Kum Adam Masallar- Ernst Theodor Amadeus Hoffmann

** Wilhelm adını Mozart’a saygısından Amadeus yaptı.

**Delibes’in Coppelia eseri, Çaykovski’nin Fındıkkıran’ı ve Stepford Kadınları filmi bu kitaptan esinlenilmiş.

** Clément Philibert Léo Delibes (1836-91): Özellikle opera, operet ve bale eserleri hazırlayıcısı olarak tanınan, Fransız besteci. Babası bir postacı idi ve Delibes küçük yaşta iken öldü. Annesi çok yetenekli bir amatör müzisyen idi ve büyük babası bir opera şarkıcısı idi. Delibes annesi ve dayısı tarafından yetiştirildi. 1847de Paris’e gidip Paris Konservatuvarı’nda eğitimine başladı ve Adolphe Adam tarafından verilen kompozisyon derslerini almaya başladı. Bir yıl sonra şan dersleri takibe başladı ise de şarkıcılıktan daha çok bir orgcu olarak yetişti. Konservatuvara devam ederken geçimini sağlamak için “Theatre Lyrique”de provalara piyano ile eşlik ve koro lideri işlerinde çalıştı. 1864de Paris Operası’nda ikinci koro lideri oldu. 1865-1871 döneminde “Saint-Pierre-de-Chaillot” kilisesinde orgculuk yaptı. Delibes bir seri operet hazırlamıştır ve bunlardan ilki 1865de Folies-Nouvelles ‘de prömiyeri yapılan “Deux sous de charbon, ou Le suicide de Bigorneau (İki Şu Değerine Kömür veya Bigorneau’nun İntiharı)” olmuştur. III. Napolyon için Algers (Cezayir) temalı ve aynı adlı bir törensel kantata ile o zamanki Fransız devlet başkanının ilgisini çekti. 1866’da koreografisini Leon Minkus’un yaptığı, hazırladığı “La Source (Kaynak)” adlı bale çok popüler oldu. 1870’de hazırlamış olduğu bir mekanik oyuncağın bir köylü gencini yaşayan sevgilisinden ayırması temasını işleyen Coppelia adlı bale eseri ile sanatının zirvesine eriştiği kabul edilir. Delibes bundan sonra 1876’da “Sylvia” adlı bir diğer bale eseri de hazırlamıştır. Sonraki yıllarda Delibes bir seri yeni opera hazırladı. Bunlardan sonu olan 1883’de Lakme operası birçok popüler olan şarkı ve müziksel parça kapsamaktaydı; örneğin “Legende du Paria (Can Şarkısı)” ve bir gibi. Bunun yanında tiyatro oyunları için eşlik müziği de hazırlamaktaydı. Bunlar arasında, sonradan Verdi’nin Rigoletto operasına uyarladığı Victor Hugo’nun “Le roi s’amuse” adlı oyunu için hazırladığı danslar ve antik şarkılar içeren eşlik müziği çok ilgi çekmiştir. Bazı müzikologlar daha sonra hazırlanan Gounod Faust operasının Delibes’in Faust drama oyunu için hazırladığı eşlik müziğinin çok benzeri olduğunu iddia ederler. Kardeşi Michel Delibes İspanya’ya göç etmiştir ve İspanyol yazarı Miguel Delibes’in büyükbabasıdır.  (https://www.turkcebilgi.com/l%C3%A9o_delibes)

** Pyotr İlyiç Çaykovski (1840-93) Rusya İmparatorluğu’nun Vyatka eyaletinde bulunan günümüz Udmurtya’sında küçük bir maden şehri olan Votkinsk’te doğdu. Ukrayna vatandaşı olan babası İlya Petroviç Çaykovski, çeşitli Rus şehirlerinde fabrika yöneticisi olarak çalışmış olan bir devlet maden mühendisiydi. Büyükbabasının adı Pyotr Fyodoroviç Çayka’dır (sonradan adını Çaykovski olarak değiştirmiştir), Çayka geleneksel bir Ukrayna soyadıdır. Bestecinin annesi Aleksandra Andreyevna (kızlık soyadı d’Assier) kısmen Fransız asıllıydı ve İlya’nın üç eşinden ikincisiydi. Pyotr, babasının ikinci evliliğinden olan altı çocuğunun ikincisiydi. Dört erkek kardeşi (Nikolay, İppolit, ve ikiz Anatoli ile Modest, sonuncusu oyun yazarı, libretto yazarı, ve çevirmendir), ve Aleksandra adlı bir kızkardeşi vardı. Babasının ilk evliliğinden Zinayda adlı bir üvey kızkardeşi de vardı. Çaykovski beş yaşında piyano dersi almaya başladı. Üç yıl içinde öğretmeni kadar yetkin bir şekilde müzik okuyabilecek kadar yetenekli bir öğrenciydi. Anne ve babası müziğe karşı olan yeteneğini çok destekliyordu. Özel hoca tutmanın yanı sıra bir org almış ve piyano çalışması konusunda şevk vermişlerdi. Ancak ailesinin müzik yeteneği karşısındaki arzuları kısa zamanda köreldi. 1850 yılında aile Çaykovski’yi Sankt Petersburg’ta bulunan İmparatorluk Hukuk Okuluna göndermeye karar verdi. Bu okul daha çok küçük soylu ve seçkin tabakanın çocuklarına hitap ediyordu ve öğrencilerini devlet memuru kariyerine hazırlıyordu. Okula giriş yaşı 12 olduğu için Çaykovski evinden 1.300 km. uzakta okulun hazırlık sınıfında iki yıl geçirmek zorundaydı. Bu iki yıl geçtikten sonra Çaykovski yedi yıllık öğrenim almak üzere İmparatorluk Hukuk Okuluna geçti. 14 yaşındayken çok bağlı olduğu annesini kaybetti ve bu daha sonra eserlerinde bile kendisini gösterecek olan depresif yanının gelişmesine katkıda bulundu. 19 yaşında eğitimini tamamlayarak devlet memuru oldu. 21 yaşındayken Sonradan Petersburg Konservatuvarı’na dönüşecek yeni bir müzik okuluna kaydoldu. 1865 yılında mezun oldu ve Moskova Konservatuvarı’nda müzik öğretmenliğine başladı. Bu kurumda çalıştığı 11 yıl boyunca birçok büyük eser yaratan Çaykovski, ilk defa Alınyazısı adlı senfonik şiirde kendi bestecilik üslubunu ortaya koydu: Tutku ve özlem dolu, küçük şarkıları yeğleyen bir üslup. Eşcinsel eğiliminin dedikodulara yol açmasını önlemek için 1877’de konservatuvardan bir öğrencisi ile evlenen Çaykovski’nin bu evliliği çok başarısız olmuş ve intihar girişiminde bulunmasına yol açmıştır. Dokuz hafta sonra eşini ve Moskova’yı terk eden ancak boşanamayan besteci 1878’de varlıklı bir müziksever olan Nadezhda von Meck ile tanıştı. 11 çocuklu bu genç kadın Çaykovski’yi maddi olarak destekledi ancak ilişkileri sadece mektuplaşma yoluyla sürdü, von Meck’in isteğiyle birbirlerinin yüzünü görmediler. Aldığı maddi destek sayesinde Çaykovski öğretmenlikten ayrılıp kendisini bestelerine verdi. 1878 – 1885 yıllarını Avrupa-Rusya arasında gidip gelerek geçiren besteci, gittiği ülkelerde orkestralar yönetti. 1891’de ise Amerika Birleşik Devletler ‘ine giderek kendi eserlerinden oluşan dinletiler gerçekleştirdi. Çaykovski, 1875’de ilk kez seslendirilen 1. Piyano Konçertosu ve 1876’da sahnelenen Kuğu Gölü balesi ile büyük başarı kazanmıştı; en başarılı operası olan Eugene Onegin ‘i 1879’da tamamladı; 1880’de 1812 Yılı Uvertürü ‘nü yazdı;1881’de ilk kez seslendirilen Keman Konçertosu zamanla keman dağarcığının en gözde eserlerinden birisi oldu; 5. Senfoni 1888’deki ilk seslendirilişinden itibaren büyük başarı kazandı; 1889’da Uyuyan Güzel balesi sahnelendi; 1890’da yazdığı Maça Kızı, o yıl Çarlık Operaevi’nde sahnelendi. Sanatının doruğuna çıktığı sırada Nadezhda von Meck onu parasal olarak desteklemeyi ve mektuplaşmayı kesti. Ancak Çaykovski beste çalışmalarını sürdürdü ve 1892’de Rusya’da bir turne gezisine çıktı. Moskova yakınlarında bir ev alarak burada 6.Senfoni (Patetik)’yi besteledi, Fındıkkıran balesini yazmaya başladı. 1893’te kolera salgını sırasında kaynatılmamış bir bardak su içmesi sonucu yatağa düşerek Petersburg’da öldü. Çaykovski, 7 senfoni, 2 opera, üç bale, üçü piyano, biri keman olmak üzere dört konçerto, üç yaylı dördül, en ünlüsü Andante Cantabile (1. yaylı dördülün ağır bölümü) olan çeşitli oda müziği eserleri bestelemiştir. (https://www.operabale.gov.tr/tr-tr/Sayfalar/artistdetail.aspx?ArtistId=4650)

** Hoffmann, Bach ve Beethoven’in değerini ortaya çıkaran bir müzik eleştirmenidir.

** Johann Sebastian Bach (1685- 1750): Almanya’nın Eisenach isimli küçük bir kasabasında doğan Johann Sebastian Bach neredeyse tamamı müzisyen olan bir ailede gözlerini açmıştır. O derecedir ki Bach soyadı döneminde müzisyenlikle eşanlamlı olarak görülmektedir. Bach ailesinin on dört üyesi de müzisyenlik yaparak geçimlerini sağlamaktadır. Ancak 19. yüzyıldan günümüze kadar Johann Sebastian Bach sanatı ve eserleriyle o kadar ünlenmiştir ki, Bach soyadı artık onu tanımlar hâle gelmiştir. Dokuz yaşındayken annesini, on yaşındayken de babasını kaybetmiştir. Öksüz kalan sanatçının bakımını on dört yaşındaki org sanatçısı olan abisi Johann Christoph Bach üstlenmiştir. On beş yaşında Lüneburg’daki Mattehaus Kilisesi’ne soprano olarak giren Johann Sebastian Bach, burada besteci Georg Böhm tarafından yetiştirilmiş ve onun ustalığından faydalanmıştır. Bach’ın org için yazdığı eserlerde onun izleri görülmektedir. Bach’ın müzik kariyerinde ilk ciddi iş deneyimi Saksonya-Weimar dükünün orkestrasında kemancı olarak başlamıştır. Bu orkestradayken, diğer müzisyenler gibi Macar kıyafetleri giyen Bach, bu görevinden aynı yıl ayrılmıştır. Daha sonra Arnstadt’ta org çalmaya başlayan Bach, “Cemaati şarkına çeviriyorsunuz!” gibi eleştiriler almaya başlamıştır. 1707 yılında oradan ayrılıp bir akrabası olan Maria Barbara ile evlenmiştir. 1714’te usta bir orgcu olarak dünyaya açılıp birçok kente gitmiştir. Ve bu yolculuk sırasında Prusya’da kentinde bir dinleti verirken bir eserinin pedal melodisini olağanüstü çaldığından dinletide bulunan ve bir süre İsveç Kralı olan Hessen Dükü Friedrich kendinden geçercesine coşarak parmağındaki değerli yüzüğü çıkarıp Bach’a hediye etmiştir. 1723 yılında Leipzig Thomas Kilisesi’ne kantor ve Leipzig Üniversitesi Müzik Bölümü Başkanlığına getirilmiş ve ömrünün sonuna kadar bu görevi sürdürmüştür. Günde 30-35 sayfa müzik eserleri yazdığı bilinmektedir. Birçok şekilde eserler veren sanatçının bazı eserleri kaybolmuş, bazı eserlerini de kendisi yakmıştır. 1749 yılında, uzun süredir devam eden göz problemleri nedeniyle girdiği göz operasyonunda görme yetisini kaybetmiştir. Sanatçı köklü Alman stillerini özellikle İtalya ve Fransa gibi dış ülkelerden aldığı ritimlerin, formların ve yapıların adaptasyonu ve kontrpuan, armoni, müzikal motiflerin organizasyonundaki ustalığıyla geliştirmiştir. Bach’ın besteleri arasında Brandenburg Konçertoları, Goldberg Varyasyonları, Si minör Missa, 2 Passion ve 200 tanesi günümüze kadar ulaşmış 300’den fazla kantatı kapsamaktadır. Barok müzik denilince akla ilk gelen isimlerden biri olan Alman müzisyen, besteci Johann Sebastian Bach, yaşadığı dönemde müzisyen kimliği ile saygı görse de, büyük bir besteci olarak dikkat çekmemiştir. (https://www.daszeitung.com/johann-sebastian-bach-barok-muzigin-ustasi/)

** Ludwig van Beethoven ( 1770 – 1827): Alman besteci. Bonn’da 8 oğlu olan, fakat bunların hepsinin de kendisi gibi engelli olduğu bir ailenin çocuğudur. İlk müzik öğretmeni babasıdır. Alkolik bir müzisyen olan babasının Beethoven’a piyano eğitiminde çok sert ve acımasız davrandığı bilinir. Mutsuz bir çocukluk geçiren Beethoven, küçük yaşlarda ailesinin geçimine katkıda bulunmak için kilisede piyano çalarak çalışmaya başlamıştır. 1787 yılında Mozart’la çalışmak umuduyla Viyana’ya gitti. Mozart ile bir süre çalışma fırsatı bulsa da annesinin hastalığı nedeniyle Bonn’a döndü. Annesinin ölümünden sonra 1792’de Viyana’ya geri döndüğünde Mozart’ın ölmüş olduğunu öğrendi. 1792 yılında Viyana’ya giden Beethoven klasik müziğin ünlü bestecisi Joseph Haydn’ın yanında çalışmaya başladı. Joseph Haydn kısa sürede Beethoven’ın üstün yeteneğini fark etti ve her konuda ona destek oldu. Beethoven, başlarda besteci olarak değil piyanist olarak adını duyurdu. Daha sonra yaptığı bestelerle klasik müziğin 19. yüzyılın sonuna kadar yaşayan tüm müzisyenlerini etkiledi. Beethoven’ın dokuz senfonisi, beş piyano konçertosu, bir keman konçertosu, bir piyano, keman ve çello için üçlü konçerto, otuz iki piyano sonatı ve birçok oda müziği eseri bulunmaktadır. Sadece bir opera, Fidelio, bestelemiştir. İlk senfonisini 1800 yılında yapmıştır. 3. senfonisini, Eroica olarak da bilinir, Napolyon’a Avrupa’ya demokrasi getirdiği için adamıştır. Ancak daha sonra Napolyon kendini İmparator ilan ettiğinde bu adamayı geri almıştır. 9. senfoni ise en çok bilinen ve bugün Avrupa Birliği marşı da olan en çarpıcı senfonisidir. Beethoven çok titiz çalışan bir müzisyendi. Müziği, ifade gücü ve teknik olarak çok üst seviyedeydi. Beethoven, Haydn ve Mozart’tan devraldığı prensipleri geliştirdi, daha uzun besteler yazdı ve daha tutkulu, dramatik eserler oluşturdu. Özellikle Op. 109 piyano sonatıyla Klasik müziğin Romantik Dönemini başlatmıştır. Yaşamı boyunca sağlık problemleri çeken Beethoven 1801’de işitme problemleri yaşamaya başlamış ve 1817’de tamamen sağır olmuştur. Bu dönemden sonra sağırlığı müzik yaşamını hiçbir şekilde etkilememiştir. 9. senfoniyi sağırlık döneminde bestelemiştir. 1827 yılında 56 yaşındayken dünyaca tanınan bir besteci olarak siroz hastalığı nedeniyle vefat etmiştir ve cenazesine otuz bine yakın insan katılmıştır. (https://www.operabale.gov.tr/tr-tr/Sayfalar/artistdetail.aspx?ArtistId=5658)

** Hoffmann’a göre iç dünyamız, dolayısıyla düş gücümüz dış dünyanın etkisiyle harekete geçer ve dış dünyaya aktarılır ve bunun sonucunda iç dünyamızdaki düşler, fanteziler ve çatışmalar dış dünyaya yansır. “Ne istersek onu gördüğümüz” için içsel gerçeğimizle dışsal gerçeklik arasındaki çizgi hiçbir zaman net değildir… Ona göre, insan dış dünyayla çatışmak yerine önce kendini tanımalıdır. Dış dünyayı kabullenmenin yolu da mizahtan geçer.

Kapriçyo: Jacques Callot’a göre aralarında gevşek bağlar olan çizimler için kullanılıyor. Müzikte ise bir dizi doğaçlama anlamındadır. (İris Kantemir)

** Jacques Callot (1592-1635): Son derece ayrıntılı gravürleriyle tanınan 16. ve 17. yüzyıl Fransız bir baskı sanatçısıydı. Eserleri askerler, İncil hikayeleri, avcılık, sarhoş taverna sahneleri, dilenciler ve dönemin aristokrat mahkemelerini içeriyordu. Fransa’nın Nancy kentinde soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen sanatçı, bir kuyumcuda çıraklık yaptı, Roma’da gravür okudu ve sonunda sanatçı Antonio Tempesta ile Floransa’da gravür yapmayı öğrendi . Patronu Cosimo Il de’Medici’nin Floransa’daki ölümünden sonra Callot, Nancy’ye döndü. Çalışmaları Rembrant van Rijn  ve Francisco de Goya’nın özellikle canlı çizgisinden ve dramatik aydınlatma kullanımından etkilenmiştir.  (http://www.artnet.com/artists/jacques-callot-2/)

** Hollen- Bruegel Pieter/ Breughel/Genç (1564-1637): Geleneksel olarak Genç Pieter Brueghel’e “de helse Brueghel” veya “Cehennem Brueghel” lakabı verilmiştir, çünkü kendisinin fantastik ateş tasvirleri ve grotesk imgeler içeren çeşitli tabloların yazarı olduğuna inanılırdı. Genç Pieter Brueghel, on altıncı yüzyıl Hollanda’lı ünlü ressam Yaşlı Pieter Brueghel(“Köylü Brueghel” olarak bilinir) ve Mayken Coecke van Aelst’in en büyük oğlu olarak Brüksel’de doğdu . Babası, beş yaşındayken 1569’da öldü. Annesinin 1578’de ölümünün ardından Pieter, kardeşi Yaşlı Jan Brueghel (“Kadife Brueghel”, “Cennet Breughel” ve “Çiçek Breughel” olarak da anılır) ve kız kardeşi Marie ile birlikte büyükanneleri ile birlikte yaşamaya başladı. Büyükanne Mayken Verhulst, üretken sanatçı Pieter Coecke van Aelst’in dul eşi ve minyatür resimleri ile tanınan, başarılı bir sanatçıydı. Brueghel ailesi 1578 sonrasında Antwerp taşındı ve Pieter peyzaj ressamı Gillis van Coninxloo’nun Atölyesi’ne girdi. 1585’te Saint Luke Loncası’nın 1584/1585 kayıtlarında “Pieter Brugel” bağımsız bir usta olarak listelenmiştir. 1588’de Pieter, Elisabeth Goddelet ile evlendi. Çiftin, çoğu genç yaşta ölen yedi çocuğu vardı. Pieter Brueghel III adlı bir oğul da bir ressamdı. Genç Pieter Brueghel, Antwerp’te babasının yerel satış ve ihracat yaptığı çalışmaların esas olarak ucuz kopyalarını üreten büyük bir stüdyo işletiyordu. Yine de, sık sık mali zorluklar içindeydi. Genç Pieter Brueghel manzara resimleri, dini konular, atasözleri ve köy sahneleri çizdi. Pieter’in birkaç çiçek natürmort tablosu bulunuyordu.  (https://en.wikipedia.org/wiki/Pieter_Brueghel_the_Younger)

Hemen Doktor Eckstein’a koştu. Doktor yalnızca gülümseyerek bir kez daha, Evet, evet dedi ve ilaç vereceğine giderken söylediği birkaç sözcüğe ek olarak, Sinir zafiyeti! Kendiliğinden geçer- temiz hava- arabayla biraz gezsin- eğlensin- tiyatro- Pazar Çocuğu, Prag’lı Kız Kardeşler- geçer, dedi. Doktorun bu denli güzel ve etkili konuştuğunu çok az gördüm, diye düşündü rektör yardımcısı. Neredeyse çenesi düşmüş diyeceğim. (Altın Saksı)

İçimizde bizi tutmak ve başka zaman ayak basmayacağımız bir yola çekmek için kötü ve haince bir iplik yerleştiren karanlık bir güç varsa, o gücün de bizimle aynı biçime girmesi, benliğimizle bütünleşmesi gerekir, ancak o zaman ona inanır ve gizli görevini yerine getirebilmesi için ona gereksinimi olan alanı sağlarız. Oysa neşeli bir yaşamla güçlenen zihinlerimiz yabancı ve kötü etkilerin niteliklerini tanıyabilecek kararlılığa ulaşmışsa ve eğilimlerimizin ve işlerimizin bizi yönelttiği yolda soğukkanlılıkla ilerlersek, o kötü güç aslında bizim aynadaki yansımamız olan biçimini oluşturmaya çabalarken yitip gider. Lothar da, Bir kez bu karanlık güce teslim olursak, dış dünyanın yolumuza rastlantı sonucu çıkardığı tanımadığımız varlıkların görüntüsünü içimize çeker ve biz kendimiz bu tür görüntüler yoluyla bize seslendiğine bizi inandıran olağandışı bir ruha can vermiş oluruz, diyor.

Başka hiçbir kaygıya yer bırakmaksızın tüm yüreğini, tüm zihnini ve tüm düşüncelerini tutsak eden bir deneyimin oldu mu hiç? İçin için yanmış, ateş gibi kanın damarlarında hızla dolaşmış ve yanaklarına daha belirgin bir renk katılmıştır. Başka gözlerin göremediği biçimleri seçmek istercesine garip bakışlarını boşlukta bir yerlere dikmiş ve sözlerin karamsar iç çekmelerin arasında belirsizleşmiştir. Neyin var değerli dostum? Bir sorunun mu var kardeşim? diye sormuştur arkadaşların. Ve sen içinde olanları tüm pırıltılı renkleriyle, ışıklarıyla ve gölgeleriyle anlatmaya başlayabilmek için boş yere sözcükler arayıp durmuşsundur. Dinleyenleri elektrik gibi çarpsın diye bu sıradışı ve olağanüstü ama aynı zamanda ürkünç, gülünç ve dehşet verici deneyimin tümünü ilk sözcüğünde toparlamak istemiş, ama her sözcük, her tür dil kaynağı soluk, donuk ve cansız gelmiştir sana. Sözcükler arayıp durmuşsundur kekeleyerek ve arkadaşlarının gerçekçi soruları içindeki koru üfleyen dondurucu bir esinti gibi gelmiş ve onu neredeyse söndürmüştür.

.. bu garip öyküye hiç kolay olmasa da dayanabilmen için gerekli olan ruh halini söyleyeyim diye Nathanael’in öyküsüne şaşırtıcı, özgün ve ilgi çekici bir başlangıç bulabilmek için kafa yordum. Bir zamanlar…- bu güzel bir başlangıç ama fazla gerçekçi!.. S. adlı küçük bir kasabada… yaşıyordu… – biraz daha iyi, en azından öykünün doruk noktasına hazırlık olur. Ya da balıklama dalıp, Barometre satıcısı Guiseppe Coppola tam… Cehenneme kadar yolun var! diye bağırdı öğrenci Nathanael korku ve dehşetten gözleri yuvalarından fırlamış olarak… denebilir.- aslında böyle başlamıştım, ama sonra Nathanael’i gözleri yuvalarından fırlamış olarak gözümün önüne getirdiğimde biraz gülünç geldi abana, oysa bu öykünün hiçbir gülünç yanı yok.

İyi bir portre ressamı gibi bazı portreleri betimlemede öylesine başarılı olabilirim ki, orijinallerini bilmeden onlarla çok benzerlik bulur, hatta o insanları sık sık kendi gözlerinle gördüğünü bile düşünebilirsin. İşte o zaman sevgili okuyucum, hiçbir şeyin gerçek yaşamdan daha garip ve daha çarpık olmadığına inanır, bir şairin donuk bir aynadaki soluk bir yansıma gibi gerçekliğin garipliğini yakalamaktan öte bir şey yapamadığını anlarsın.

** Jacob van Ruisdael (1628/9- 82): 17. yüzyıl Hollanda’sının en ünlü manzara ressamlarından biriydi ve Hollanda manzara resminin klasik evresinin en önde gelen temsilcisiydi . Manzaralarında şiirsel ve bazen kara kara düşünen veya trajik bir ruh hali yarattı. Bu, özellikle Ağaçlarla Çevrili Bir Havuz adlı eserlerinde görülebilir . Ruisdael, az bilinen bir ressam Isaack Jacobsz’ın oğlu olarak Haarlem’de doğdu. Aynı zamanda bir satıcı ve çerçeve yapımcısıydı. Amcası Salomon van Ruysdael’den eğitim aldı ve 1648’de Haarlem ressamlar loncasına üye oldu. 1650 civarında, Alman sınırının karşısındaki Bentheim çevresindeki dağlık bölgeye gitti. 1650’lerin sonlarından itibaren İskandinavya’yı gezmiş olan Allart van Everdingen’in çalışmalarına dayanarak şelaleler de yaptı . 1657’de Ruisdael Amsterdam’a yerleşti ve daha sonraki yıllarda orada doktor olarak da çalıştığı söyleniyor.  (https://www.nationalgallery.org.uk/artists/jacob-van-ruisdael)

Tahta bebeklere aşık olmadıklarına emin olmak için birçok sevgili, sevdikleri kadınlardan şarkı söylerken ve dans ederken kusursuz olmamalarını, onlara yüksek sesle bir şey okunurken dikiş dikmelerini, örgü örmelerini ya da süs köpekleriyle oynamalarını ve her şeyden önemlisi yalnızca dinlemekle kalmayıp arada sırada gerçek düşünce ve duygu belirtecek bir biçimde konuşmalarını istemeye başladılar. Böylece bazı sevgililer arasındaki bağlar güçlenip daha zevkli bir hale gelirken öbürlerinde sessiz sedasız zayıfladılar. Riski göze almamak gerekir, neme lazım, diyenler oldu. Çay partilerinde inanılmayacak kadar çok esneniyor, ama kuşku çekmemek için hiç hapşırma duyulmuyordu.

Smorfia (İtalyanca): Yüz buruşturma

Celionati bir kahkaha patlattı. Siz insanlar hep aynısınız! diye bağırdı. Kafanız dinç, mideniz doluyken elinizle dokunabildikleriniz dışında hiçbir şeye inanmazsınız; ama zihinsel ya da bedensel hazımsızlığınız varsa, size ne sunulursa sunulsun üzerine atlarsınız. (Prenses Brambilla)

Ama yazarın ansızın önüne çıkan çok garip bir figürden fena halde kaygılanıp sık çalılıkların olduğu yan bir yola saptığını, ama sakinleşince yeniden okumanı sağlayacak olan geniş düz bir yola döneceğin umut ediyor da olabilirsin. Öyleyse bol şanslar! Artık sana sevgili okuyucum, bazen (bunu sen de belki kendi deneyimlerinden bilirsin) gergin ruhların havaya benzer resimlerinin masalımsı maceralarını tam hiçliğe karışacaklarken yakalayıp, onlara böyle şeyleri görebilme yetisi olan her gözün gerçek yaşamda da görebildiği, dolayısıyla da inandığı net biçimler verebilmeyi başardığımı söyleyebilirim.

** Baiocco: Orta İtalya’da özellikle de, Lazlo’da kullanılan, değeri, aslen bir şiline eşdeğerdi , yüzyıllar boyunca azalarak sonuçta yirmi kuruşa düşen, bakır para. Madeni paranın boyutu, ağırlığı ve değeri zamanla değişti. (https://en.wikipedia.org/wiki/Baiocco)

Ama biz İtalyanlar böyleyizdir, bizi bir anlığına kendimizden geçiren abartılı gösteriler ister, ama kanlı canlı olduğunu düşündüğümüz şeyin bizi garip hareketleriyle aldatan, yapay iplerin oynattığı cansız bir kukla olduğunun farkına varır varmaz onu küçümsemeye başlarız.

** Pulcinella: Kökeni Commedia dell’arte’nin iki ana karakteri olan Maccus ve Bucco’ya dayanıyor. Maccus esprili, alaycı, kaba ve acımasız olarak tanımlanırken, Bucco kendisiyle ilgili, aptal olan sinirli bir hırsızdır. Bu ikilik, Pulcinella’nın hem dış görüntüsü hem de davranış biçimiyle kendini gösterir. Kamburunu, büyük, çarpık burnunu ve iri bacaklarını Maccus’tan miras aldı. Göbekli, büyük yanakları ve devasa ağzı Bucco’dan geliyor. Kalıtımın bu ikiliği nedeniyle Pulcinella, senaryoya bağlı olarak bir uşak veya bir usta olarak tasvir edilebilir .  Usta olan Pulcinella daha çok Bucco’ya benziyor, entrikacı bir doğası, saldırgan bir duygusallığı ve harika bir zekası var. Ancak uşak olan Pulcinella, Maccus’a benzer ve Pierre Louis Duchartre tarafından “donuk ve kaba bir hödük” olarak tanımlanır.  Üst sınıftan gururlu, kurnaz hırsız ile hizmetkar sınıfından yüksek sesli, kaba sapığın bu yan yana gelmesi, Pulcinella’nın davranışlarını anlamanın anahtarıdır. Pulcinella, dualistik bir karakterdir: Durumun çok farkında olmasına rağmen ya aptalı oynar ya da belirgin bir şekilde cahil olmasına rağmen çok zeki ve yetkinmiş gibi davranır. Her zaman kazananın tarafındadır, ancak genellikle kazanana kadar buna karar vermez. İlk niyeti ne olursa olsun, Pulcinella her zaman kazanmayı başarır. Bir şey kötü biterse, başka bir şeyde başarılıdır.  Pulcinella’nın bir diğer önemli özelliği de hiçbir şeyden korkmamasıdır. Ne olursa olsun galip geleceği için sonuçlar konusunda endişelenmez. Pulcinella, her durumda kendini kollar, ancak yine de çevresindeki herkesin işlerini halletmeyi başarır. Geleneksel olarak deriden yapılmış olan Pulcinella’nın maskesi, güneşten yıpranmayı ima etmek için siyah veya koyu kahverengidir. Burnu değişir, ancak her zaman maskenin en belirgin özelliğidir. Ağza takılarak uzun ve kavisli olabilir veya daha şişkin bir köprü ile daha kısa olabilir. Ama her iki durumda da burun bir kuş gagasını andırır. Genellikle maskenin bir yerinde, tipik olarak alında veya burunda bir siğil vardır. Çizik kaşlar ve derin kırışıklıklar da önemlidir, ancak burada sanatsal yorumlamaya yer vardır. Çıkıntılı bir kaş sırtına, örme kaşlara, çatık kaşlara veya sadece kalkık kaşlara sahip olabilir. Derinin buruşuk olması ve abartılı commedia dell’arte maskelerine uyacak kadar belirgin olmaları önemlidir. Maske eskiden gür siyah bir bıyık veya sakala sahipti, ancak bu çoğunlukla 17. yüzyılda terk edildi. Pulcinella, çoğunlukla, önü düğmeli, uzun kollu, gevşek oturan bir bluzdan oluşan bol, beyaz bir kıyafetle tasvir edilir. Bunu geniş bacaklı pantolonlarla, tüm kıyafeti göbeğin altına sıkıştıran bir çeşit kemerle tamamlanır. Bu onun şiş göbeğini vurgular. Tarzı değişiklik gösterse de şapka her zaman takılır. Tipik olarak, kıvrık kenarlı bir şapka, ucu aşağıya doğru uzanan yumuşak bir konik şapka olabilir. Her iki şapka da beyazdır. Pulcinella’nın iki ana desteği vardır: Birincisi, çoğunlukla bir silah olarak kullanılan nispeten kısa bir çubuk olan bir sopadır.  Diğeri, vücuda yakın durması için geleneksel olarak kemerine takılan bozuk para cüzdanıdır.  (https://en.wikipedia.org/wiki/Pulcinella)

** Brighella: Commedia dell’arte’nin komik, maskeli bir karakteridir. Önceleri gevşek bir şekilde oturan, beyaz önlük ve yeşil süslemeli pantolonlardan oluşan bir kıyafet ve genellikle bir batocio ( bölgeye bağlı olarak batacchio veya battacio ) denen tokat atma sopası veya bir tahta kılıçla donatılmıştı. Daha sonra bir pelerinle bir tür üniforma giymeye başladı. Doğaüstü bir görünüm sergileyen yeşilimsi bir yarım maske takmıştı. Ona saldırgan bir özellik kazandırmak için bir kanca burnu ve kalın dudakları ile birlikte kalın kıvrılmış bir bıyığı ile ayırt edilir. Kostümünden de anlaşılacağı üzere general Zanni’den köken alır ve 16. yüzyılın başlarında kendi özelliklerini aldı. Genellikle bir taverna sahibi gibi orta sınıfın  bir üyesi olarak tasvir edilmesine rağmen , genel olarak hizmetkar karakterlerden biri olarak kategorize edilmiştir: karakteri, Brighella’nın kendisi gibi, senaryodaki ihtiyaçlar ne olursa olsun uyarlanabilir. Aslında Arlecchino’nun daha akıllı ve çok daha kinci ağabeyidir. İkisi de aynı geleneksel doğum yerini paylaşıyor: Kuzey İtalya’da bir şehir olan Bergamo. Genellikle sosyal statüde altındakilere en acımasızdır; hatta ara sıra öldürecek kadar ileri gider. Karakterinin sonraki versiyonlarında bu şiddetli ve kötü niyetli özellikler önemli ölçüde azaltılmıştır. Brighella usta bir yalancıdır ve her durum için anlık bir yalan uydurabilir. O, iyi bir entrikacı. Bir hizmetçi olduğunda, ya efendisine özverili bir şekilde hizmet edecek ya da uygun gördüğünde onu mahvetmek ve ondan yararlanmak için her fırsatı arayacaktır – kendisi için en büyük avantajı ne olursa. Parayı çok sever, ancak parayı hızla harcar ve özellikle içkiye düşkün olma eğilimindedir. Yürüyüşü, geleneksel Zanni hareketinden, kafa dikey dururken gövdenin bir yandan diğer yana eğilmesi ile ayırt edilebilir. Bacak her hareketinde dizler açık kalır ve dirsekler aşağı doğru bükülür. Karakteri genellikle Milano’dan veya Bergamo’dan geliyor ve orijinal İtalyanca’da genellikle yerel aksanıyla konuşur. Çok esprili ve kelime oyununa düşkün olabilir. Aynı zamanda başarılı bir şarkıcı, dansçı ve müzisyen ve bazen sahnede gitar çalar. (https://en.wikipedia.org/wiki/Brighella)

** Tartaglia: İleri görüşlü ve kekemedir, genellikle birçok senaryoda aşıklardan biri olarak görünür.  Sosyal statüsü değişir; bazen icra memuru, avukat, noter veya kimyagerdir. Daha sonraları devlet adamı olarak kalmıştır. Tartaglia büyük bir keçe şapka, devasa bir pelerin, büyük boy botlar, uzun bir kılıç, dev bir bıyık ve karton bir burun takıyor. Genellikle alt işçi sınıfını temsil eder, ancak bazen commedia dell’arte’de orta veya üst sınıfı temsil eder. (https://en.wikipedia.org/wiki/Tartaglia_(commedia_dell%27arte)

Biz Almanlar, her zaman bir şakanın yüzeysel bir şaka olmaktan öte bir anlamı olmasını söylediğimiz için…

Siz İtalyanların bir şakayı yalnızca bir şaka olarak almaya bizden daha alışık olduğunuzu anlayabiliyoruz…

Garip birinin ürkünç mimikleriyle insanları gülmekten kırıp geçirdiğini gördüğümde ona özgün bir imgenin göründüğünü ve onunla konuştuğunu, ama onun ne dediğini anlamadığını düşünürüm, nasıl ki insan gerçek yaşamda anlamadığı garip bir dildeki bir şeyi kavramaya çalışırken bilinçsizce özgün örneğin hareketlerini çaba gerektirdiği için abartılı bir biçimde taklit ederse. İşte bizim şakalarımız, bir deredeki gizli bir taşın üzerinden akan suyu dalgalandırması gibi, içimizin derinliklerinden konuşan özgün imgenin dilini ve ironinin içsel kurallarına uygun davranışları üretiyor. Ama dıştan görülen ve malzemesini dıştan alan kaba şakalarınızı ve ülkenizin bu tür mizah yaratmadaki olağanüstü yeteneğini takdir etmediğimi sanmayın Üstat Celionati.

Ammazzato sia, chi non porta moccolo (İtalyanca): Mum taşımayan öldürülsün. Roma Karnavalı sloganı.

Bence bu maskeler çok hoş bir olay, isabetli bir ironi ve çok özgür ve terbiyesiz bir ruh hali zenginliğini ortaya çıkarıyorlar, ama insan doğasının kendisinden çok, onun değişik biçimlerdeki dış görünümüyle ilgili olduklarını, yani daha iyi ve öz söylemek gerekirse, insandan çok insanları ele aldıklarını söylemek zorundayım.

Çok çok uzun yıllar önce, diyelim Paskalya’dan önceki perhizin ilk Çarşambasının büyük perhizin arife günü Salıyı hemen izlediği gibi bir zamanda…

Mermer ve kaymak taşından yapılma sarayın dışında tuğladan yapılma kentler olmadığı için, bu insanlar medeniyetten nasiplerini alamamışlardı ve sağlam duvarların koruması altında koltuğunda rahatça oturmanın, her an utanmaz bir ağacın yapraklarını pencereye doğru uzatması ya da davet edilmemiş bir konuk gibi lafa karışırcasına sarmaşıkların ve dalların duvar kağıdı görevi yapması tehlikesiyle karşı karşıya kalarak, mırıldanan bir derenin kenarında hışırdayan çalılıklarla sarılı mütevazi bir kulübede oturmaktan daha iyi olduğundan haberleri yoktu.

** Edda Voluspa: Völuspá (Kahinin Kehaneti), Poetic Edda’nın ilk ve en bilindik şiiridir. İskandinav mitolojisi hakkında öğrenilenler açısından da en önemli belgelerden biridir.65 kısa kıtadan oluşan Voluspa başlangıçtan dünyanın sonuna kadar yaşanacak olaylardan, dünya tanrılarından ve canavarlardan bahsetmektedir. Şiir çoğunlukta pagan inanışlarına dayanılarak yazılmış olsa da araştırmacılara göre yazıldığı dönemde yayılmaya başlayan Hristiyanlık inancından da etkilendiği belirtilmiştir. Bu nedenle, Voluspa şiirinin günümüzdeki hali Hristiyan geleneğin izlerini de yansıtabilmektedir. Voluspa şiiri, “kadın kâhin” anlamına gelen ve ismi bilinmeyen bir volva’nın kehanetlerinden oluşmaktadır. Bu şiirde Valfather adıyla anılan Odin, kadın kahinden insanoğlunun yaradılışını ve geleceğini kendisine anlatmasını ister ve bu konuda onu zorlar. Kadın evrenin ve ilk insanın nasıl yaratılacağından ve nasıl çoğalacağından bahseder. İnsanlık ve tanrılar kendi altın çağlarını yaşayacaklarını ve her şeyin mükemmel bir düzende ilerleyeceğini anlatır. Fakat anlatıların ilerleyen bölümlerinde Odin’e, tanrıları ve insanlığı büyük bir kıyametin beklediğini söyler. Ayrıca Voluspa, dünyanın sonu olacak Ragnarok’un aslında gerçek bir son olmadığını ve evrenin bir döngü içerisinde olduğunu anlatmaktadır.  (https://geekstra.com/2018/mitoloji/voluspa/)

Belki de sevgili okuyucum, sen de benim gibi insan ruhunun kendisinin düşünülebilecek en olağanüstü masal olduğu kanısındadır… Dünya ruhu doğanın hizmetlileri olan bizim içimize, içinde yalnızca bizim malımız olan olağanüstü bir ülkenin ışıldadığı bitip tükenmez bir elmas madeni koymamış olsaydı, yaşamımız nasıl da cansız, bir dilenciden daha yoksul ve bir köstebekten daha kör olurdu!.. Sancho akıllı biri olmalı, çünkü uykuyu bulan insanı Tanrı’nın onurlandırması gerektiğine, ama düşü bulanın daha da çok onurlandırılmaya layık olduğuna inanırdı. Yalnızca uykunun yumuşak örtüsü altında yatarken zihnimizde doğan düş değil, hayır, çoğu zaman yeryüzündeki sıkıntıların ağır yükünü kanatları üzerinde kaldıran, her acıyı susturan, bağrımızda kıvılcımlanan yüce bir ışık olduğu için bitmez tükenmez özlemimizi esinleyip onun gerçekleşeceğine söz veren ömür boyu gördüğümüz düştür söz konusu olan.

Ürkünç olaylar sulandırılmadan ve yumuşatılmadan izleyicinin gözünün önüne sunulmuyorlardı ve bazı dehşet verici eylemlerin korkutuculuğu öylesine bol hoş sözcükler ve konuşmalarla sarıp sarmalanıyordu ki, izleyiciler tatlı bir meyvenin acı çekirdeğine dokunup irkilmeden içini tadabiliyorlardı.

Esprili bir Fransız şair iki tür karmaşık ifade olduğunu söyler: 1-Okuyanların ve dinleyenlerin anlamadığı, 2- Ve daha üst düzeyde olanı da yazarın şiir de yazsa, düz yazı da, yazdıklarını anlamadığıdır. Trajedilerde esaslı roller oluşturan karmaşık dramatik ifadeler daha ağdalı olan 2. türe girer. Ne oyuncunun, ne izleyicilerin, hatta ne de şairin kendisinin anlayabildiği bol tınılı sözcükler en çok alkış alanlardır.

Emprezaryo: Kazançtan belirli bir yüzde karşılığında, bir sanatçının anlaşmalarını yürüten ve sanat izlencesini düzenleyen kimse. Bir tiyatroyu yöneten ve turne işlerini düzenleyen kimse.

** Gian Giorgio Trissino (1478-1550) : Edebiyat kuramcısı, filolog, oyun yazarı ve şair, İtalyan tiyatrosunda önemli bir yenilikçi. Trissino’nun en önemli kültürel katkısı, neredeyse yalnızca başyapıtı olan Romalı tarihçi Livy’nin Kartaca savaşları hakkında bir hikayeye dayanan ve Sophocles ve Euripides’in dramatik tekniklerini kullanan Sofonisba’dır. Klasik kurallara saygı gösteren ilk trajediydi. 16. yüzyıl boyunca Avrupa trajedilerine bir örnek oldu. (https://www.britannica.com/biography/Gian-Giorgio-Trissino)

**Sperone Speroni degli Alvarotti (1500–1588)İtalyan Rönesans humanisti, bilim adamı ve oyun yazarıydı. Padua’nın edebiyat akademisinin üyelerindendi. Hem ahlaki hem de edebi konularda yazılar yazdı. Yunan ensest aşk efsanesine dayanan oyunu Canace yalnızca bir kez oynandı ; ancak yaygın ahlak ve edebi tartışmalara yol açtı. Talihsiz aşıklar (ve kardeşler) Canace ve Macareus, Venüs’ün birbirlerine olan aşklarının kışkırtıcısı olduğunun farkına varmazlar ve babaları olan, onlardan korkunç bir intikam alan rüzgarların kralı Aeolus tarafından keşfedilir.  Ovid’den türetilen bir olay örgüsü ve Seneca’dan alınan dramatik unsurlarla Canace trajedisi, ensest sorunu ve bunun hala güncel olan tartışmalı bir konu olan kültür ve doğa tartışmasındaki rolü hakkında soruları gündeme getiriyor. (https://en.wikipedia.org/wiki/Sperone_Speroni) (https://crrs.ca/publications/cp42/)

Her şeyle öylesine kendinizden geçiyorsunuz ki, ahlarla ve vahlarla daha sıkıcı hale getirdiğiniz, sonu gelmeyen bir trajedi gibi dolaşıyorsunuz sürekli.

Bir insanın düştüğü an onun gerçek benliğinin ilk kez dik durduğu andır.

** Georg Christoph Lichtenberg (1742-1799): Alman doğa bilimleri, astronomi ve matematik profesörü, yazar, eleştirmen. Christoph Lichtenberg, çocukluğunda yaşadığı bir kaza sonucu kambur kaldı. Papaz olan babasının Darmstadt kenti vaizliğinde görevlendirilmesiyle köyden kente taşındılar. Edebiyat, müzik, matematik, fizik, astronomi ile ilgilendi. Devlet desteğiyle girdiği Göttingen Üniversitesi’nde yardımcı profesör olarak görev yapmaya başladı. Hannover başta olmak üzere bazı kentlerin ölçüm çalışmalarını yapmasının yanı sıra, felsefe, doğa, bilim konulu araştırmalarda bulundu, yazılar yazdı. 1774 yılında “Göttingen Bilimler Topluluğu”‘na girdi. Yaşadığı hastalıklardan etkilenerek içe kapanık bir yaşam sürmeye başlayan Georg Lichtenberg, yakalandığı zatürre hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdi. İngiltere’ye iki gezi yaptıktan sonra üniversitede profesörlüğe yükseldi. Bu süreçte gerçekleştirdiği bilimsel çalışmalar sonucunda havadaki elektriği ölçerek kendi adıyla bilinen bir elektrik biçimini keşfetti, paratoneri geliştirerek hidrojenin havadan daha hafif olduğunu buldu. Çeşitli kitaplar yazdı. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Georg_Christoph_Lichtenberg)

Siyam ikizlerinin belirgin bir kişiliklerinin olduğu da söylenemezdi, çünkü birinin yapısı sonu gelmez bir döngüyle sürekli öbürüne geçiyordu. Kuşkusuz bunun nedeni yalnızca fiziksel bağlamda değil, ruhsal bağlamda da birlikte büyümüş olmalarıydı. Ve bu durum anlaşmazlıkların çıkmasına neden oluyordu. Düşünceleri sürekli yana kayıyordu ve bu nedenle her ikisi de düşüncenin kendisinin mi, yoksa öbürünün mü olduğuna karar veremiyorlardı.

Sen kanatlanıp daha yükseklere uçabilmen için mizah gereksinimi olan düş gücüsün, ama mizahtan yapılma bir vücudun yoksa, havada sürüklenen rüzgarın oyuncağı bir çift kanattan başka bir şey olamazsın.

Çünkü tiyatro denen küçük dünyada yalnızca gerçek düş gücüne ve içten gelen gerçek mizaha sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda bu zihinsel durumu bir aynadaki gibi tarafsız görme yeteneği olan birkaç kişinin de olması gerekir, bu kişiler bunu dış yaşama öyle bir yansıtsınlar ki küçük dünyayı saran büyük dünyaya da güçlü bir büyü etkisi yapsın. Böylece tiyatroya, uygun görürseniz, insanların içine bakabileceği Urdar kuyusudur diyebiliriz.

** Urdar Kuyusu: İskandinav mitolojisinde, yaşam ağacı Yggdrasil’in altındaki üç kuyudan biridir. Aynı zamanda, tanrıların günlük konsey toplantılarını düzenledikleri yerdir. (Urdar Kuyusu)

Doge (İtalyanca): Dük

Dogaresso (İtalyanca): Düşes

İnsanların sonu gelmez yorumlar yapıp kılı kırk yararak kendilerini zevk almaktan neden yoksun bıraktıklarını hiç anlamıyorum.

… tüm tarihçiler geçmişin sesiyle bugüne konuşan birer hayalettirler.

Çoğu kez insan cesaretini yitirmesine neden olan bir felaketin üstüne başka bir felaket daha yaşarsa, başka zaman fazla hissedilmeyecek bu felaketin acısı ikiye katlanır.

… ve onu tutmayanların dediği gibi, enerjik halini, ateş gibi yanan gözlerini, burnunun ve yanaklarının kırmızılığını içsel gücünden çok iyi cins Kıbrıs şarabına borçlu olduğunu söyleyip…

Tehlike, huzursuzluk ve gerginlik anlarında ne zaman bir karar alınsa, karar kesin olduğu sürece gökten inen bir esin gibi algılandığı bilinen bir gerçek değil midir?

Bucintoro: Kürekli tören gemisi

Fırtınada küçük balıkçı teknelerinin büyüklere oranla denizde daha güvenli ve kolay yönetilir oldukları bilinir.

Ama gerçek yaşamda, cesaret isteyen bir işi başarmayı kader her zaman ancak bir kişiye nasip ettiği için, öbürlerinin bütün çabaları boşa gider.

Dogelerin Adriyatik Denizi’yle evliliğini perçinlemek için bucintoronun güvertesinden denize altın bir yüzük attıkları…

Başımı çatlatırcasına düşünmem ve ne olduğunu aramam bir işe yaramıyor. Geçmişte karanlık yankısı ruhumu doldurarak beni böylesine kendimden geçiren ve bu denli olağanüstü olan ne yaşadığımı, bir türlü bulamıyorum… İz bırakmayan bir şeyin hala izleri olabilir mi? (Doge ve Dogaressa)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: