Bir Delinin Hatıra Defteri- Nikolay Vasilyeviç Gogol

Son derece hoş olmayan bir üslup. Bir insanın yazmadığı hemen belli oluyor, olması gerektiği gibi başlamış ama bir köpeğinki gibi bitmiş.

O çok hırslıdır! O bir mason, kesinlikle mason her ne kadar gizlese de ben onun mason olduğunu hemen fark ettim. Ne zaman birine elini uzatsa, sadece iki parmağını uzatıyor.

** Masonluk: Masonluğu bir veya birkaç kişi icat edip kurmamıştır. Masonluk bir evrimin sonucudur ve bu evrimde birçok Mason görev üstlenmiştir. Masonluk da öğretilerini birçok dinden, felsefeden, bilgi sisteminden ve sembollerden almıştır. Genel olarak kabul edilen teze göre Masonluk, Orta Çağ’da katedralleri, sarayları, şatoları inşa eden Operatif Mason localarından çıkmıştır. Bu Operatif Masonların ritüel ve gelenekleri ise kendilerine önceki kuşaklardan miras kalmıştır. 8. yüzyıldan 12. yüzyılın ortalarına kadar inşaat bilimi ve sanatı kilisenin tekelindeydi. Kiliselerin inşası papazların kontrolünde keşişler tarafından gerçekleştiriliyordu. Daha sonra halktan kişiler de yardımcı veya işçi olarak işe alınmaya ve keşişlerle beraber inşaatlarda çalışmaya başladılar. Bu birlikte çalışmanın sonucunda inşaat sanatına ilişkin bilgiler yavaş yavaş sözü edilen sivil kişilere aktarıldı. İnşaat sanatının bilgi ve sırlarına sahip bu hünerli kişiler yeni binalar yapıldıkça yerel idarelerden loncalara bağlı olmama ve serbest seyahat edebilme gibi birtakım imtiyazlar elde ettiler. 11. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Avrupa’da artık tüm katedraller ve önemli binalar bu gezgin Masonlar tarafından yapılıyordu. Bir kilise büyüğü, bir kral veya bir prens kendi idaresi altında bulunan bir yerde bir katedral, kilise, saray, şato veya kale inşa ettirmek istediğinde Masonların ileri gelenlerinden bir ustaya müracaat eder, onunla bir anlaşma yapar ve ona inşaatın ustabaşılığını verirdi. Bu Ustabaşı veya mimar, anlaşmasını imzaladıktan sonra mutlak bir yetkiyle hareket eder, Avrupa’nın her tarafına haber salarak, işin muhtemel boyutlarını belirterek meslek erbabını davet ederdi. Bundan sonra gezgin Masonlar yavaş yavaş bu işyerine gelmeye başlarlardı. Gelenler şantiye yanında veya yakınlarında gruplar halinde yerleştirilir, her şeyden önce gereken şekilde barınmalarını sağlayacak önlemler alınırdı. Taş yontucuları en büyük grubu oluşturduğundan şantiyede toplananlara genel olarak ‘Mason’ denirdi. Şantiyede hem işlerin idaresi ele alınır hem de inşa edilecek binanın mimari resimleri, planları ve malzeme listeleri saklanırdı. Bunların yanında da sanatkârlara yapılan işler hakkında çeşitli öğretici ve aydınlatıcı bilgiler verilirdi. İşe yeni giren çıraklar da burada yetiştirilirdi. 14. yüzyıldan önce ilk Operatif Mason locaları böyle kendiliğinden kuruluyordu. Bunların ne bir anayasası ne de özel kuralları vardı. Ustabaşı bir çırağı işe alır, ona bir itaat yemini ettirilir ve sonra adı deftere yazılırdı. Bunu yapmak için özel bir loca mekânına veya merkezî bir otoritenin iznine gerek yoktu. Loca kelimesine ait en eski referans ise Masonluğun bugüne kadar bulunan en eski yazılı belgesi olan ve 1390 yılında kaleme alındığı sanılan Regius şiiridir. Bu satırlar 15. yüzyıl başlamadan önce taş ustalarının loca adı verilen bir mekânları ve saklanması gereken mesleki sırları olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca 15. yüzyılda yapılan kilise inşaatlarının muhasebe defterlerinde ‘loca’ için yapılan masraf kayıtlarına da rastlanmaktadır. Bu dokümanlarda ‘loca’ kelimesi, taş ustalarının yemeklerini yedikleri, yattıkları, aletlerini sakladıkları, kışın içinde çalıştıkları şantiye binası anlamında kullanılmıştır. Bu locaların bizim anladığımız anlamda Operatif Mason locası olabilmesi için çok önemli bir unsur daha gereklidir: Sembolik bir ritüel.  Bir çırağın mesleğe nasıl kabul edileceğine, nasıl yemin edileceğine ve mesleğin nasıl yönetileceğine dair kurallardır. Operatif Masonluk olarak da adlandırılan bu Masonluk, Orta Çağ’da Avrupa’nın her köşesinde mevcut olmuş, Avrupa’nın mimari şaheserleri bu Masonlarca inşa edilmiştir. 16. yüzyılın sonlarından itibaren kan kaybetmeye başlamış, 17. yüzyılın ortalarına doğru da kaybolmaya yüz tutmuşlardır. Bunu önleme arzusu, locaları aralarına meslekten olmayan aydınları da almak suretiyle teşkilatlarını yeniden canlandırmaya yönlendirmiştir. Mason localarının kilise ve devletin baskısından arınmış imtiyazlı hür ortamı, bu baskıdan yılmış olan aydınlar için de bir cazibe merkezi oluşturmuş ve bunlar, 17. yüzyılın ortalarından itibaren Mason localarına girmeye başlamışlardır. Meslekten olan Masonlarla meslekten olmayan bu aydınlar arasındaki farkı vurgulamak için sonradan katılan bu aydınlara “Kabul Edilmiş Masonlar” denilmiştir. Böylece yeni hedef, manevi bir “Ülkü Mabedi” inşası haline dönüşmüştür. Bugün “Spekülatif Masonluk” olarak adlandırdığımız bu “yeni” Masonluğun doğum yeri İngiltere’dir. Londra’da çalışmakta olan ve üyelerinin çoğu Kabul Edilmiş Masonlardan oluşan dört loca 24 Haziran 1717 tarihinde bir araya gelmişler ve merkezî bir otorite altında örgütlenerek dünyadaki ilk Büyük Loca’yı kurmuşlardır. Kurdukları bu Büyük Loca federatif bir oluşumdur. Önceleri adı Londra Büyük Locası olan bu federatif oluşum daha sonra İngiltere Büyük Locası’na dönüşmüştür. 1725’te İrlanda, 1736’da İskoçya, bu örneğe uyarak, kendi Büyük Localarını kurmuşlardır. Bu yeni oluşum kısa zamanda tacirler, diplomatlar, askeri localar vasıtasıyla Avrupa, Amerika ve bütün Dünya’ya hızla yayılmıştır. Bugün, Dünya’da yüz seksen kadar Büyük Loca bulunmaktadır. (https://www.mason.org.tr/masonlugun-kokenleri-ve-dunyada)

** II: Philip/ Felipe (1527-98): 1554 –1598 tarihleri arasında İspanya kralı olarak yaşadı. İspanya İmparatorluğu’nun kurucusudur. İspanya‘da Kutsal Roma-Cermen İmparatoru ve İspanya Kralı” olan Şarlken (V. Karl)’ın ve Portekiz Prensesi olan İsabella’nın tek meşru çocuğu olarak doğmuştur. İspanya Kralı olur olmaz¸ Protestanlardan nefret eden II. Felipe İspanya’daki bütün Protestanların öldürülmesini emretti. II. Felipe, krallığı döneminde Akdeniz’e hakim olan Osmanlılarla savaşmaya devam etti. 1560 yılında İspanya, Venedik Cumhuriyeti, Ceneviz Cumhuriyeti, Papalık Devleti, Savoy Düklüğü ve Malta Şövalyeleri’nden donanmasıyla Osmanlı donanmasına saldırdı. Tunus açıklarında yapılan Cerbe Deniz Savaşı’nda Osmanlı donanmasına Kaptan-ı Derya Piyale Paşa kumanda ediyordu. Haçlı donanması bu savaşta büyük bir hezimete uğradı. Ancak 1571 yılında Osmanlılarla II. Felipe‘nin kardeşi Don Juan’ın kumandasındaki Haçlılar arasında yapılan İnebahtı Deniz Savaşı‘nı Haçlılar kazandı. Bu zafer, Batı Akdeniz’de İspanya‘yı egemen yaptı. Bu zaferden dolayı Papa, II. Felipe’yi Hıristiyanlık’ın büyük korucusu ilan etti. Bu zaferden sonra II. Felipe, asıl büyük şeytan olarak gördüğü Protestan İngiltere Krallık’ını işgal etmeye karar verdi. Hollanda‘dan 250 bin kişilik bir ordu toparlayan Felipe, donanmasıyla beraber İngiltere önlerine geldi. Fakat Felipe’nin İnebahtı Deniz Savaşı’na katılmış olan ve sonradan Protestanlığı seçip İngiltere’ye yerleşen 2 İspanyol denizcinin, kalyonlarının planlarını kraliçeye verdiğini ve İngiltere’nin o zamanlarda İspanyanın 1/10’u kadar olan ekonomisin bütün kaynaklarını bir donanma yapmaya ayırdığından haberi yoktu. 1588 yılında 2 donanma karşılaştı. Muharebede İspanya büyük bir mağlubiyet aldı. Bu savaş Avrupa tarihinde önemli bir dönüm noktası oluşturacaktı. Böylece Protestanlık artık durdurulamaz hale geldi. İspanya’nın gücü azaldı ve İngiltere Avrupa’da büyük bir güç haline geldi. 1588 yılında Hollanda‘lı Protestanlar tarafından yapılan saldırılarda yenildi. Hollanda’yı kaybetti. Durumdan istifade eden Türkler ve İngilizler, Atlantik ve Akdeniz ticaret yollarını ellerine geçirdi. Ordusunu, donanmasını ve ticaret ordularını kaybeden II. Felipe, İspanyol ekonomisine büyük zarar getirdi. Ülkede ve kolonilerde isyanlar çıktı. II. Felipe, yönetimden fiili olarak çekilip kendisini dine verdi. (https://www.biyografi.net.tr/ii-felipe-kimdir/)

2000 yılının 43 Nisan’ı…

Martaralık’ın 86’sı

Gece ve gündüz arası

Ah kadın, ne sinsi bir yaratık! Şimdi idrak ediyorum bu kadınları. Şimdiye kadar hiç kimse kime aşık olduğunu henüz bilmiyordu, ilk önce ben keşfettim: Kadın şeytana aşıktı. (Bir Delinin Hatıra Defteri)

… hemoroid olarak adlandırılan bir yüz rengi var.

Başmaçkin (Rusça): Kunduracı

Hozdata (Rusça): Cefakar

Boynu kısa olmasına rağmen yakasından kedi yavrusu gibi sarkan şey, onlarca yabancı Rus’un kafasına taktığı şey gibiydi.

Eğer Akakiy Akakiyeviç baksaydı, el yazısıyla ve düzgün bir şekilde temize geçirdiği mektupların satırları gibi her şeyi tertemiz görürdü. Nereden geldiği belli olmayan bir atın kafasını omzuna koyar ve burun deliklerinden çıkan rüzgarın yanına üflemesine izin verirse, o zaman fark ederdi satır ortasında değil de sokağın ortasında olduğunu.

… iki küçük oda, bir antre ve de mutfaktan oluşan, öğle yemeği yemeyerek para biriktirilip alınan bir lamba ve birçok değişik bibloları olan, yakın bir memur arkadaşlarının evlerine…

İzinli olduğunda ya da büyük veya küçük her bayramda fazlaca, içmeye başlardı. Dedesinin geleneklerine sadık kaldığı için takvimde haç işaretinin durduğu günlerde içmiyordu.

Geniş, boyası olmayan bir masada, Türk paşaları gibi bacağını altına almış oturan Petroviç’i gördü. Ayakları, işinin başında oturan terzilerin adetlerinde olduğu gibi çıplaktı.

Akakiy Akakiyeviç, büyük çoğunlukla kesinlikle hiçbir anlamı olmayan sözcüklerle bahanelerini izah etti. Eğer çok zorlanacağı bir iş olsaydı, alışıldığı gibi cümlelerini tamamen bitirmezdi. Yani çoğunlukla konuşmaya, “bu”, “doğru”, “kesinlikle” gibi kelimelerle başlar, sonra söylenmesi gereken her şeyi söylediğini düşünerek kendisi de aklından çıkarırdı ve artık hiçbir şey söylemezdi.

Sen en iyisi, kışın soğuk geldiği zaman onu kendine tayt yap çünkü çorapla ısınamazsın. Bunu Almanlar icat etti, daha fazla para kazanabilmek için.

** Zerdeva/ Ağaç Sansarı / Martes martes: Sansargillerden, sırtı koyu esmer, karnı daha açık, iyi tırmanan, postu değerli bir tür memeli. Etçiller (Carnivora) takımının, sansargiller (Mustelidae) familyasından, 55 cm kadar uzunlukta, 30 cm kadar kuyruğu olan, sırtı koyu, karnı daha açık, gerdanı sarı, çok iyi tırmanan, postu çok değerli, Avrupa ve Kuzey Asya’da ağaç kovuklarında yaşayan bir tür. Uzunluğu 23 cm, ağırlığı 1.5 kg olur. Postu kahverengidir. Kışın postu daha uzun ve daha kabarık olur. Ağaç sansarları, sık çam ormanlarında yaşar. Yuvalarını ağaç kovuklarına veya açık yerlerde kazdıkları çukurlara yaparlar. Yaşamlarının büyük bölümü ağaç tepelerinde geçer. Çok iyi tırmanmakla beraber yerde çok hızlı koşarlar. Gece aktiftirler. Gelişmiş işitme duyuları vardır. Küçük memeliler (fare, sincap ve yarasa gibi), kuşlar, böcekler, kurbağalar ve leşle beslenirler. Ayrıca meyve, yumurta ve bal yedikleri de bilinir. Bölgelerini dışkılarıyla işaretlerler. Ağaç sansarının baş düşmanları kartallar ve tilkilerdir. (https://nedir.ileilgili.org/a%C4%9Fa%C3%A7+sansar%C4%B1)

Neden gülümsemişti? Acaba tamamen bilmediği şeylerle karşılaştığı için mi yoksa herkesin içinde muhafaza ettiği içgüdü nedeniyle mi? Sonra diğer memurlar gibi” Ah, bu Fransızlar! Ne söylenebilir ki… Ve eğer bir şeyi gerçekten isterlerse, yani kesin olandı…” diye düşündü. Ama bunların hiçbirini düşünmemiş de olabilir, bir insanın ruhuna girip onun düşündüğü her şeyi öğrenmek imkansızdır.

Önemli şahsın tam olarak ne işle meşgul olduğu hala bilinmiyordu;.. Hiç kimse doğrudan ona gitmeye cesaret edemezdi. Bununla birlikte alt konumdaki memurlara, kendisi geldiğinde onu merdivenlerde karşılamaları gerektiği talimatı vermesi gibi başka birçok yolla önemini güçlendirmeye çalışmaya başladı. Yani kutsal Rusya’da herkes taklit hastalığına yakalanmış, herkes patronuna benzemeye çalışıyordu.

Aslında iyi kalpli bir insandı, arkadaşlarıyla arası iyiydi ve yardımseverdi fakat generallik rütbesi onun kafasını tamamen karıştırmıştı… Eğer kendine eşit seviyedeki insanlarla bir aradaysa davranışları konumuna uygun olurdu fakat toplumda kendinden alt rütbedeki insanlarla bir araya gelirse, öylece bir köşeye sessizce çekilirdi ve böyle daha iyi zaman geçireceğini hissederdi.

Ve Petersburg, Akakiy Akakiyeviç’siz kaldı, sanki hiç burada yokmuş gibi. Hiç kimse tarafından korunmayan, hiç kimsenin sevmediği, hatta hiç kimsenin ilgisini dahi çekmeyen, sıradan bir sineği iğnenin ucuna geçirip mikroskopla inceleyen doğa bilimcilerin bile dikkatini çekmeyen bir yaratık; kalem memurluğundaki arkadaşlarının alay etmesine boyun eğen ve sıradan bir şekilde mezara gömülen…

O zamandan beri bekçiler ölülerden o kadar çok korkuyordu ki canlıları bile yakalamaya endişeleniyorlardı, sadece uzaktan bağırıyorlardı: Hey sen, kendi yoluna git! (Palto)

Hayır, dedi Kovalev, mektubu okurken. O kesinlikle suçsuz Olamaz! Suçlu olan kişi böyle bir mektup yazamaz. Binbaşı Kafkasya bölgesinde birkaç defa soruşturmaya gönderildiğinden bu işlerde deneyimliydi.

Bir beyefendi öfkeyle bu aydınlanmış çağda bu saçma kurgunun nasıl yayıldığını anlamadığını söylüyordu ve hükümetin bunu fark etmemesine şaşırıyordu. Görünüşe göre bu beyefendi, hükümetin her şeye hatta eşiyle olan günlük tartışmalara bile el atmasını isteyen beyefendilerden biriydi. (Burun)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: