yardımcılığı yaptı (1970-1971) ve yeniden Milli Eğitim Bakanlığı’nda başmüfettiş olarak çalıştı (1971-1973). 1972 sonunda görevinden ayrıldı, Türk Dil Kurumu genel yazmanı (ekim 1976-haziran 1983) oldu. TDK’nın yapı değiştirmesi sonrası kurumdan ayrıldı. 1983’te SODEP ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin kuruluşunda yer aldı. İlk şiirlerini lise sıralarındayken Sivas Erkek Lisesi’nin Toplantı adlı dergisinde, daha sonra Yücel dergisinde “Sivas Erkek Lisesi-Ahmet” imzasıyla yayımladı (1935). İstanbul’a gelişinden sonra Mahmut Cahit ve Nazmi Cahit imzasıyla Gençlik dergisinde şiirleri çıktı (haziran ve temmuz 1938). Varlık ve Sokak dergilerinde Cahit Erencan imzasını kullanan Külebi, daha sonra İnsan, Yaratış, Türk Dili, Kültür Dünyası, Söz ve Hisar dergilerinde yazdı. Türk Dili dergisinin yöneticileri arasında yer aldı. 1940-1950 yıllarını kapsayan Yeni Şiir akımında kendine özel bir yer edindi. (https://www.turkedebiyati.org/sairler/cahit_kulebi.html)

Hacivat’ın evi

Köşede ufaraktan

Bir tüfek atımı duraktan

Kapı pencere elekten

Döşemeler zemberekten

Dökülmekten

Sökülmekten

İncelmiş süprülmekten (Salah Birsel)

Bir konuşmamızda şiirini zekaya, akla dayanarak kurmak, şiiri, şiir etmeyen bütün öğelerden kurtarmak istediğini anlatmıştı.

Ah ah ben evvelleri

Dağda büyümüş fidan gibiydim

Bir rüzgar esmeye görsün

Tomurcuklanır çiçeklenirdim.

Ama şimdi şu koltukta

Bir isteksizliktir bitiren içimi

Saçlarımı şöyle kaldırıyorum ya

Kaldırmasam da olur hani

Nasıl değişti erkeklerin hali

Anlayamadım kızım

Artık Salah Birsel bile geçmez

Penceremden sanırım (Güzin’in Sonraki Yılları, Salah Birsel)

** Salah Birsel /A. Suluklupaşalar /Sin Sin Ademoğlu (1919-99): Şair ve yazar. Yapımcı ve yönetmen Özdemir Birsel ile yazar Mehmet Güreli yeğenleridir. İlkokulu Bandırma’da (1931), ortaokulu İzmir’de Saint Joseph Fransız okulunda (1934) ve İzmir Erkek Lisesinde (Atatürk Lisesi, 1937) bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine iki yıl devam etti, daha sonra aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden (1948) mezun oldu. Fakültede okuduğu yıllarda Nişantaşı Ortaokulunda Fransızca öğretmenliği (1943-49) yaptı. Yenilikler dergisini çıkardı (5 sayı, 1946), İnsan ve Sokak dergilerinin yayınlanmasına katkıda bulundu. Türkiye İş Bankasında memurluk (1940), Sümerbankta Teftiş Kurulu revizörlüğü (1950-52); Çalışma Bakanlığı bünyesinde İstanbul’da (1952-54), Gaziantep’te (1954-55) ve yine İstanbul’da (1955-56) iş müfettişliği, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde kütüphane müdürlüğü (1956-60), Ankara Üniversitesinde Fransızca mütercimliği (1960-61), Basımevi Müdürlüğü (1961-72) yaptı ve emekli oldu. Türk Dil Kurumu yönetim kurulu üyeliği ve Yayın Kolu Başkanlığı görevlerinde (1954-57 ve 1960-77) bulundu. İlk şiiri 1937’de Gündüz dergisinde çıkmıştı. Kimileri Sin Sin Ademoğlu imzasıyla olmak üzere, Hakikat gazetesinde (1938) yazılar yazdı. 1949’da yazmaya başladığı günlüklerini ise 1 Ocak 1950 tarihinde Beş Sanat dergisinde yayımlamaya başladı. Dört Köşeli Üçgen romanı 1958 yılında Ulus gazetesinde tefrika edildi. 1980’den sonra Cumhuriyet ve Pazar Güneşi (1986-87) gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk şiirinin hiciv geleneğini çağdaş bir duyarlıkla yoğurarak humor ve ironiye yaslanan şiirlerini Yedigün (1937), Ses (1941), Yenilik (Cavit Yamaç’ın, 1941), Servetifünûn (1941-44), İnsan (Hilmi Ziya Ülken’in, Birsel 1943’te beş sayısını yönetti),  Yenilikler  (kurucularından, 1945), Yeni Amaç (1947), Sanat ve Edebiyat (Suut Kemal Yetkin’in, 1947-48), Fikirler (1948-49), Kaynak (1947-51), İnkılapçı Gençlik, Sokak, İnsan, Seçilmiş Hikâyeler, Yirminci Asır (1947-53), Nokta (1951), Yenilik (Naim Tirali’nin, 1951-55), Yeditepe (1951-61),  Soyut, Papirüs, Türk Dili (TDK, 1960-73), Milliyet Sanat (1974-75), Yeni İnsan  (1981),  Yazko Edebiyat, Gösteri (1987), Varlık (1990’dan sonra), Adam Sanat (1994-96), Şiir-lik (Berlin, 1995-96), Dil Dergisi (1995), Türk Dili Dergisi (Ahmet Miskioğlu’nun, 1995-96), Yeni Biçem (1996) dergilerinde yayımladı. Önceleri “1940 Kuşağı” toplumcu şairleri arasında anılan Birsel, bir sonraki dönemde Garip akımı şairleri içinde sayıldı. Ancak o hiçbir akımı bütünüyle benimsemeden kendi şiir dilini oluşturdu ve 1950’lerden itibaren halk şiirine yaklaşan, ancak kendine has bir söyleyişe ulaşarak çağdaş Türk şiirinde özgün bir yer edindi. Daha çok aklın ve zekânın egemenliğini ön planda tutan, şairanelikten uzak, yergici şiirlere ağırlık verdi. Şiir kuramı üzerine yazdığı yazılardan oluşan Şiirin İlkeleri (1952) kitabıyla şiire hevesli gençlerin önünü açtı. Asıl ününü ise 1970’ten sonra art arda yayımladığı “1001 Gece Denemeleri” ve “Salâh Bey Tarihi” olarak adlandırdığı dizi kitapları ve günlükleriyle sağladı. Geniş bir kültürün ve kıvrak bir anlatımın görüldüğü düzyazılarında, günlük konuşma dilinin az bilinen sözcük ve deyimleriyle kendi yarattığı ilginç deyişlerden yararlanarak yalın bir üslupla alaycı bir tavır geliştirdi. Özellikle İstanbul kahvehanelerini, Beyoğlu’nun ve Boğaziçi’nin sanat çevrelerini, edebiyat sohbetlerini renkli ve ustalıklı bir dille anlattı. Hacivatın Karısı (1955) ve Ases (1960) adlı kitaplarında yer alan şiirlerinde genel anlamda taşlama türü şiirden yana olan Birsel, bu tavrını bütün şiir kitaplarında korudu. Muzip, giderek acımasız ölçüde yergiciliği önceleyen bu şiirlerinde, özellikle “duygucu şiir” ve şairaneliğin karşısında yer alarak, bir yandan “akılla yazılan şiirin örneklerini verirken öte yandan, yazılarıyla bu şiiri kuramsal bağlamda tanıttı ve sözcülüğünü üstlendi. Söz konusu şiirler, lirizme, şairin anlık duygulanımlarına, anı ve anımsayışlarına yaslanan şiirlere alışmış okur tarafından yadırgandı, ancak şiirle yakın ilişki içinde olan, edebiyat ve sanatın evrensel sorunlarıyla birlikte şiirin açılımlarını da yakından izleyen bir okur kitlesi tarafından beğenildi. Şiirlerini “argo”ya mal olmuş, çoğu unutulmuş sözcüklerden oluşan bir dille yazdı. Bu dil, şiirlerinde olduğu gibi, denemelerinde de yergici yaklaşımı, alaycı ve ironik üslubundan vazgeçmeyen Birsel’e kendi dilinin sözlüğünü kuran bir yazar olarak ayrıcalıklı bir konum kazandırdı. “Salâh Birsel Sözlüğü” olarak nitelendirilebilecek bu dille edebiyata farklı tatlar taşırken, Türkçeyi zenginleştiren bir işlev de üstlendi. Şiirlerinde olduğu gibi denemelerinde de sürekli olarak “kendi dili”ni kurma ve geliştirme peşinde olan Birsel’in bu çabasının paralelinde giden bir biçimde ısrarla savunduğu “yazı-düşünce” ilişkisi ve bunun doğal yansıması olarak edebiyatta “akılcılık”tan yana tavrı, dönemin yazar ve eleştirmenleri arasında geniş bir yankı bulmuştur.  Keçi Çobanı Kuzu Çobanı denemesiyle 1970 TRT Sanat Yarışması Başarı Ödülünü, Şiir ve Cinayet adlı eseriyle 1976 TDK Deneme Ödülünü, Paf ve Puf’la İş Bankası Edebiyat Büyük Ödülünü, Yaşlılık Günlüğü ile 1986 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülünü, Varduman ile 1993 Behçet Necatigil Şiir Ödülünü aldı. (https://www.biyografya.com/biyografi/12390)

Gidiyorum, doluyor içime deniz

Arkamda kalmış elbisem kimsesiz

Kocaman ağaçlarıyla aziz şehrim.

Beyaz bulutlar, mahzun insanlar göreceğim

Ve sen sakin gece, en son sen

Bütün bunlar bana seni hatırlatır neden? (Şarkılı Kahve, Sabahattin Kudret Aksal)

Tanıştığı kimseyi belli etmeden iyice tartmasını biliyordu. Kendi düşüncesini söylemeden karşısındakinin düşüncelerini öğrenmek istiyordu.

Ne bitmez şarkın var

Baca

Bütün gün tütersin. (Baca, Sabahattin Kudret Aksal)

Namütenahi canı sıkılan bir adam

Her gün

Parkta uyuyor (Park, Sabahattin Kudret Aksal)

** Namütenahi: Sonsuz, sınırsız, ucu bucağı olmayan

Bir sabah ellerin cebinde çık evinden

Ceketin iskemleyeasılı kalsın

Bekleye dursun dostun

Kahvede,

İşe gitmekten de bu günlük vazgeç

Öylece dolaş çiçek kokan sokaklarında

Güzel şehrinin Yeniden tat gökyüzünü

Ağaçlara selam ver

apartmanların hatırını sor

Senden başkaları için değil

Bu güzel gün

Mavi gök (Şarkılı Kahve, Sabahattin Kudret Aksal)

İnsanı hiçbir şey alıkoymamalı

Yürümekten ve düşünmekten

Fakat memuriyetin ve avareliğin

Bir arada olması, imkansız. (Sabahattin Kudret Aksal)

** Sabahattin Kudret Aksal (1920-93) Şair, senarist, yazar. 1937’de Özel Işık Lisesi’nden mezun oldu. 1943’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1943-1948 arasında İstanbul’da çeşitli liselerde felsefe dersleri verdi. 1940’da kısa bir süre iş müfettişliği yaptı. İstanbul Konservatuvarı Müdürlüğü, belediye yazı işleri müdürlüğü, belediye iktisat müfettişliği görevlerinde bulundu. 1961’de Şehir Tiyatrosu Müdürü oldu. Belediye Konservatuarı Estetik Ve Psikoloji öğretmenliğinden emekli oldu. İlk şiiri 1938’de Varlık dergisinde, ilk öyküsü 1940’ta Küllük dergisinde çıktı. İlk oyunu Evin Üstündeki Bulut 1948’de oynandı. 1940’lardaki yeni edebiyat hareketi içinde yer aldı. Günlük yaşamın, küçük ayrıntıların avareliklerin şairi oldu. Cahit Sıtkı Tarancı etkisiyle hece vezni ve uyak kullandığı ilk dönem şiirlerinden sonra Garip akımı ve Orhan Veli’ye yakınlaştı. 1976 sonrasında ise yalınlığı elden bırakmadan dilde derinlik arayışına başladı. Uyak tekrar şiirinin köşetaşı oldu. Bu dönemde Garip’ten de uzaklaşıp İkinci Yeni havasına girdi. Kendisine özgü bir biçimde insan-doğa ilişkisine felsefe düzleminde yaklaştı. Şiirlerinde kent insanlarının gündelik ilişkilerini, saçmalıklarını, çatışmaya varan tartışmalarını ele aldı. Öykü ve oyunlarında ise psikolojik öğeleri ve biçim arayışlarını öne çıkardı. Çeviriler ve sanat üzerine yazılar da yayınladı. (https://www.turkedebiyati.org/yazarlar/sabahattin-kudret-aksal.html)

Her yerdeyim şimdi ben

Zamanın dört sene evvelinde

Eylül mehtabı Bostancı iskelesinde

Zamanın üç sene evvelinde

Yaz Çiftehavuz bahçelerinde

Zamanın iki sene evvelinde

“Bir ihtimal daha var

O da ölmek mi dersin”, şarkısı dilimde

Bizim şarkılar çalınıp söyleniyor,

Çamlıca bahçelerinde

Ben ise hep eski delilik içimde

“Bugün de akşam oldu” (Özdemir Asaf)

Öyle çabuk geçiyor ki günler

Hele sen de bir bak hayatına

Daha dün doğmuşuz sanki

Yeni mektebe başlamışız

Yeni sevişmişiz

Öyle çabuk geçiyor ki günler

Hele sen de bir bak hayatına

Yarın bitecek sanki her şey

Yarın ölecek gibiyiz

Daha doymamışız yaşamasına

Günlerimiz, dün bir bugün iki

Sakın bir şey bırakma yarına

Yarın yok ki … (Özdemir Asaf)

Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia. (Lavinia, Özdemir Asaf)

** Özdemir Asaf (Asıl adı Halit Özdemir Arun) (1923-81): Babası Mehmet Asaf, Şura-yı Devlet’in kurucularındandı. Usta şair, henüz 7 yaşındayken babasını kaybetti. Asaf ile ailesi, babasının vefatından sonra İstanbul’a taşındı ve Hamidiye Hanım’ın Acıbadem’deki köşkünde biçki dikiş kursu açmasıyla geçimlerini sağladı. Özdemir Asaf, 1930’da Galatasaray Lisesi’nin ilkokulunda başladığı eğitimine, 1941’de 11. sınıftayken ek sınavla Kabataş Erkek Lisesi’nde devam etti ve buradan 1942’de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıfa kadar İktisat Fakültesi ve 1 yıl da Gazetecilik Enstitüsü’nde eğitim gören Asaf, okulda tanıştığı Sabahat Selma Tezakın ile 14 Eylül 1946’da evlendi. Evlilikten sonra yüksek öğrenimini tamamlayamadan çalışma hayatına atılan Asaf, 1942’den beri sürdürdüğü sigorta prodüktörlüğü işine devam etti. Usta şair, 1948’de vatani görevini yapmak üzere askere gitti. Zaman ve Tanin gazetelerinde de çevirmen olarak çalışan Asaf’ın ilk şiiri, 1939’da Servet-i Fünun-Uyanış dergisinde yayımlandı. Büyük Doğu, Varlık, Yenilik, Amaç, Kaynak, Edebiyat Dünyası, Şadırvan, Yeditepe, Seçilmiş Hikayeler, Yenilik, Vatan, Dost, Türkçe ve Türk Dili gibi gazete ve dergilerde de şiirler kaleme alan Asaf, çeviri şiirlere de imza attı. Özdemir Asaf, 1951’de Cağaloğlu Molla Fenari Sokak’ta Sanat Basımevini, 1955’te ise Yuvarlak Masa Yayınlarını kurdu. İlk şiir kitabı Dünya Kaçtı Gözüme’yi 1955’te bu yayınevinden okuyucuyla buluşturan Asaf, taşlama ve ironi unsurlarını da kullandığı eserlerini genellikle dörtlük ve ikilik şeklinde kaleme aldı. Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Asaf, sonraki yıllarda dize sayılarını azaltarak kelime oyunlarına yer verdiği şiirler yazmaya başladı. Eserlerinde daha çok insan ve toplum ilişkilerine yönelik konuları işleyen şair, şiirlerinde ise alay ve taşlama ögelerine yer verdi. Özdemir Asaf, ayrıca, şiirin ve yazarın işlevi konusundaki görüşlerini de “Yuvarlağın Köşeleri” adlı kitabında okuyucunun istifadesine sundu. (https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/yalnizlik-sairi-ozdemir-asaf-kimdir-1809513)

Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünya ortasında. (Memnuniyet, Rüştü Onur)

Size açabilseydim içimi

Geceler yalnız size

Ve yüzüm kızarmadan

Çocukluğumun küçük aşklarını

Anlatabilmeliydim

Geceler yalnız size.

Benim de aşklarım oldu,

Ve alabildiğine günahlarım,

Halbuki bigünah olmak istedim

Bütün ömrümce… (İtiraf, Rüştü Onur)

** Rüştü Onur (1920-42): Mehmet Onur adlı bir köy öğretmeninin oğlu olarak Zonguldak’ın Devrek ilçesinde doğdu. İlkokulu Devrek’te bitirdi. Kastamonu’da başladığı ortaöğrenimini Zonguldak’ta tamamladı. Daha sonra yakın arkadaş ve yazgıdaş olacağı Muzaffer Tayyip Uslu ve Kemal Uluser ile bu sırada tanıştı. Hayatını çok erken yaşta kaybetmesine sebep olan verem hastalığına bu sıralarda, 1938 yılında yakalandı. Bu yüzden öğrenimine bir yıl ara vermek zorunda kaldı. 1939’da okula döndü ise de okuldan uzak geçirdiği bir yılda yaşadığı rahatlık onu öğrencilikten soğuttu ve lise öğrenimini bıraktı. Aynı yıl Zonguldak’ta Maliye Varidat (Gelirler) Müdürlüğünde aday memur olarak çalışmaya başladı. Kısa bir süre sonra hastalığı nüksetti. 1941’de üç ay boyunca Zonguldak’ta hastanede yattı. Başvurusuna uzun süre cevap beklediği İstanbul Heybeliada Sanatoryumundan gelen kabul yazısıyla birlikte İstanbul’a gitti. Aralık 1941-Şubat 1942 arasında üç ay tedavi görüp iyileşti; öyle ki, bu sürede yedi kilo aldı. Taburcu olduktan sonra Zonguldak’a döndü. Dönüş yolunda, gemide Mediha Sessiz adlı tifo hastası bir genç kızla tanıştı. Zonguldak’ta, Eti Kömür Şirketinde muhasebeci olarak çalışmaya başladı. Karabük’te memur olarak görevli Mediha ile mektuplaşmaya başlayan Rüştü Onur, genç kıza âşık oldu. 1942 Nisan’ının ilk günlerinde yeniden hastalandı. Dört ay sanatoryumda yattı ve 14 Temmuz 1942’de taburcu oldu. 5 Ağustos 1942 tarihinde nişanlandılar. Mediha aynı ay İstanbul’a gitti. Rüştü Onur da kısa bir süre sonra İstanbul’a giderek aynı sokakta sebze satarak geçimini sağladı. 15 Ekim 1942’de evlendi. Bu tarihten yirmi yedi gün sonra Mediha Onur vefat etti. Eşinin ölümü Rüştü Onur’u çok sarstı. Sürekli içmeye başladı. 2 Aralık 1942’de öldü. Rüştü Onur, 1937 yılında Ankara’da başlayan Garip hareketinin izleyicileri arasında yer almaktadır. Şair, 22 yıllık ömrünün sadece üç yılında (1939-1942) toplam 72 şiir kaleme almıştır. İlk ürünleri, günlük konuşma dilinin söz dağarcığıyla, kısa, kafiyeyi dışlamayan şiirlerdir. Ayrıca bu ilk örneklerin kimisi hece vezniyle kaleme alınmıştır. Dolayısıyla, Rüştü Onur’un ilk şiirlerinde, dönemin başat biçim ögeleriyle yeni başlamış olan Garip şiirinin biçim ögelerini birleştiren bir anlayış hâkimdir. 1940 yılından itibaren hece veznini ve kafiyeyi bırakıp tamamen Garip şiirinin kapsamına katıldı. Gündelik yaşamın küçük duygularını, anlarını, insanlarını bu serbest şiirin temel içerik ögesi olarak işledi. Mediha’ya yazdığı bir mektubundaki “Ne felsefeden ne ruhiyattan anlarım. Yalnız kelimeleri yan yana getirip bir şeyler yaratmakta belki hünerim vardır.” (Mektubun Avcumda, 123) sözleri, onun şiire biçtiği biçim ve içerik yalınlığının sembolü konumundadır. Zonguldak’ta yaşamakla birlikte ismini İstanbul’da da duyurdu. Şiirleri Gündüz, Varlık, Ses, Yeni İnsanlık, Servetifünun gibi dönemin önemli dergilerinde yayımlandı. (http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/rustu-onur)

Diyecekler ki arkamdan
Ben öldükten sonra
O, yalnız şiir yazardı
Ve yağmurlu gecelerde
Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan (Öldükten Sonra, Muzaffer Tayyip Uslu)

Derler ki insan oğlu
Uçan bir kuş misali
Bir bakarsın burda şimdi
Bir bakarsın öldü gitti..

Ve işte dünyamız
Ağacın kuşa,
Kuşun ağaca
Benziyen bir tarafı yok..

Ben de diyorum ki
Muzaffer Tayyip adındaki insan
Güzel olan yaşadığımızdır
Bir gün öleceğimiz değil..

Belki diyorum kendi kendime
Belki de öldükten sonra
Mümkündür yaşamak.! (Kuş Misali, Muzaffer Tayyip Uslu)

** Muzaffer Tayyip Uslu (1922-46): Babası polis olduğu için çocukluğu Anadolu’nun değişik yerlerinde geçti. Zonguldak Çelikel Lisesinde okurken edebiyat öğretmeni şair ve yazar Behçet Necatigil’di. Liseden sonra girdiği İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü yoksulluk nedeniyle bitiremedi. Zonguldak’a dönerek burada memur olarak çalışmaya başladı. Ancak şair arkadaşı Rüştü Onur gibi o da zatürreeye yakalandı ve hastalığı bakımsızlıktan dolayı vereme döndü. Bir sanatoryumda yatıp tedavi görmek istediyse de ilgisizlik yüzünden bunu başaramadı, sonunda vereme yenilerek yaşamını yitirdi. Şiirleri, Zonguldak Halkevi’nin çıkardığı Kara Elmas adlı yerel sanat dergisi ile Varlık dergisinde yayımlandı. Ömrünün son altı yılını veremli olarak geçirdiği için uzun yaşayamayacağını seziyordu. Bu yüzden şiirlerini alelacele bir kitapta topladı, 1945 yılında Şimdilik adlı tek kitabını yayımladı. Bu yapıta adaşı ve arkadaşı Muzaffer Soysal tanıtıcı ve uzun bir önsöz yazdı. Bu eser, henüz yirmi üç yaşındaki genç bir şairin tek, ama başarılı şiirlerin yer aldığı bir kitaptır. Bu şiirlerin bir kısmını daha lise sıralarında yazılmıştı. İlk gençlik yıllarında yazılan ve Orhan Veli çizgisinde görülen şiirlerinde acemilikler, yerine oturmamış dizeler bulunması doğaldır. Buna karşın Muzaffer Tayyip’in temiz dili ve duygulu söyleyişi hemen dikkati çekmektedir. (https://www.biyografya.com/biyografi/13148)

Attila rahat ve kolay yazan, geniş hayallere, büyük soluğa sahip, sayısı pek az şairlerimizden biri. Çok yazdığı için her yazdığı mısra elbette mükemmel olmuyor.

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu ağlardım
Beni sevmiyordun bilirdim
Bir sevdiğin vardı duyardım
Çöp gibi bir oğlan ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felâketim olurdu ağlardım (Üçüncü Şahısın Şiiri, Attilla İlhan)

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız (Mahur Beste, Attila İlhan)

** Attila İlhan(Nevin Yıldız, Ali Kaptanoğlu, A. İ. Beteroğlu, Abbas Yolcu, Ömer Haybo, Tila Han) (1925-2005): İzmir vali muavinliğinde de bulunmuş olan Muharrem Bedrettin İlhan’ın oğlu, sinema ve tiyatro sanatçısı Çolpan İlhan’ın ağabeyidir. Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu ile Karşıyaka Ortaokulunu bitirdikten sonra İzmir Atatürk Lisesi’ne girdi. Daha birinci sınıfta okurken, bir kıza yazdığı mektubun içine koyduğu Nâzım Hikmet şiirleri yüzünden Şubat 1941’de komünistlik suçlamasıyla sorguya çekilip tutuklandı. Yaşının küçüklüğü nedeniyle cezası ertelendi, ancak okuldan atıldı ve “Türkiye’de okuyamaz” kaydıyla belgelendi. İki yıl sonra Danıştay tarafından okuma hakkı geri verilinceye kadar vaktini roman okuyup Fransızcasını geliştirmekle geçirdi. Okuma hakkını kazanmasına rağmen Atatürk Lisesi eski öğrencisini kabul etmek istemeyince İstanbul Işık Lisesine girdi ve orayı bitirdi (1946). Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine devam etti. Burada öğrenci iken, Nâzım Hikmet’i Kurtarma Komitesine katılmak üzere öğrenimini yarıda bırakıp Paris’e gitti (1949). 1957-58 yıllarında Erzincan’da askerlik görevini yaptı. Bu arada sinema ve senaryo çalışmalarına ağırlık verdi. Birkaç kez daha gidip döndüğü Paris’te sanatçı ve bohem çevrelerde bulundu (1951-52, 1962-65). Paris’ten ilk dönüşünde Türkiye Sosyalist Partisine girmişti. Gerçek ve Demokrat İzmir gazetelerinde çalıştı, genel yayın müdürlüğünü yaptığı Demokrat İzmir gazetesinde başyazılar (1965-73) yazdı. 1968’de evlendi, on beş yıl evli kaldı. 1973’te yerleştiği Ankara’da Bilgi Yayınevinin danışmanlığını yaptı. 1981’de İstanbul’a yerleşti. Yelken, Sanat Olayı ve Cönk dergilerini yönetti. Uzun yıllar televizyonlarda haftalık konuşmalar yaptı, yaşamını son yıllarını serbest yazar olarak sürdürdü. İlk şiiri (Balıkçı Türküsü) 1 Ekim 1941 tarihli Yeni Edebiyat, ilk yazısı İstanbul (Ocak 1945) dergisinde; ilk düzyazısı Balıkesir’de yayımlanan Türk Dili gazetesinde (29 Ekim 1944) çıkmıştı. Yayımlanan ilk şiirinden başlayarak toplumcu gerçekçilikle bezeli bir şiire yönelir. Dünya görüşünün temeline yerleştirdiği Marksizmi bir yöntem olarak benimsedi. Marksizmle Kemalizm devrimciliği arasında paralellikler kurdu ve Mustafa Kemal’in çağdaşlaşmaktan anladığının Batıcılık olmadığını ispata çalıştı. 1946’ya kadar çoğunlukla Gün dergisinde A. İ. Beteroğlu imzasıyla şiirler yayımladı. 1946’da Cebbaroğlu Mehemmed adlı şiiriyle katıldığı Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Şiir Yarışmasında ikincilik ödülünü kazanmasıyla birlikte dönemin ünlü kalemlerinin dikkatini çekti. İlk şiir kitabı Duvar (1948) Hukuk Fakültesi öğrencisiyken yayımlandı. 1949’da gittiği Paris’in, kişiliğinin biçimlenmesinde önemli bir yeri oldu. 1950’de yurda dönünce Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun yönetimindeki Türkiye Sosyalist Partisinin yayın organı olan Gerçek gazetesinde gazeteciliğe başladı. Gerçek’te yazdığı bir yazı nedeniyle kovuşturmaya uğradı, 1951’de yeniden Paris’e gitti. 1952’de “toplumsal gerçekçilik” düşüncesiyle döndü. Bu düşünce doğrultusunda kaleme aldığı “Kendi Kendime Sanat Konuşmaları” başlıklı yazılarda, evrende her şeyin değiştiği düşüncesinden yola çıkarak sanatın toplum, doğa ve insan ilişkileri üzerine kurulduğunu belirtir. Sanatçının bu ilişkiler ağını sunmada anten görevini üstlenmesi gerektiği tezini ileri sürer. 1950’li yıllarda gazeteciliğin yanında sinema eleştirmenliği de yaptı. Bu arada Ali Kaptanoğlu takma adıyla senaryolar yazdı.  “Bobstil ve alafranga” olarak nitelediği Garipçi’lerin karşısında yer aldı ve 1954-55 yıllarında yayımlanan Mavi dergisi çevresinde topladığı genç şairlerle birlikte bu akıma eleştiriler getirdi. Şiirlerini ve yazılarını ağırlıklı olarak Gün, Genç Nesil, Adım, Fikirler, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş Hikâyeler, Kaynak, Mavi, Yeditepe, Dost, Ataç, Yön, Yelken,Varlık, Sanat Olayı gibi dergi ve gazetelerde yayımladı. Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Güneş, Meydan ve Cumhuriyet gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Attilâ İlhan yetişme çağlarında halk hikâyeleri ile destanlarının ve Dadaloğlu, Dertli, Gevheri, Zihni gibi halk şairlerin etkisiyle şiirler yazmaya başlamıştı. Nâzım Hikmet’in şiiri dönemin birçok şairi gibi onu da besleyen bir başka kaynaktı. Parisli yıllar “yeni bir şiir” oluşturmak için geçmişten yararlanmanın gerekliliğini daha iyi anlamasına vesile oldu. İkinci Yenicilere karşı çıktığı gibi, şematik ve kuru yazan toplumcu gerçekçilere de uzak durdu. Türk edebiyatı içinde kendine has bir üslup geliştiren Attilâ İlhan’ın şiirlerinde heyecanlı, gergin bir atmosferde korku, gerilim, hayal/kâbus, ayrılık, sarhoşluk ve aşk konuları çoğunlukla romantik bir bağlamda yerini alır. Birçok şiirinde olayı bir sinema kurgusunda sunar. Divan şiiri kültürünü kullanarak, okuyucuya en iyi ses ve görüntüyü verecek kelimeleri özenle seçer. Şiirlerindeki kahramanlar çoğu zaman başka başka şiirlere konu olur; hatta bu kahramanlar o kadar ete-kemiğe bürünürler ki, romanlarına kadar uzanırlar. Bütün bu özellikler bir bakıma Plehanov’un imge kuramını benimsemesiyle açıklanabilir. Attilâ İlhan’ın daha çok gizli bir hece ölçüsü ahenginin hissedildiği ilk şiir kitabı Duvar’da (1948) semantik açıdan II. Dünya Savaşı’nın insanlar üzerindeki etkisi de yer yer kendini duyurur. Günlük ve yaşamsal sorunları, özgürlüğe kavuşma mücadelesi, toplumcu gerçekçi bir sanat anlayışıyla yansıtmaktadır bu kitabında. Bu şiirlerde toplumcu gerçekçiliğin önemli bir öğesi olan gelecek iyi günlerin sıcak ve pembe romantizmini de kullanmaktadır. Paris seyahatinin ardından  yayımladığı ikinci şiir kitabı Sisler Bulvarı (1954) bir hayli ilgi toplar. Doğayla savaşımın en güzel örnekleri yer alır bu kitaptaki şiirlerde. Toplumsal gerçekçilik çerçevesinde “ben”in, yalnızlığın, yabancı ülkelerin ve insanların konu olarak işlendiği bu kitaptaki şiirleriyle, onun şiiri yavaş yavaş kendini bulmaktadır. Bu şiirlerde imge özü belirlemektedir. Fakat hemen bir yıl sonra yayımlanan Yağmur Kaçağı (1955) aynı ilgiyi görmez. Oysa içtenlikli bir anlatımla, Anadolu Türkçesinin damıtılmış deyişleriyle örgülenmiştir bu kitaptaki şiirler. Ben Sana Mecburum (1960) şairin birikimi açısından yeni dönüşümleri birlikte getirir. 1948’lerde başlattığı, yönetimi Mustafa Kemal’e şikâyet temasını daha da genişletir. Daha sonra şiirinin vazgeçilmezleri arasına girecek olan Divan şiiri estetiği ve zevki de belirgin olarak ilk defa bu kitaptaki şiirlerde ortaya çıkar. Bela Çiçeği’nde (1962) ise modern Türk şiiri ile geleneksel Türk şiirinin bir sentezini yapma çabası görülmektedir. Daha önceki şiirini bu kitapta daha da renklendirdiği görülür. Eski şiirle bağı yalnız estetik düzeyde kalmaz; klâsik şiirin havasını da duyumsatır. Yine ‘şair beni’ni merkeze oturttuğu şiirlerde korku, kaçış, gerilim gibi temalar bu kitapta da karşımıza çıkar. Bu temaları ve havayı kısmen de olsa Paris yıllarından taşıdığı söylenebilir. Kendi şiir oluşumunun özgün sentezinin tamamlandığını söylediği Yasak Sevişmek’te (1968) Divan şiirinin büyülü havası daha bir belirgindir. Bununla birlikte bu kitaptaki kimi şiirlerde, yeniden toplumcu temaya ağırlık verdiği de görülür. Tutuklunun Günlüğü’nde (1973) şairin Divan edebiyatından yalnız ses olarak değil, nazım biçimi ve kafiye düzeni bakımından da yararlandığı görülmektedir. Sekizinci şiir kitabı Böyle Bir Sevmek’ten (1977) sonra yayımladığı şiir kitaplarında “ben” temi yavaş yavaş azalır. Elde Var Hüzün (1982) Divan edebiyatı sesinin usta ve modern bir kalemle yeniden yorumlanışı olarak da görülebilir. Korkunun Krallığı (1987), 12 Eylül (1980) rejiminin toplum üzerindeki baskılarının yansıdığı şiirlerden oluşur. Bu kitabında da ağırlıklı olarak ölüm teması işlenmektedir. Ayrılık Sevdaya Dahil (1993) şairin okuyucusuna bir ışık, renk, ses cümbüşü içinde sunduğu şiirlerden oluşmaktadır. Son şiir kitabı olan Kimi Sevsem Sensin (2001), artık bilinen Attilâ İlhan şiirinin usta işi örneklerini çoğaltmanın ötesinde bir özelliğe sahip değildir. Attilâ İlhan, romanlarında Osmanlı devletinin çöküş yıllarından 1960’lara kadar uzanan bir zaman dilimi içinde şehir insanını, kendisini çevreleyen, toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullar içinde, ama bireyselliğinden vazgeçmeden vermeyi amaçlamaktadır. İlk romanı Sokaktaki Adam’ın (1953) kahramanı Hasan toplumsal ve bireysel anlamda iflas etmiş, “ne istemediğini bilen, fakat ne istediğini bilmeyen” bir tiptir. Hemen hemen aynı konuların yine şiirsel ses ve duyarlıkla verildiği Zenciler Birbirine Benzemez’in (1957) kahramanı da “bir kararsızlığın ağrısını” çekmektedir. Medya, siyasi çevreler, palazlanan burjuvazi ve özellikle Beyoğlu’nda gelişen eğlence sektörünü irdeleyen Kurtlar Sofrası (1963), daha sonra “Aynanın İçindekiler” ana başlığıyla yayımlayacağı romanların tabanını oluşturmaktadır. Kurtlar Sofrası, kurgu tekniği, üslup, karakterlerin toplumsal ve psikolojik çözümlemeleri gibi pek çok açıdan ilk iki romanından daha başarılıdır. Nehir roman özelliği taşıyan “Aynanın İçindekiler” dizisi beş kitaptan oluşmaktadır. Dizinin ilk romanı Bıçağın Ucu’nda (1973), yakın tarihimizin önemli olaylarından 27 Mayıs’a kadarki olayları, bu olaylar içinde ağırlıkla iki farklı kesimin tutumunu, söz konusu süreçteki hayatlarını, gündemi belirleme çabalarını anlatır. Askerlerden ve solcu aydınlardan oluşan roman kişileri, o dönemin toplumsal sorunlarına karşı, kendi çözümlerini hayata geçirmeye çalışırlar. Böylece 1960 öncesi Türk solunun genel bir görünümünü vermeyi amaçlar. Sırtlan Payı’nda (1974), bir yandan 27 Mayıs 1960 ihtilâli sonrası ortamı, öte yandan geriye dönüşlerle Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarına uzanır. 1950 Kore Savaşı yıllarıyla 1960 ihtilalinin öncesi ve sonrasının işlendiği Yaraya Tuz Basmak’tan (1978) sonra Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981) ile tekrar Kurtuluş Savaşı yıllarına dönülür. Dizinin son romanı O Karanlıkta Biz (1988) ise 1940’lı yılları ve bu dönemin etkili sol çevrelerini konu almaktadır. Bu dizideki her kitabın başına; “Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu.” cümlelerini eklemeyi gerekli görür. İzmir ve Paris’te geçen Fena Halde Leman’da (1980) ve bu romanla bağlantılı olarak kaleme aldığı, konusu Şam’da ve işgal dönemi İzmir’inde geçen Haco Hanım Vay!’da (1984) cinsellik, özellikle kadın eşcinselliği -yarattığı tipler edebiyatta önemli olan inandırıcılık duygusunu pek vermese de- cesaretle ele alınmıştır. Attilâ İlhan hemen bütün romanlarında, önce bir toplumsal kurum belirler, sonra bu yerlerle ilgili kahramanlar seçer. Çok iyi bildiği sinema tekniği ile düğüm olayları çerçeveleyip geriye dönüşlerle, nesnel ilişkileri çözümler. Bütün bunların sonucunda da kendisine oluşturduğu dünya görüşü çerçevesinde Mustafa Kemal’in yenilikçiliğiyle İnönü dönemini birbirinden ayırır. Hemen hemen aynı  özellikler bütün düzyazılarında da görülür. Kendine has bir üslubu vardır. Romanlarında da şiirsel bir anlatımı seçer; imgeyle birlikte dil ve düşüncenin olanaklarını konunun hizmetine verir. Böylece okuyucuyu tekdüze bir metin karşısında bırakmamak ister. Çeşitli çağrışımlarla ve plastik yansıtmalara dayanan bir anlatımla okuyucunun ilgisini çekmeyi hedefler, yine aynı sebeple çoğu zaman “konuştuğumuz gibi yazmaya” özen gösterir. İlk iki romanında, Tanzimat’tan bu yana geliştirilmiş olan düzyazıya sadık kalırken daha sonra cümle üzerinde bir hayli oynayacaktır. Tanzimat’la birlikte yerleşmiş düzyazı dilini, cümlede fiillerin sona gelmesiyle oluşan yeknesaklıktan dolayı kusurlu bulur. Bu yeknesaklığı gidermek için cümlede fiillerin yerini değiştirir; soru ve ünlem cümlelerinden yararlanma yoluna gider. Yazarın tek hikâye kitabı Yengecin Kıskacı (1999) değişik tarihlerde yazılmış dört hikâyeden oluşmaktadır. Özellikle, kitaba ismini veren son hikâyede, sinema ile düzyazıyı birleştirme çabası içinde olduğu görülür. Attilâ İlhan’ın yazılarında da konu olarak yakın tarih, Osmanlının son yıllarından başlayarak Cumhuriyetin kuruluşu ve günümüze kadar uzanan dönem, ayrıca dünyada ve bizde görülen sol hareketler her zaman ilgi alanı içinde olmuştur. 1950’lerin sonları ve 1960’ların başlarında Ali Kaptanoğlu takma adıyla yazdığı senaryolar mümkün olduğunca aslına sadık kalınarak filme aktarıldı. Bir televizyon dizisinin pilot filmi olarak hazırlanan Paranın Kiri’nin (yön. H. Karakaş, 1979) ilgiyle karşılanması üzerine, arkasından altı bölümlük Sekiz Sütuna Manşet (yön. H. Karakaş, 1982) çekildi. TRT dizisi olarak çekilen Kartallar Yüksek Uçar (yön. H. Karakaş, 1984), Yarın Artık Bugündür (yön. H. Karakaş. 1986),  Yıldızlar Gece Büyür (1992), Kurtlar Sofrası (yön. B. ilhan, 1999) yine ilgiyle karşılanan kaleme aldığı özgün senaryolardır. Yönetmenliğini Biket İlhan’ın yaptığı ve özel bir televizyon kanalında yayınlanan Teleflaş’tan sonra O Sarışın Kurt ve Yanlış Saksının Çiçeği (yön. F. Motan) filmlerinin senaryolarını yazmıştı. Duvar kitabındaki Cebbaroğlu Mehemmed başlıklı şiiri ile 1946 CHP Şiir Armağanı ikincilik ödülünü, Tutuklunun Günlüğü ile 1974 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülünü. Sırtlan Payı ile 1974-75 Yunus Nadi Roman Armağanı aldı. (https://www.biyografya.com/biyografi/4983)

Arıburnu kadar şiir yüzünden acılara, dertlere katlanan bir şairi henüz tanımadım. O şiir için her felakete, her sefalete katlanabilir.

Ellerin
Ellerime değse rasgele
Parmağın, parmağıma
İçimden yıldızlar uçuşur
Sana, taa sana.

Gözlerin
Gözlerime değse rasgele
Dizlerin, dizlerime
Yağmurlar yağar içime
Taa içime.

Bir soluğun değse,
Bir dudağın değse yüzüme
Bir daha
Bir daha değse

Ve bir daha değse

Rasgele!.. (Rastgele, Orhon Arıburnu)

İki canbaz bir ipte oynamaz
Bir ipte bir sürü cambaz
Hilebaz, madrabaz, kumarbaz

İki cambaz bir ipte oynamaz
Bir ipte bir sürü canbaz
Ateşbaz, işvebaz, hokkabaz

İp niye kopmaz
Zampok eyin pi (Zampok Eyin Pi, Orhon Arıburnu)

Orhon Murat Arıburnu (1918-89): Babasının asker olması nedeniyle öğrenimini ülkenin çeşitli şehirlerinde tamamladı. 1935’te Konya Askeri Ortaokulu’nu, 1938’de İstanbul Haydarpaşa Lisesi’ni bitirdi. Türk Kuşu Teşkilatı’na katıldı ve pilot revolesi aldı. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde (1938-1940), bir ders yılı da (1943-1944) Edebiyat Fakültesi’nde okudu. Her iki fakülteyi de bitiremedi. Öğretmenlik, Tasvir-i Efkar gazetesinde muhabirlik, düzeltmenlik ve bir süre pilotluk yaptı. İstanbul Belediyesi Hukuk İşlerinde çalıştı (1938-1941). 1946’dan itibaren sinemada yönetmenlik, senaryo yazarlığı ve oyunculuk yaptı. 1947’de Şadan Kamil’in yönettiği Seven Ne Yapmaz filminde başrol oynayarak aktörlüğe başladı; 1950’de Yüzbaşı Tahsin adlı ilk filmini yönetti. Oyuncu olarak İstiklâl Madalyası, Ateşten Damla; yönetmen olarak Yüzbaşı Tahsin, Sürgün, Beklenen Şarkı, Lejyon Dönüşü, Tütün Zamanı gibi filmlerle kendinden söz ettirdi. 1947’de “Resimlendirilmiş Şiirler” adlı sergisini açtı. 1968-1971 yılları arasında, Türk Edebiyatçılar Birliği genel sekreterliği ile Türkiye Sanatçılar Birliği ikinci başkanlığında bulundu, Türkiye Yazarlar Sendikasının kurucu üyeleri arasında yer aldı. Birinci Türk Film Festivali’nde Kanlı Para adlı filmiyle en başarılı rejisör ve senaryo yazarı ödüllerini aldı. 1983 yılında hastalandı. Sağlık sorunları nedeniyle gittiği Almanya’da, işçilerle ilgili çalışmalar yaptı, amatör gençlerle filmler yapmaya çalıştı. Bir yandan da tiyatro oyunları yazdı ve çeşitli amatör topluluklarla bu oyunları sergiledi. Orhon Murat Arıburnu’nun ilk şiiri, 1936’da Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır. 1940’lı yıllarda Garip şiir akımına yakın şiirler yazan Arıburnu, genellikle birkaç dize ya da dörtlükten oluşan kısa, esprili dil oyunlarıyla dikkat çeken ve nüktedanlık taşıyan şiirlerini Servet-i Fünun-Uyanış, Yeni Ses, İşte, Genç Nesil, Edebiyat Dünyası, Gelecek, Gün, Varlık, Kaynak, Yeditepe, Küçük Dergi ve Yenilik dergilerinde yayımlamıştır. Şiirleri çeşitli dillere çevrilen şair, 1947’de İstanbul’da dünyanın ilk resimlendirilmiş şiir sergisini açmıştır. 1940 kuşağı şairlerinden kabul edilen Arıburnu, ilk şiir kitabı Kovan’ı 1940 yılında bastırmıştır. Daha sonra Buruk Dünya (1985), Bu Yürek Sizin (1987) adlı şiir kitapları yayımlanmıştır. Arıburnu’nun şiirleri, kısa ve buluş mahiyetindeki ironilerden oluşmaktadır. Şiirlerinde Orhan Veli’nin ve Garipçilerin biçim ve espri anlayışı kendini belli etmekle beraber bu tip ironilerinde özgünlüğü de yakalamıştır. Özellikle Orhan Veli’nin kısa ve espriye dayanan şiirlerinden esinlendiği fark edilmektedir. Örneğin “Havva’nın Kızı” adlı şiiri, ses ve tema bakımından Orhan Veli’nin “Sereserpe” ve “Şoförün Karısı” şiirlerini hatırlatmaktadır. Orhon Murat Arıburnu, yer yer söz oyunlarına yer veren cinaslı, aliterasyonlu şiirler de yazmıştır. Bu hususta “Lalelim” adlı meşhur şiiri örnek verilebilir: “Lalelim / Lalelide oturur / Laleli, lale kokar / lalelimden / Laleliden geçilir / Lalelimden geçilmez.” Arıburnu, bu dizelerde İstanbul’un bir zamanlar lale bahçeleriyle ve Laleli Baba’sıyla ünlü semtine göndermede bulunarak lalelerle sevgiliyi özdeşleştirmektedir. Belki lale satan, belki hep lale alan ya da yakasına takan, belki ince ve uzun hâliyle laleye benzeyen, belki de adı Lale olan bu sevgilinin Laleli’de oturması neşeli bir bütünlük sağlamaktadır. Şiirdeki ilginç bir ayrıntı, lalenin kokusundan söz edilmesidir. Arıburnu’nun bazı şiirlerinde toplumsal eleştiri ince alayla birlikte belirginleşir. Şair, “Umut” adlı şiirinde “Dünya döndükçe / Umut, fakirin ekmeği / Ye Mehmet ye / Ye Mehmet ye…” mısralarıyla küçük insanın hayat karşısındaki duyarlılıklarını mizahi bir söyleyişle dile getirmiştir. Bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde Orhon Murat Arıburnu’nun şiirleri, Garip şiir hareketi ile toplumcu şiirin bileşkesi görünümündedir. (http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/ariburnu-orhan-murat)

Aydınlıklar iinde kararsızım

Sürü sürü insanlar içinde

Bu yeşil bahar içinde

Yarsızım (Kenan Harun)

Kitapsız yaşarsın

Şiir desen

Yazamazsın

Ana, kardeş, dost, arkadaş

Uzakta

Sevdiğinden mektup gelmez

Al hançeri göğsüne sapla

Yapamazsın (Kenan Harun)

** Kenan Harun/ Harun/ Kenan Soran (Asıl adı) (1925-2002): Şairin çocukluğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde geçmiştir. İlk, orta ve lise eğitimini tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girmiş; ancak burayı bitirememiştir. 1950’den sonra gazetecilik hayatına atılan Kenan Harun, parlamento muhabirliğinden emekli olmuştur. Şiire 1941 yılında daha 16 yaşındayken başlamıştır. İlk şiirlerini Servet-i Fünun-Uyanış dergisinde yayımlamıştır. Bunun dışında Varlık, Gün, Yirminci Asır, Yücel gibi dergilerde şiirleri çıkmıştır. Ayrıca aralarında Cahit Sıtkı Tarancı, Oktay Rıfat, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ziya Osman Saba ve Attilâ İlhan’ın da şiirlerinin yer aldığı Yeni Şiirler 1949 gibi kimi şiir antolojilerinde de şiirleri yayımlanmıştır. Şiir hayatına daha 22 yaşındayken 1947 yılında son vermiştir. Bunun sebebi şiir yazdığı 1940’lı yıllarda kendisi gibi toplumcu anlayışta olan sanatçılara uygulanan baskı olmuştur. Yayımladığı ilk ve tek şiir kitabı olan Dörtyol Ağzı, 16-22 yaşları arasında yazılan şiirlerden oluşmuştur. Eserin içerisinde seçilmiş 41 şiir yer almaktadır. Şair, Delikanlılık Düşleri adını vermeyi düşündüğü bu esere, şiirde bir yol ayrımına gelmesi ve şiiri bırakması sebebiyle Dörtyol Ağzı adını vermiştir. Şiiri bırakmak ona üzüntü verse de 1947’den sonra bir daha şiir yazıp yayımlamamıştır. Kenan Harun’un, yazdığı az sayıda şiirinde, Nazım Hikmet’in takipçisi konumundaki Ömer Faruk Toprak, Cahit Irgat, Suat Taşer gibi temsilcileri olan 1940 kuşağı şairlerinin etkisi hissedilir.  2000’li yıllarda Kitap-lık dergisinde kimi anıları yayımlanmıştır.

Kitap hakkında görüşler: Hikmet Dizdaroğlu: Yaşamanın dörtte üçü mutluluğu hazırlamakla geçiyor. Ama sanılmasın ki, geriye kalan dörtte birde mutlu olunuyor! Bu hazırlığa öylesine alışılmıştır ki, kendisi için yaptığı hazırlık tükenince, başkasına hazırlık yapar kişi; öylesine ki, mutluluk ölümden sonraya kalır. Oysa gerçek mutluluğun hiç hazırlık gerektirmediğini anlamak, bilgeliğin ta kendisidir… Mutluluğa engel olmada, olağanüstü bir beceriklilik gösteriyor insan. Bana öyle geliyor ki, mutsuz olmaktan en çok kaçan, en başta gidiyor mutsuzluğa. (Andre Gide) Kendimizden çıktığımız ölçüde çevremize ve insanlara yöneldiğimiz ölçüde benliğimizi daha iyi kavrar, yaşamanın yoğunluğuna ulaşır, mutsuzluğu yeneriz. Nahit Ulvi Akgün’ün dolap serüvenini ilkin Akbal’dan öğrendim… Behçet Necatigil’in şiirlerini sokak fenerlerinin loş aydınlığında yazmaktan hoşlandığını kaç kişi bilir?…

Andaçlarını yazan kimselere bayılırım; yaşadığımız bir günü düşünüzde bir daha yaşamak, ne güzel şey. Yarın ne yapacağımı bilmeyi pek istemem; ummadığım, beklemediğim şeylerle karşılaşayım, daha iyi; ama dünümü hemen elimden kaçırmamaya çalışırım. (Nurullah Ataç)

Tahir Alangu: Sait Faik ile Fazıl Hüsnü’nün, birinin çok açık, ötekinin alabildiğine kapalı hayatlarından çıkarabildiği ise, biri için sümsük bir ağıt, öteki için tutkun bir öğrenci kasidesinden ileri gidememiş. Hele Behçet Necatigil için dedikleri, onu alçak gönüllü, zavallı küçük adamların yaşayışı ve eserleri ile yakın bir sanat evliyası çıkarıyor karşımıza. Bu ahlakçı, mazbut, iyice dizginlenmiş davranışların altındaki tutkulu, nice azaplardan süzülüp gelen karmaşık kişiliğini sezemedi mi acaba?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: