Operadaki Hayalet-Gaston Leroux

Bir taraftan da, orta ve yüzük parmaklarını avuç içine doğru katlayıp başparmaklarıyla tutup, serçe ve işaret parmaklarını orada olmayan Acem’e doğru tutarak uğursuzluğu kovuyorlardı.

Gabriel’in ne kadar batıl inançlı olduğunu bilirsiniz dedi Jammes. Ama her zaman kibardır. Acem’le her karşılaşmalarında, elini cebine sokar ve anahtarlarına dokunur. Bu sefer, Acem aniden kapıda belirince hemen oturduğu yerden fırlayıp dolabın kilidine dokunmaya kalkmış. Demir bir şeye dokunmuş olmak için elbette!

** Charles-François Gounod (1818-93): Fransız, besteci. Fransız opera müziğine yeni ve şiirsel bir duyarlık kazandırmıştır. Babası ressam, annesi iyi bir piyanistti. İlk müzik derslerini annesinden aldı. 1836’da Paris Konservatuvarı’na girdi, Halevy’den (1799-1862) kontrpuan, dönemin ünlü öğretmeni Lesueur’den (1760-1832) kompozisyon dersleri aldı. 1839’da Konservatuvar’ın Roma Ödülü’nü kazanarak İtalya’ya gitti. Roma’da geçirdiği üç yıl içinde İtalyan Rönesansı’nın büyük ustası Palestrina’nın dinsel müziğinin etkisinde kaldı, 1841-1842’de kendisi de aynı türde yapıtlar besteledi. Roma’dan sonra Viyana ve Leipzig’e gitti. Orada Mendelssohn’la tanıştı ve Bach, Mozart, Beethoven gibi bestecilerin yapıtlarını daha iyi inceleme olanağı buldu. 1843’te Paris’e döndü. Bir kilisede orgcu ve müzik yöneticisi oldu. Schumann ve Berlioz’un yapıtlarından etkilendi. 1851’de ilk operası Sappho’yu besteledi. O yıllarda sahne tekniğini yeterince tanımaması, Sappho ve bunu izleyen La nonne sanglante (Kanlı Rahibe) operalarının başarısızlığa uğramasına yol açtı. 1858’de bestelediği Le medetin malgre lui (Zoraki Doktor) adlı müzikal komedisi de başarı kazanamadı. Gounod’yu dünya ölçüsünde üne ulaştıran tek yapıt Faust oldu. İlk oynanışı 1859’da Paris’te Theatre-Lyrique’de gerçekleşen bu üstün güzellikteki operanın Librettosu Goethe’nin Faust oyununa dayanarak yazılmıştı. Klasik bir sahne yapıtı olan Faust, 19.yy Fransız operasını etkiledi, büyük opera türüne giden yolda bir basamak oluşturdu. Gounod’nun daha sonra, 1867’de bestelediği Romeo ve Juliet operası Fransa’da ilgiyle karşılanmasına karşın, dünya sahnelerinde aynı ilgiyi görmedi. 1881’de bestelediği Le tribut de Zamora (Zamora’nın Haracı) adlı operasının uğradığı başarısızlıktan sonra daha çok dinsel içerikli yapıtlara yöneldi. 1888’de Legion d’honneur nişanının en yüksek derecesiyle onurlandırıldı. Funeral March of a Marionette (Marche funèbre d’une marionnette) Kısa bir parçadır ve Alfred Hitchcock Presents (Alfred Hitchcock Sunar) adlı televizyon programının tema müziğidir. (http://sosyolojisi.com/charles-gounod-kimdir-hayati-eserleri-hakkinda-bilgi/40772.html)

**Charles Camille Saint-Saëns (1835 – 1921), Fransız besteci, orkestra şefi, orgcu ve piyanisttir. En bilinen eserleri Hayvanlar Karnavalı, Introduction and Rondo Capriccioso, Dans Makaber (Ölüm Dansı) vb.dir. Piyano Konçertoları, 3. Senfonisi ve Samson ile Dalilah isimli eserleri ile tanınan Fransız bestecinin, çok küçük yaşta yeteneği kendini belli etmiştir. 1848’de Paris Konservatuarı’na kabul edilmiştir. Burada Benoist’le org, Halevy ile kompozisyon çalışmıştır. 1871’de Société Nationale de Musique’in kurucu üyelerinden biri olmuştur. Bir dizi senfonik şiirin ardından kendisine büyük ün sağlayan 5 piyano konçertosu yazmıştır. 1868’de tamamladığı ilk operası Samson ile Delilah, İngiltere’ye ilk gidişinde, Franz Liszt’in organizasyonu ile sahnelenmiştir. Bundan sonra Saint-Saëns ömrü boyunca Lizst’e minnettarlık duymuş, en iyi eserlerinden biri olan 3.Senfonisi’ni Lizst’e ithaf etmiştir. 1902’de VII. Edward’ın taç giyme töreni için bir marş yazmıştır. Cezayir’in kültüründen çok etkilenmiştir. Son dönem eserleri bu kültürden izler taşır. (https://www.operabale.gov.tr/tr-tr/Sayfalar/artistdetail.aspx?ArtistId=5683)

**Léo Delibes / Clément-Philibert-Léo Delibes ( 1836-91): Fransız opera, bale bestecisi. Bale için yaptığı öncü senfonik çalışması, ciddi besteciler için bir alan açtı ve etkisi, Çaykovski ve diğer bale bestecilerinin çalışmalarında izlenebilir. Kendi müziği – hafif, zarif, egzotizme eğilimlidir – Fransa’nın İkinci İmparatorluk ruhunu yansıtır.  En önemli başarısı  COPPELIA ve mitolojik bir öykü olan Sylvia’dır. Delibes ayrıca kilise müziği ve aralarında “Les Filles de Cadiz” (“Cadiz’in Kızları”) gibi bazı pitoresk şarkılar yazdı. (https://www.britannica.com/biography/Leo-Delibes)

** Giuseppe Verdi (1813 – 1901): İtalyan opera ve bale bestecisi. Verdi’de bilinçli ve giderek tek yönlü gelişen bir birikimdir. Ailenin içinde bulunduğu yoksulluğa karşın babası bir çembalo satın alarak Verdi’nin ilk müzik derslerinin parasını ödemeyi başardı. On yaşlarında kilisede org çalmaya başlayan Verdi, sonraları aynı eyaletin Busseto kentinde bir okula devam etmiş, burada ilk kez üstün yetenekleri göze çarpmış ve zengin bir iş adamı olan Barezzi’nin de desteği ile sürdürdüğü çalışmaları sonunda ve 18 yaşında iken Milano Konservatuarına girmek istemiştir. Ancak Verdi giriş sınavlarında, gerek sınavın ana konuları, gerek sınav komisyonuna verdiği çalışmalarda başarısız görülerek konservatuara kabul edilmemiştir. Busseto Orkestrası şefliğinde ve orgculuğunda bir çok karşıtları ile mücadele eder, ilk operaları olan ‘Oberto’ (1839) ve ‘Bir Günlük Kral’ (1840) operalarının başarısız sayılmalarına, kısa sürelerle eşini ve iki çocuğunu da kaybeder. Verdi’nin, onu ilk kez bütün İtalya’da tanıtan ilk başarısı, 1842 yılında Milano’da oynanan ‘Nabucco’ operasıdır. Opera Verdi’nin özgürlük duygularını dile getiriyordu ve İtalya’nın büyük bir bölümünün o tarihlerde Avusturya’nın işgali altında bulunması İtalyanların ulusal duygularını, özellikle operanın ünlü koro parçası ile bir anda alevlendirdi. Bu olay, Verdi’nin yaşamında bir dönüm noktası olmuştur. Besteci İtalyanların ulusal duygularına seslenen bir dizi operayı bu sıralarda yazmaya koyuldu. ‘I Lombardi’ (1843), ‘Ernani’ (1844), ‘I Due Foscari’ (1844), ‘Alzira’ (1845) ve daha siyasal iki opera ‘Atilla’ (1846) ve ‘La Battaglia di Legnano’ (1849) bu devrede yazılan ve ona büyük ün kazandıran operalarıdır. Yasaklanmış bulunan ‘viva I’italia’nın anlamını ‘viva Verdi’de bulduğu dönemde, Sardunya Kralı Victor Emanuel’in, birleşmiş bir İtalya tacına aday gösterilmesi üzerine halk bu kez Verdi’nin adında duygularını simgeleştirdi; V (ittoia) E (manuele) R (e) D’I (talia).. Ulusal bir kahraman sayılan Verdi, genel istek üzerine yeni İtalyan Parlamentosunun bir üyesi olmuş, bu arada da ünlü opera şarkıcısı Giuseppina Strepponi ile evlenmiştir. Kısa süren parlamento üyeliği süresince (1861-1865) yalnız ‘Talihin Kudreti’ operasını yazabilmiş, daha sonra bütünü ile politikadan çekilerek doğduğu kasabaya yakın bir yerde, Sant’ Agata’daki çiftliğinde yaşamının geri kalan kısmını basit bir köylü gibi geçirerek ‘Aida’ (1871), ‘Otello’ (1887), ‘Falstaff’ (1893) gibi ‘büyük opera’ örneklerini orada yazmış, 1901 yılında Milano’da ölmüştür. Verdi yaşamı boyunca librettoları üzerinde büyük bir titizlik göstermiştir. Etkin dramatik öğeler arıyordu her zaman: Schiller’den 4 konu – ‘Giovanni d’Arco’, ‘I Masnadieri’, ‘Luisa Miller’ ve ‘Don Carlos’, Shakespeare’den 3 konu – ‘Macbeth’, ‘Otello’ ve ‘Falstaff’; Victor Hugo’dan 2 konu – ‘Ernani’ ve ‘Rigoletto’ yu almıştır. Verdi’nin Shakespeare oyunları üzerine kurduğu ilk operası ‘Macbeth’ dir. Rigoletto,’ 1851 yılında Venedik’te ilk kez sahnelendiğinde alışılmamış bir ilgi ile karşılandı. Bu operasında Verdi artık müziği, konuda geçen olayların ve kişilerin karakterlerinin yansıtılması ve anlatılmasında bir araç olarak kullanıyordu. Çağının opera anlayışına büyük bir yenilik getiren bu türün diğer iki büyük yapıtı ‘Il Trovatore’ ve ‘La Traviata’ 1853 yılında ilk kez Roma’da oynandı. Opera dalında gerçek olaylara eğilim göstermesi, Verdi’nin, Verismo (gerçekçilik) akımını başlatan besteci olarak gösterilmesine yol açar. (https://www.operabale.gov.tr/tr-tr/Sayfalar/artistdetail.aspx?ArtistId=836)

Emekliye ayrılan yöneticilerin Parislilere özgü bir neşe sergilediği kimsenin gözünden kaçmıyordu. Ne de olsa; üzüntüsünü gizlemek için neşe maskesi veya içindeki neşeyi gizlemek için hüzün, bıkkınlık veya umursamazlık maskesi takmayı öğrenmeden kimse gerçek bir Parisli olamazdı. Bir arkadaşınızın canı sıkkınsa, onu teselli etmeye kalkmayın çünkü size çoktan her şeyin yoluna girdiğini söyler. Aynı şekilde; birisi başarılı olduğunda da onu nasıl tebrik edeceğinize dikkat edin. Size, bunun çok doğal bir şey olduğunu, konuşmaya bile değmeyeceğini söyleyecektir. Görüldüğü gibi, Paris’te hepimizin hayatı kocaman bir maskeli balodan ibaret.

** Fromental Halévy / Jacques-François-Fromental-Élie Halévy/ Elias Levy (1799-1862): En büyük operası La Juive (The Jewess), olan Fransız besteci. Halévy, 10 yaşından itibaren Paris Konservatuarı’nda okudu. İlk operası L’Artisan’dı, ancak Le Dilettante d’Avignon ve Manon Lescaut balesi sahnelenene kadar popüler bir başarıya ulaştı. Halévy, 1827’de Konservatuarda öğretmenlik yapmaya başladı ve Charles Gounod, Georges Bizet ve Camille Saint-Saëns’e ders vererek kompozisyon profesörlüğe yükseldi. Ayrıca, Fransa Enstitüsü’nün bir üyesi olan Opéra’da koro şefi ve Académie des Beaux-Arts sekreteri oldu ve Legion of Honor’un şövalyesi oldu. Daha önemli operalarından diğerleri arasında Clari ( L’É clair, Şimşek Parlaması), La Fée aux roses (Gül Perisi),La Dame de pique (The Spiteful Lady ) ve L’Inconsolable. (https://www.britannica.com/biography/Fromental-Halevy)

Bu tuhaf tavrının nedeni hiç öğrenilemedi. Kimi bunu onun kibrine, kimi ise mütevazılığına bağladı. Ama sahne insanları pek de mütevazı olmazlar.

** Bretonlar/ Bretoned/ Brittany: Kelt etnik grup. İngiltere’nin, Anglo-Sakson yerleşimi sırasında, Cornwall ve Devon gibi güneybatı Büyük Britanya’dan göç edenlerdir. 3. yüzyıldan 9. yüzyıla (çoğunlukla 450’den 600’e kadar) dalgalar halinde Armorica’ya ( Breton bölgesi, kuzeyde Manş Denizi  ve güneyde Biscay Körfezi ile çevrili Fransa’nın kuzey bölgesindeki büyük bir yarımadadır.) göç ettiler ve daha sonra kendilerine Brittany adını aldılar. Etnik olarak, Cornish ve Galce ile birlikte Bretonlar Kelt İngilizleridir.  Yedi Kurucu Aziz’den birinin mezarından diğerine Brittany çevresinde yürüyen hacıları içeren Tro Breizh (Brittany turu) adlı eski bir hac yolu vardır. Günümüzde hacılar turu birkaç yıl içinde tamamlıyor. Breton dini geleneğine göre, hayatı boyunca en az bir kez hac ziyaretini yapmayan kişi, her yedi yılda bir yalnızca tabutunun uzunluğu kadar ilerleyerek ölümünden sonra bunu yapmaya mahkum edilecektir. Brittany’nin ‘kurucuları’ olan Yedi Aziz kültü, en az 11. yüzyıl kadar eskidir. Yedi, erken Kelt kilisesinin piskoposlarıydı, beşi 5-6. Yüzyıllarda Galler’den gelmişti. Yedi aziz, kiliselerde ve çeşmelerde – örneğin Bulat Pestivien’de ve Rennes’deki katedralde – heykelleri dekorasyonun ortak bir temasıdır. Her kurucu aziz katedral kasabalarında onurlandırılır: Quimper’de Corentin, St-Pol-de-Léon’da Paul Aurélien, Tréguier’de Tugdual, St-Brieuc’de Brieuc, St-Malo’da Samson, Dol-de-Bretagne ve Patern’de Vannes’da. Bu yedi merkezin turu, orta çağda 600 km’den fazla bir yolculuk gerektiren önemli bir hac haline geldi. (https://en.wikipedia.org/wiki/Bretons) (https://www.brittanywalks.com/trobreizh.htm) (https://tr.wikipedia.org/wiki/Breton#:~:text=Breton%20b%C3%B6lgesi%20M%C3%96%2056’da,gelen%20terimin%20Latincele%C5%9Fmi%C5%9Fi)%20olarak%20adland%C4%B1r%C4%B1lm%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1r.)

** Korrigan: Ahlaksız, iğrenç, insanlarla cinsel birliktelik arzulayan Breton folklorunun neşeli kadın perisi. Eski rahiplerin soyundan geldiği düşünülen korriganlar, özellikle bekâr Katolik rahiplere karşı kötü niyetli. Her korrigan, sevgilisinin yüreğini elde etme ve onu sevgisi için mahvolmaya mahkum etme gücüne sahiptir. Hıristiyan folklorunda korriganlar en olumsuz şekilde tasvir edilir, karakteristik olarak değişen karakterlerinden dolayı suçlanır. Özellikle Brocéliande ormanında kuyuların, çeşmelerin, dolmenlerin (Keltçe Tolmen/ Taş Masa)ve menhirlerin (Anıt nitelikli tek parça dikili taş) yakınında bulunan korriganlar, altın rengi saçları, parıldayan gözleri ve gülen dudaklarıyla daha da güzel düşünülmektedir.  (https://www.oxfordreference.com/view/10.1093/oi/authority.20110803100042808)

** Lazarus’un Dirilişi: Lazarus ve iki kız kardeşi Mary ve Martha, İsa’nın dostlarıydı. Lazarus hastalandığında, kız kardeşleri İsa’ya bir mesaj yolladılar,. İsa haberleri duyduğunda, Lazarus’un memleketi Bethany’ye gitmeden iki gün önce bekledi. İsa, Tanrı’nın yüceliği için büyük bir mucize yapacağını biliyordu ve bu nedenle acelesi yoktu. İsa, Bethany’ye geldiğinde, Lazarus dört gün önce ölmüştü ve mezardaydı. Martha, İsa’nın yolda olduğunu duyunca, onunla buluşmaya gitti. “Efendim” dedi, “eğer burada olsaydınız, kardeşim ölmeyecekti.” İsa, Martha’ya “Kardeşin yeniden doğacak” dedi. Ama Martha, ölülerin son dirilişinden bahsettiğini düşünüyordu. Sonra İsa şu önemli sözleri söyledi: “Ben diriliş ve yaşamım. Bana inanan, ölse bile yaşayacak ve kim yaşıyorsa ve bana inanırsa asla ölmeyecek.” Martha gittikten sonra Meryem’e İsa’nın onu görmek istediğini söyledi. İsa köye henüz girmemiş, büyük olasılıkla kalabalığa karışmaktan ve kendisine dikkat çekmekten kaçınmıştı. Bethany kasabası, Yahudi liderlerin İsa’ya karşı olduğu Kudüs’ten uzak değildi. Onunla birlikte Yahudiler de ağlıyor ve yas tutuyorlardı. Onların kederini derinden duydu, İsa onlarla ağladı. İsa daha sonra Meryem, Martha ve yas tutanların geri kalanında Lazarus’un türbesine gitti. Orada mezarını kapatan taşı kaldırmasını istedi. İsa baktı ve dua ederek şu sözleri söyledi: “Lazarus, dışarı gel!” Lazarus mezardan çıktığında, İsa insanlara mezar kıyafetlerini çıkarmasını söyledi. Bu inanılmaz mucizenin sonucu olarak, birçok insan İsa’ya iman etti. (https://tr.eferrit.com/oeluelerden-lazarusun-yuekselisi/)

** Jules Eugene Lenepveu / Jules Eugène Lenepveu Boussaroque de Lafont (1819 – 1898): Fransız ressam. Ecole des Beaux-Arts’ta okudu ve daha sonra Paris’teki François- Edouard Picot’un öğrencisi oldu. Ecole ulusal yarışmasına girdi. Prix ​​de Rome’u kazandıktan sonra eğitimini tamamlamak için Roma’ya gitti. Opéra de Paris ve Angers tiyatrosunun tavanları dahil olmak üzere ünlendi. 1873’ten 1878’e kadar Roma’daki Fransız Akademisi’nin müdürüydü. (http://www.hellenicaworld.com/Art/Paintings/en/JulesEugeneLenepveu.html)

** İsis : Efsaneye göre İsis, gökyüzü tanrıçası Nut ve yeryüzü tanrısı Geb’den doğmuştur. Büyük büyükbabası, yaratıcı tanrı Ra’ydı (Atum / Atum-Ra). Dört kardeşi vardı: Osiris, Seth, Nephthys, ve Horus the Elder. İsis, Mısır’ın ilk kralı olan ağabeyi Osiris ile evlendi. Kraliçe eşi olarak Mısırlılara evlilik kurumunu tanıtan kişinin İsis’in olduğuna inanılıyor. Ayrıca onlara nasıl bira yapılacağını da öğretti. İsis ve Osiris’in, şahin başlı tanrı Horus adında bir oğlu oldu. Osiris ve Isis, Mısırlılara yasa ve düzen (yani Ma’at yasası) getirdi. Ancak, Osiris’in küçük erkek kardeşi tanrı Set (Seth), Osiris’in saltanatını çok kıskanmıştı. Set, Mısır tanrıları ve tanrıçaları için cömert bir parti düzenledi. Parti sırasında Osiris’i büyülü bir tabuta girmesi için kandırdı. Sonra tabutu mühürleyip Nil Nehri’ne attı. Osiris’in yoldan çekilmesiyle Set, Mısır’ın hükümdarı oldu. Aylarca aradıktan sonra İsis, sonunda kocasının cesedini Byblos’ta buldu. Set’ten saklamaya çalıştı; Ancak Set, bundan haberdar oldu ve Osiris’in vücudunu 14 parçaya ayırmaya başladı. Bedeni parçalamayı bitirdikten sonra parçaları yeryüzüne dağıttı. İsis, kocasının parçalanmış vücut kısımlarını almak için tekrar aramaya başladı. Efsaneye göre İsis, 14 parçadan 13’ünü buldu. 14. parça olan Osiris’in penisi bir balık tarafından yenmiştir. Thoth, Anubis ve Nephthys gibi tanrıların yardımıyla İsis, Osiris’in bedenini tekrar bir araya getirmeyi başardı. Daha sonra Osiris’i diriltmek için sihrini kullandı. Kısa bir süre sonra Osiris ve İsis’in Horus adında bir oğlu oldu. Osiris daha sonra ölüler diyarına geçti ve ölümden sonraki yaşamın efendisi oldu. İsis, oğlu Horus’u Osiris’in intikamını aldığı güne kadar büyüttü ve korudu ve amcası Set’ten Mısır tahtını geri aldı. İsis’in bir diğer önemli rolü de şifa fonksiyonlarıdır.  Aynı zamanda Mısır panteonundaki en büyük büyücüydü. Büyüleri Osiris’i kısaca ölümden geri getirecek kadar güçlüydü. İsis’in diğer yetenekleri arasında engin bilgisi vardı. Mısırlılar, kadınlara buğday öğütmeyi ve kumaş örmeyi öğretenin kendisi olduğuna inanıyorlardı. Ayrıca hastalıkları tedavi etme konusunda da bilgiliydi. Genellikle fiziksel olarak kafasında bir güneş diski ile tasvir edilir. Bazı Mısır sanat eserleri onu güzel kraliyet kıyafetleri giyen kanatlı bir tanrıça olarak tasvir ediyor. Çoğu heykelde İsis’in başının üstünde bir taht vardı. Bazı durumlarda, bir ineğin boynuzları kafasında görüldü ve bu da inek boynuzlarını onun önemli bir sembolü haline getirdi. İsis’in diğer sembolleri akrep, akbaba ve kuştur. Ennead of Heliopolis’e ait dokuz Mısır tanrısının bir parçasıdır. Dokuz tanrının, yaratıcı / güneş tanrısı Ra’nın (ayrıca Atum) ilk torunları olduğuna inanılıyordu. Ennead: Shu, Tefnut, Geb, Nut, Osiris, Isis, Seth, Nephthys ve Horus. İsis, Mısır firavunlarının koruyucusu olarak kabul edildi. Birçok Mısırlı, Horus’un Mısır’ın ilk gerçek firavunu olduğuna inanıyordu. (https://tarihiolay.com/mitoloji/misir-mitolojisi/isis/)

**Amphitrite: Yunan mitolojisinde denizlerin tanrıçası olarak bilinmektedir. Oceanus’un kızı Nerus ve Doris’ın 50 veya 100 kızından birisidir. Bu kızlara Nereids (Nereidler) denilmektedir. Amphitrite Poseidon’un karısıdır. Aynı zamanda Triton, Rhode ve Kymopoleia’nın annesidir. İsminin anlamı üçüncü çevreleyen demektir. Kız kardeşleri olan Kymatolege ve Kymodoke ile rüzgarları ve denizleri sakinleştirme gücüne sahiptir. Rahiplere göre uzun düz saçlı, açık kahverengi tenli ve koyu gözlere sahiptir. Ortalama 25 yaşında genç bir kadın görünümdedir ve güzel bir vücuda sahiptir. Roma mitolojisinde Salacia olarak bilinir.  Salacia tuzlu olan anlamına gelmektedir. (https://www.mitolojiktanrilar.com/amphitrite-okyanus-tanricasi/)

** Hebe: Zeus ve Hera’nın kızı. Gençliğin ve güzelliğin sembolü idi. Yunan mitolojisinde gençlik tanrıçası. Herkül tanrı olduktan sonra, onunla evlenmiştir. Ayrıca, Ganymede yerini alana kadar Olimpos’da tanrılara, tanrı yiyeceği olan nektarı sunmakla görevliydi. Genç bir kadın olarak resmedilir, çoğu zaman elinde bir kase ile nektar sunarken. Roma mitolojisinde ona Juventas denirdi. Baharı simgeler. (https://www.turkcebilgi.com/hebe)

** Pandora: Antik Yunan mitolojisine göre; Prometheus ve Epimetheus adında iki kardeş vardır. Prometheus balçıktan insanlar var eder, Epimetheus ise canlılara vasıflarını bahşederdi. Bir gün yine Epimetheus görevini icra ederken elindeki tüm önemli özellikleri hayvanlara dağıttığını fark etti. Artık hayvanlar daha uzağı görebiliyor, daha hızlı koşabiliyor, daha iyi koku alıyor ve daha yükseğe sıçrayabiliyordu. Epimetheus elindeki güçleri har vurup harman savurmuş tutarsız kullanmıştı. Böylece biz insanlara hiçbir şey kalmamış oldu. Bunun üzerine Epimetheus kardeşi Prometheus’tan yardım istedi. Prometheus zeki ve ileri görüşlüydü. Bu özelliğini kullanarak bir plan yaptı ve uygulamak için tanrıların babası Zeus’un ateşini çaldı, ateşi insanlara verdi. Artık insanlar avlanabilecekleri silahlar yapmaya, pişmiş yemekler yemeye, ısınmaya başlamıştı. İnsan gerçek anlamda “İnsan” olmuştu. Ancak durum Zeus açısından farklıydı. Zeus Prometheus’u cezalandırmak istiyordu. Bunun üzerine Zeus, güzeller güzeli bir kadın yaratıp kadını Epimetheus’a sunmaya ve onunla evlendirmeye karar verdi, balçıktan bir kadın yarattı ve ona “Tanrıların Armağanı” anlamına gelen “Pandora” adını verdi. Tanrısal bir güzelliğe sahip olan bu kadını adı, “Sonradan Anlayan” anlamına gelen Epimetheus’a gönderdi. Epimetheus, olayın arka yüzünü sorgulamadan kadınla evlenmeyi kabul etti ancak abisi Prometheus bunun Zeus’un oyunu olduğunu anladı ve kardeşini Pandora’dan vazgeçmesi konusunda uyardı. Ne yazık ki uyarıları karşılıksız kalmıştı. Planının düzgün işlediğini gören Zeus bir sandık hazırladı. Sandığı çeyiz sandığı olarak Ulak ve Haberci Tanrı Hermes ile Pandora’ya yolladı ve Pandora’yı kutuyu asla açmaması gerektiği konusunda bir çok kez tembihledi. Ancak merakına yenik düşen Pandora kutunun başında uzun süre dirayetli olmaya çalışmış en sonunda da kutuyu açmaya karar vermişti. Usulca kapağını araladı işte tam bu anda kutunun içine hapsolan tüm kötülükler, hastalıklar, ölümler, kıtlıklar serbest kaldı. Bir anda neşenin ve mutluluğun üzerine kasvet çöktü. Saniyeler içinde serbest kalan kötülükleri gören Pandora hemen kapağı kapattı. Fakat kutunun içinde yalnızca o harika içgüdü “Umut” kalmıştı. (http://www.antiktarih.com/2018/05/17/pandora/)

** Psyche/ Psykhe/Ruh: Bir kralın üç kızının en güzeli idi. Gerçekten o kadar güzeldi , o kadar gönül alıcı idi ki , onu görenler , Aphrodite’yi görmüş sanırlar ve ona tapınırlardı. Gönüller sultanı Aphrodite , fani bir kıza gösterilen bu aşırı derecedeki sevgiyi kıskandı ve bir gün rakibinden öc almak istedi. Oğlu Eros’a o kızın kalbini yaralayıp, dünyanın en çirkin bir erkeğine metres yapmasını istedi. Eros , Tanrılar dağından yere indi. Psykhe ‘yi buldu. Okunu atmak üzere iken, onun güzelliğine hayran oldu, onu başkasına aşık etmek isterken kendisi aşık oldu. Psykhe ‘yi sihirli bir saraya götürdü. Bu saray uyuyan bir ormanın kalbinde kurulmuş, muhteşem, fakat ıssız bir saraydı. Kendini göstermeden bu saraya giriyor ve sevgilisiyle buluşuyordu. Sihirli sarayda sevgilisinin arzu ettiği her şey bulunuyordu. Fakat Psykhe , kendisini çıldırasıya seven bu esrarlı aşkın tatlı yüzünü aydınlıkta bir türlü göremiyordu. Çünkü o hep gece geliyordu. Bununla beraber bir gece yüzünü göstermesini rica etti. Eros, aşkımızın sırrını kalbinde sakladığın müddetçe mesut olacaksın. Bilmeden, tanımadan, körü körüne beni sev, senden gizlenen şeyleri öğrenmeye çalışarak mutluluğunu elden kaçırma; bazı şeyler vardır ki, onları bilmek , bilmekten fenadır, dedi.
Fakat Psykhe’nin saadetini kıskanan kız kardeşleri bir gün geldiler, onu buldular. İçi hazinelerle dolu olan bu esrarlı sarayda kendisini seven delikanlının , dünyanın en çirkin , en iğrenç bir adamı olduğunu söylediler. Merak , üzüntü ve şaşkınlık içinde kalan Psykhe fazla sabredemedi , hemen o akşam, kız kardeşlerinin dediklerini yaptı: Yanan lambayı, ters çevrilmiş bir vazo içinde sakladı. Kocası uyuyunca, lambayı eline aldı ve kocasına baktı. Fakat gördüğü manzaradan şaşırdı, çirkin ve iğrenç bir erkek göreceğini sanan Psykhe, tarif edilemeyecek derece güzel olan bu genci görünce aşkı daha çok alevlendi. Güzel kocasını alnından öpmek istedi. Fakat eğilirken elindeki lambayı düz tutmadı. İçinde fitil bulunan lambanın kızgın yağından bir damla Eros’un çıplak omzuna damladı. Eros, uyandı. Sevgilisinin hatasını anlar anlamaz, derhal uçtu gitti. Onun gitmesi ile Psykhe için yaptığı büyülü saray da yok oldu, zavallı kız gözyaşları dökmeye başladı o kadar üzüldü ki, dayanamadı kendisini bir nehre attı; fakat çekilen dalgalar onu kıyıya bıraktılar. Şaşkın bir halde ve kaybettiğini tekrar bulurum ümidiyle o günden itibaren Psykhe, bütün dünyayı dolaşmaya başladı. Sayısız yerler gezerek , ötede beride dolaşarak ve rast geldiği mabedlere girerek kocasını kendine geri vermeleri için tanrılara yalvarıyordu. Nihayet dolaşmaktan usanarak, bitkin bir halde Aphrodite’nin sarayının kapısını çaldı. Fakat kumral saçlı Aphrodite, bahtsız Psykhe’yi görür görmez onun üzerine atıldı, elbiselerini paramparça etti, yüzünü yumruklarla, tokatlarla yara,bere içinde bıraktı. Ona ‘can sıkıntısı’ ve ‘hüzün”ü arkadaş olarak verdi. Sonra, onu en iğrenç ve kaba işleri yapmakla görevli bir köle yaptı. Psykhe, hiçbir kelime söylemeden, aşkına sadık kalarak bütün bu hareketlere ve acılara katlandı. Nihayet Eros’un yanan omuzu iyi oldu. Kendisine bu kadar candan bağlı olan sevgilisinin talihini değiştirmek için Olympos’a gitti. Zeus’un ayaklarına kapandı. Psykhe’nin kurtarılması için yalvardı ve onun kendisine eş olarak verilmesini istedi. Zeus, her şeyi kabul etti. Hermes’e; Psykhe’yi, Olympos’a getirmesini ve onun Tanrılar sarayına kabul etmesini emretti. (http://www.antiktarih.com/2018/05/12/psykhe-ve-eros/)

** Thetis : Bir deniz tanrıçası olan Thetis, Nereus ile Doris’in kızıdır. Thetis, aynı zamanda büyük  Yunan kahramanı Akhilleus’un da annesidir. Çok güzel bir tanrıça olan Thetis’e, tanrılar tanrısı Zeus ve deniz tanrısı Poseidon aşık olur.  Ancak bir anlatıma göre tanrıça Themis, bir başkasına göre ise ateş hırsızı Prometheus, Zeus’a Thetis’ten doğacak çocuğun babasından üstün olacağını söyler. Kendilerinden daha üstün bir gücün ortaya çıkışını engellemek isteyen tanrılar dikkatle plan yaparak Thetis’in bir ölümlüyle (Peleus) evlenmesini ayarlarlar. Bu düğüne su perileri bile çağrılırken, kavga ve karmaşa tanrıçası olan Eris davet edilmez. Eris düğüne davet edilmediği için oldukça kızar. Ve eline bir altın elma alarak üzerine “En güzele” yazdıktan sonra Olimpos’a fırlatır. Thetis ile Peleus’un evliliğinden 7 çocuk dünyaya gelir. Thetis, Peleus gibi ölümlü biriyle evliliğe katlanamaz ve çocuklarını da kendi gibi ölümsüz kılmak ister. Geceleri uyanarak, çocuklarını ateşin üzerine tutar ki gövdelerindeki ölümlülük tohumları yok olsun. Birçok çocuğu bu şekilde yanarak öldükten sonra sıra Akhilleus’a gelir. O gece Peleus uyanır ve Thetis’i Akhilleus’u topuğundan tutarak aleve verirken görür. Çocuğu son anda kurtaran Peleus, Thetis’i evden kovar. Tanrıça da denize dalarak uzaklaşır ve bir daha dönmez. Akhilleus kurtulur ama dudakları ve sağ ayağının aşık kemiği yanar. Peleus, Akhilleus’u hekimlikte usta olan yarı at-yarı insan Kheiron’a götürür. Kheiron, o yanan kemiği, koşmakta üstüne olmayan bir devin iskeletinden aldığı bir kemik ile değiştirir. Akhilleus, bu sayede hızlı bir koşucu olur. Bu konuyla ilgili başka bir efsaneye göre; Thetis, Akhilleus’u ölümsüz kılmak için, ölüler diyarından geçen Styks nehrine bırakır. Thetis, bebeği suya daldırırken topuklarından tutuğu için bebeğin bedeninin o bölümü zayıf noktası olarak kalmıştır. (https://okuryazarim.com/deniz-tanricasi-thetis/) (https://onedio.com/haber/tarihteki-ilk-guzellik-yarismasi-654866)

**Pomona/ Meyve ağacı/Meyve: Roma mitolojisinde, Pomona bir nympheydi; ama öteki nymphelere benzemezdi. Ormanlardan ve korulardan hiç hoşlanmazdı. Sadece, meyveleri, meyve bahçelerini sever, gününü bahçıvanlıkla geçirirdi. Evlenmeyi aklından bile geçirmiyordu. Lakin çok güzel ve yetenekliydi, ama erkeklerden kaçıyordu. Yakışıklı bir delikanlı olan Vertumnus, Pomona’yı seviyordu. Bir gün kılık değiştirip bahçıvanın karşısına çıktı. Çirkin bir çoban kılığına girip nympheye bir sepet meyve götürdü. Bir süre sonra da başka bir kılıkta onu tekrar ziyaret etti. Aşağı yukarı her gün başka başka biçimlerde Pomona’nın yanına gidiyordu. Biraz konuşup ayrılıyorlardı, ama Vertumnus bunu yeterli bulmuyordu. Sonunda yaşlı bir kadın kılığına girdi. Böylece, nymphernin kendisine daha yakınlık göstereceğini umuyordu. Umduğu gibi de çıktı. Pomona daha rahat konuştu onunla. Sonra yaşlık kadın kılığındaki Vertumnus ona iltifat etmeye başladı sonra onu öptü. Vertumnus’un onu sevdiğini ve Venüs’ün evlenmeyenlerden hiç hoşlanmadığını söyledi. Sonra üstündeki yaşlı kadın kıyafetlerini çıkardı sözlerden çok etkilenen Pomona, Vertumnus ile hayatını birleştirdi ve birlikte mutlu bir hayat yaşadılar. Pomona, meyve ağaçlarının, bahçelerin ve meyve bahçelerinin tanrıçasıydı. Meyve ağaçlarını gözetir ve korur ve yetiştirilmesine önem verir. Aslında meyvelerin hasadı ile değil, meyve ağaçlarının gelişmesiyle ilişkilendirildi. Sanatsal tasvirlerde genellikle bir meyve tabağı veya bereket ile gösterilir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Pomona_(mitoloji)#:~:text=Pomona%2C%20meyve%20a%C4%9Fa%C3%A7lar%C4%B1n%C4%B1n%2C%20bah%C3%A7elerin%20ve,de%2C%20Yunan%20bir%20kar%C5%9F%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20yoktur.)

** Daphne: Yunan Nehir  Tanrıları’ ndan  Peneus’ un kızıdır. Avcılığa düşkün olduğu için ormanda vakit geçirir. Çekici ve güzel bir su perisi olduğu için erkekler ona aşık olup sürekli onu takip ederler.  Peneus, kızı Daphne’ nin evlenmesini istese de o her talibini tekrar ve tekrar reddeder. Zeus’ un oğlu Apollon, iyi bir okçudur ve bu yönüyle övünmeyi çok sever. Kendisi gibi okçu olan Afrodit’in oğlu olan Aşk Tanrısı Eros’ la karşılaşır. Apollon, kibirle  Eros’ un okçuluğuyla alay eder. Bunun üzerine Eros, Apollon’ a ders vermek için biri altın diğeri kurşun olan iki ok hazırlar. Eros, altın oku Apollon’ a fırlatır ve onu tam kalbinden vurup Su Perisi Daphne’ ye aşık olmasını sağlar. Kurşun olan oku ise Su perisi olan Daphne’ye fırlatır ve Apollon’ dan ölesiye nefret etmesini sağlar. Apollon sürekli Daphne’ yi takip ederek ona yalvarır, onun ilk aşkıdır. Daphne ise Apollon’ dan kaçar ve aşkını reddeder. Daphne belki de Apollon’ u reddeden kadınların en ünlüsüdür. 
Apollon, ormanda Daphne’ ye yaklaşmak için hızlı ve daha hızlı koşmaya başlar. Onu kavramak üzere iken yakalanacağını anlayan Daphne, babası  Peneus’ dan yardım ister. Suyun tüm tanrıları dönüşüm yeteneğini kullanarak su perisini defne ağacına dönüştürürler. Apollon defne ağacından aldığı yapraklarla kendine taç yapar ve bu tacı başından hiç çıkartmaz. O zamandan beri defne Yunan kültüründe bir zafer sembolü haline gelmiştir. Delphi Pythian Oyunları’ nın galiplerini taçlandırmak için kullanılmıştır. Apollon ve Daphne efsanesi, iffet (Daphne) ve şehvet (Apollon) arasındaki bir savaş niteliğinde ele alınmıştır. (https://orionunevi.weebly.com/writings/su-perisi-daphne#:~:text=%E2%80%8BDaphne%2C%20Yunan%20Nehir%20Tanr%C4%B1lar%C4%B1,olup%20s%C3%BCrekli%20onu%20takip%20ederler.&text=Kendisi%20gibi%20ok%C3%A7u%20olan%20Afrodit,A%C5%9Fk%20Tanr%C4%B1s%C4%B1%20Eros’%20la%20kar%C5%9F%C4%B1la%C5%9F%C4%B1r.)

** Clytie/Klytie: Efsaneye göre, Clytie ve Leucothoe iki kardeş İran (Persia) prensesidir. Clytie Güneş’e aşıktır. Fakat Apollon Leucothoe’ye vurulmuştur ve Clytie ile ilgilenmemektedir. Bu durumu fark eden Clytie ise kıskançlıktan kardeşinin aşkını  babasına ve önüne gelene anlatmaya başlamıştır. Babaları Kral Orchamus, Leucothoe’yi diri diri gömdürür anlatılanlar üzerine…Ertesi gün Leucothoe’yi bulamayan Apollon durumu fark eder ve kızı gömülü olduğu yerden çıkarır, fakat artık çok geçtir. Kızın cansız bedenini Günlük-Sığla Ağacı’na dönüştürür. Bu ağacın reçineleri yakılarak Apollon Tapınağı’nda tütsü olarak kullanılacaktır. Clytie ise aşkından çılgına dönmüştür. Apollon ona artık görünmemektedir. Aramış durmuş gökyüzünde Güneş’i. Gördüğü zaman takip etmiş kafasıyla. Dokuz gün hiçbir şey yememiş, içmemiş ve devamlı ağlamış. En sonunda gövdesi solgun bir ota dönüşmüş, başı ise pırıl pırıl parlayan bir çiçeğe. Devamlı Güneş’e çevirmiş başını ve ona bakıp durmuş. İşte bu yüzden Günebakan derler Clytie’nin dönüştüğü bitkiye.          (https://www.2mi3.com/clytieleucothea)

** Galatea /Uyuyan Aşk : Pygmalion Kıbrıslı bir heykeltıraştır. Bazılarında Pygmalion’ın aynı zamanda bir kral olduğundan bahsedilir. Öyküye göre, Kıbrıslı Amathonte’in kızları Propoetidler, Afrodit’in (Roma Mitolojisindeki adıyla Venüs) kudretini ve tanrıçalığını reddettikleri için, Afrodit tarafından fahişelere dönüştürülürler ve iddia edilir ki bu kızlar dünya üzerindeki ilk fahişelerdir. Propoetidleri bu halde gören Pygmalion artık kadınlarla ilgilenmediğine kanaat getirir ve asla evlenmemeye karar verir. Bu durum da onu kendi istediği gibi bir kadının heykelini yapmaya iter. Pygmalion’ın fildişinden yaptığı bu kadın heykeli o kadar güzel olmuştur ki, yaşayan hiçbir kadın onun güzelliğine yanaşamaz. Pygmalion ona âşık olmuş halde bulur kendini… Aşk, bereket ve güzellik tanrıçası olan Afrodit onuruna verilen festivalde ona bir adak adar Pygmalion: Afrodit’ten fildişinden oyduğu kadınına benzeyen bir gelin istemiştir arzularını kabul etmekten korka korka. Evine dönüp de heykelini öptüğünde kadının dudaklarının sıcak olduğunu hisseder. Bir de bakar ki emek emek oyduğu heykelden kadını kanlı canlı karşısında duruyor. Anlar ki Afrodit ona dileğini bağışlamıştır. Hemen evlenirler. Ozanlar bu kadına daha sonradan deniz perisinin de ismi olan Galatea adını vereceklerdir. (https://www.artfulliving.com.tr/kultur-ve-yasam/pygmalion-bir-kadin-yaratmak-ve-onunla-aska-dusmek-i-6059)

** Arethusa: Syrakusa adalarından biri olan Ortygia’da kutsal bir kaynak vardı. Arethusa adında bir kaynak, eski zamanlarda su değildi. Eskiden Artemisin izinden yürüyen güzel, tutkulu bir avcıydı. Erkeklere ilgisi yoktu, yalnız avlanmayı, tarlalarda özgürce dolaşmaktan ve doğa güzelliklerinin tadını çıkarmayı çok severdi. Yine her zamanki gibi ormanın içinde kaybolup avlanmaya kaybolduğunda yorulmuş, kan ter içinde kalmıştı. Serinlemek için ilk gördüğü ırmağa doğru gitti ve yıkanmaya, serinlemeye karar verdi. Bir süre yüzdü; ama birdenbire ırmağın dibinde bir şeylerin kıpırdadığını fark etti. Hızlıca kayaya doğru ilerleyip serin sudan dışarı çıktı. Tam o anda “Bu acele nedendir, Ateşli hanımefendi? Neden böyle alelacele kaçtın.” Diye bir ses duydu. O ses Thetis ve Okeanos’un oğlu olan ve tutkulu bir avcı olan, Eponymous nehrinin Tanrısı Alpheus’a aitti. Alpheus Arethusa, O’nun ırmağına girer girmez aşık olmuştu ama aşkı tek taraflıydı. Arethusa tıpkı Tanrının sesinden korkup ondan uzaklaşmaya ve kaçmaya başladı, ama Alpheus O’nun peşinden koşmaktan vazgeçmemişti. Bir türlü ırmak Tanrısından kurtulamıyordu ve en sonunda yakalanacağını anlayıp, izinden gittiği, idol olarak gördüğü Tanrıça Artemis’ e yalvardı, yardım diledi. Tanrıça O’nun bu isteğini geri çevirmeyip, O’nu oracıkta bir su kaynağına çevirdi. O’nu su kaynağına çevirmekle kalmayıp toprağın altından bir geçit açarak Yunanistan’dan Sicilya’ya Ortygia’ya kadar götürmüştü. Arethusa, Tanrıça Artemis’in yardımları ve kendi çabalarına rağmen Tanrı Alpheios’tan kurtulamadı. Irmak Tanrısı, kendisini nehre dönüştürerek aynı geçidi kullanarak Ortygia’ya kadar gitti. Orada su kaynağına dönüşmüş olan ve artık bir nehir perisi(nymp) olan Arethusa ile suları birbirine karıştı. Günümüzde Yunanistan Alpheus ırmağına  küçük bir tahta parçası atarsanız, o tahta parçası Sicilya’da Ortygia’da bulunan Arethusa kaynağına kadar gider. Hatta Sicilya’da bulunan Arethusa kaynağının dibinden Yunan çiçekleri yukarıya doğru çıkar. (https://www.kozmosungenetigi.org/alpheusarethua/)

** Profeta: İtalyan Operası

Cafe Tortoni: 1798-1893 arasında Grand Café Tortoni, boulevard des Italiens’in köşesinde, 22 rue Taibout’ta açıldı. Gaëtan Baldisserd Velloni öncülüğünde,  Venedik dondurmaları, sıcak çikolata gibi kafenin bu yeni türleri Parisli elitleri hızla çekti. Dondurma o kadar takdir edildi ki,  Musset yazılarında Tortoni tarafından her gün satılan binlerce dondurmadan bahsetti. Kahvenin popülaritesi yüzyılın ortalarında zirveye ulaştı. Balzac, Stendhal, Maupassant ve daha sonra Proust, kahvenin ihtişamına tanıklık eden yazarlar arasında; kahveler, entelektüeller ve diğer sosyalistler için gerçek bir buluşma yeriydi. Başkentin finansörleri de sabah Tortoni’de takılmayı severdi, çünkü kafe Borsa’ya yakın bir konumdaydı. 2017’de yeniden açıldı. (https://www.pariszigzag.fr/sortir-paris/le-mythique-cafe-italien-du-xixeme-dans-le-3eme-arrondissement)

** Louis Jean François Lagrenée (1725 – 1805): Fransız ressam ve heykeltıraş. Académie Royale de Peinture’de öğrenciyken 1749’da heykeli ile Prix de Rome’yi kazandı. Roma’da kısa bir süre kaldıktan sonra, Guido Reni ile bir tablonun tamamlanmasıyla 1755’te Académie’ye kabul edildi. 1760’tan 1762’ye kadar Saint Petersburg Akademisi’ni Rus sarayında yönetti. Paris’e döndükten sonra, Lagrenée Fransız Akademisi’nde profesör oldu ve bir dizi önemli kamu işi aldı. Eleştirmenler yine de orta boy ve küçük resimlerini en büyük gücü olarak görüyorlardı ve özel koleksiyoncular tarafından çok aranıyorlardı. Lagrenée, Fransız hareketinde önemli bir rol oynadı. Rokoko tarzında daha ölçülü bir klasik tarzı benimsedi. 1700’lerin ortalarının coşkulu, yapay estetiğini reddederek, bunun yerine önceki yüzyılın soğuk renkler ve cilalı, rafine teknik zevkini yeniden canlandırdı. (https://www.getty.edu/art/collection/artists/3612/louis-jean-francois-lagrenee-french-1725-1805/)

** Aurelien Scholl (1833-1902): Fransız, yazar, şair, gazeteci, eleştirmen. Art arda Le Voltaire ve Le Echo de Paris’in editörü oldu. Paris yaşamını konu alan romanların yanı sıra büyük ölçüde tiyatro için yazdı. Manet’nin Tuileries Müzik adlı tablosuna dahil edildi. Büyük ölçüde tiyatro için yazdı ve ayrıca Paris yaşamını konu alan bir dizi roman yazdı.(https://prabook.com/web/aurelien.scholl/3725912)

** Edouart Manet (1832 – 83): Fransız ressam. 19. yüzyılda modern hayatı konu alan resimler yapmaya başlamış ilk ressamlardandır. Manet, gerçekçilik akımından izlenimciliğe geçişte önemli bir rol oynadı. İlk dönem başyapıtlarından Kırda Öğle Yemeği ve Olympia, kendisinden genç ressamlara esin kaynağı oldu. Daha sonraki yıllarda ise o ressamlar izlenimciliğin en önemli isimleri oldular. Günümüzde, bu iki resim, modern sanatın başlangıcı kabul edilir. Bir yargıcın oğlu olan Manet, 1850-1856 arasında Thomas Couture’ün yanında çalıştı. İtalyan Müzelerini gezdi. Alman, Avusturya, Hollanda gibi ülkelere gitti. Delacroix‘nın tablolarına hayranlık dolu bir ilgi duydu. Louvre‘da Tiziano ve Velazquez‘in yapıtlarının kopyalarını yaptı ve müzede 1860’lı yıllarda, Degas ile tanıştı. 1859’da salona yolladığı ilk yapıtı Apsent İçen Adam reddedildi. Martinet Galerisindeki sergi, genç meslektaşlarının dikkatini Manet’in üzerine çekti. Bu ilgi reddedilenler salonunda sergilenen ve bir skandala yol açan “Kırda Öğle Yemeği” tablosunun onlarda uyandırdığı hayranlıkla daha da pekişti. 1865 Salonunda daha büyük bir skandal yaratmasından sonra Guerbois kahvesinde bir araya gelen bağımsız sanatçıların (Degas, Pisarro, Renoir, Bazille ve Monet) önderi olarak kabul edilen Manet’nin resim tarzı daha açıklık kazandı: Boulogne’da kriket oyunu. Alfred Stefans, Manet’i bundan böyle sanatına arka çıkacak olan Durand Ruel ile tanıştırdı. Edouard Manet Portre çalışmalarında sadakatten çok psikolojik izlenimlere önem verdi; nitekim en yakın dostlarından Mallarme’nin portresi bu özellikleri sergiler. Yapıtları 1878 Evrensel Sergisine kabul edilmeyen Manet sonunda 1881’de salonda bir madalya kazandı ve Legion d’Honneur nişanını aldı. Ancak bu çok geç gerçekleşmişti; iki yıldan beri sağlığı bozulmuştu. Büyük yetkinlik gösterdiği ve yağlıboyadan daha az yorucu yöntem olan pasteli portre ve natürmort çalışmalarında giderek daha fazla kullandı. 1883’te kangrenden ölen sanatçı ertesi yıl Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts’da açılan bir sergiyle anıldı. Sanatı klasik gelenekle bir kopukluk oluşturdu, açılan bu gedikten izlenimcilik ve modern sanatı temsil edecek olan tüm okullar hızla akın etti. (https://www.artkolik.net/sanatcilar/edouard-manet-kimdir-3415)

Domino: Maskeli balolarda giyilen, önü açık, kukuletalı uzun giysi.

** Apukurya: Hıristiyanların büyük perhize girmek üzere oldukları, et yemeyi kestikleri günler. Apokria, karnaval sözcüğünün Rumcası. Karnavalın sözlük anlamıysa ‘etten arınmak’. Bu sözcük; Hıristiyan kültüründe paskalya öncesi 40 gün tutulan oruçta et ve hayvansal ürünler yenmemesine gönderme yapıyor. Apokries karnavalı, eski İstanbul’da bu oruca girmeden önce yani Şubat’ı Mart’a bağlayan son pazartesi günü yapılıyordu. Aynı zamanda en büyük eğlence günü sayılıyordu. Maskeler ve kostümler giyinmiş Rum ahali; Beyoğlu’ndan Tatavla’ya kadar şarkılarla ve danslarla yürürdü. İstanbullu Rumların ‘Baklahorani’ de dedikleri bu günden sonra; Rumlar evlerine kapanarak perhiz ve ibadetle vakit geçirerek Büyük Paskalya Yortusu’nun gelmesini bekliyordu. İstanbullu Rumların, bu güne Baklahorani demelerinin sebebiyse, o günlerde bakla yemeleri. (https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/sokaklar-maskara-dolacak-17126012)

Yanaklarından göz yaşları akıyordu. Bunlar gerçek ve ağır göz yaşlarıydı. Tıpkı kıskanç çocukların döktükleri acılı göz yaşları gibi, kaprisle hiç alakası olmayan ve hüzünle akan yaşlar gibi.

Çocukların topla oynadığı gibi, onlar da kalpleriyle oynadılar. Sanki kalplerini top gibi birbirine atıyorlar ve her seferinde kalbi yakalamak için çok dikkat ediyor, ona zarar vermemek için çaba sarf ediyorlardı.

** Louis Philippe tarzı mobilya, köklerini 19. yüzyıl Fransız stilinde rokoko canlanması olarak bilinen bir yapıya sahiptir. Adını 1830’dan 1848’e kadar hüküm süren Fransız hükümdarından alıyor. Louis Philippe’nin saltanatı, bu tarzın popülaritesinde, kendisiyle özdeşleşmesi için çok büyük bir artış gördü. Çizgiler çok basit, yuvarlak ve çok az süslemeli daha yumuşaktı. Yapım için maun, gül ağacı ve ceviz gibi daha koyu ahşaplar tercih edilmiştir. Masa ve komodin yüzeyleri sıklıkla mermerle kaplandı. Bu süre zarfında yay döşemesi popüler hale geldi ve yeni eğrisel tarz onu iyi bir şekilde birleştirdi. (https://tr.gdfszjw.com/look-louis-philippe-style)

Dies Irea/ Kıyamet Günü: Fransiskenlerin Celano’lu Thomas’ına ya da Roma’daki Angelicum Saint Thomas Aquinas Pontifical Üniversitesi’nin öncüsü Santa Sabina’daki Dominik stüdyosunda görev yapan Latino Malabranca Orsini’ye atfedilen bir Latince sekans. (https://en.wikipedia.org/wiki/Dies_irae)

Kahır Günü: Kahır günü o gün

Dünya küllerin içine giriyor

Davut ve Sibil onaylıyor

Kahır Günü kahır Günü o gün

Dünya küllerin içine giriyor

Kahır günü o gün

Dünya küllerin içine giriyor

Davut ve Sibil onaylıyor 

Kahır günü kahır günü o gün 

Dünya küllerin içine giriyor

Dünya küllerin içine giriyor

Davut ve Sibil onaylıyor

Kahır günü kahır günü o gün 

Tamamen her şeyi incelemek için

Yargıç geldiğinde

Ne kadar titreyen olacak (https://lyricstranslate.com/tr/dies-irae-kah%C4%B1r-g%C3%BCn%C3%BC.html)

Yaklaşan fırtınadan kaçarlarken, ikisinin de Erik’in korkusuyla kararan gözleri, Apollo’nun lirinin telinde duruyormuş gibi gözüken ve keskin gözlerini onlara dikmiş dev bir gece kuşu gördü.

İnsanlar aşıkken bu kadar mutsuz olurlar mı? Evet Christine. Sevip de sevildiklerinden emin olmadıklarında.

**Montgolfier Kardeşler, 5 Haziran 1783 tarihinde dünyada ilk balonlu uçuşu gerçekleştiren kişilerdir. Fransız Joseph Michel Montgolfier (1740-1810) ve Jacques Etienne Montgolfier (1745-1799) Annonay köyünde çapı 10,5 metre olan ketenden bir torbayı sıcak havayla doldurarak ilk balonlu uçuşu yapmışlardır.

De Tham / Hoang Hoa Tham (1860-1913): Vietnam direniş savaşçısı ve Fransız egemenliğinin ilk yirmi yılında Fransız Çinhindi sömürgeciliğinin düşmanı. Hoang Hoa Tham’ın asıl soyadı Truong’du; ailesi, Vietnam’ın Nguyen hükümdarlarının muhalifleriydi. Annesi idam edildi ve dahil oldukları bir komplo başarısız olduktan sonra babası intihar etti. Hoang Hoa Tham, baba tarafından bir amcayla birlikte, tüm ailenin Hoang adını aldığı kuzey Vietnam’daki Yen The civarındaki dağlık bölgeye kaçtı. Daha sonra De Tham adı altında yerel isyancı korsan gruplarına katıldı ve cesareti ve kurnaz taktikleriyle ünlendi. Fransız karşıtı gerilla güçlerini örgütledi ve müthiş vahşiliği ve acımasızlığı hakkında abartılı hikayeler yayan Avrupalı ​​sömürgecilere tehdit oluşturdu. De Tham, kendi halkı arasında neredeyse efsanevi bir figür haline geldi. 1885’te, geleceğin Vietnam lideri Ho Chi Minh’in büyük amcası ona katıldı. 1894’te De Tham, Fransızlarla, Yen The çevresindeki bölgeyi kendi özel özerk alanı olarak güvence altına almak için geçici bir anlaşma yaptı . Bununla birlikte, De Tham bu alanı genişletmeye çalışırken sorun devam etti; ama Fransızlar onun tehditlerini görmezden geldi. 1908’de De Tham , diğer milliyetçilerle Fransız misafirleri bir ziyafette öldürmeye teşebbüs etti. Bundan sonra, başında bir ödül olan bir adam oldu. Sonunda, takipçileri arasında bulunan üç Çinli tarafından öldürüldü. (https://www.britannica.com/biography/De-Tham)

Daroga (Hintçe): Emniyet müdürü

Korkunç, emsalsiz ve tiksindirici çirkinliği, onda insanlık adına bir şey bırakmamıştı. Bu yüzden de, insanlık namına bir sorumluluk hissetmiyor gibi davranırdı.

Ama tüm iyi Doğulular gibi ben de kaderciyim.

**Mazenderan: Kuzey İran’da 24.000 km2 yüz ölçümüne sahip bir bölgedir. Kuzeyinde Hazar denizi, güneyinde Tahran, Semnan, Gazvin, doğu ve batısında Gilan ve Golestan yer alır. Merkezi kenti Sâri’dir. Amol, Babol, Babolşer, Behşehr, Tenkabon, Cuybar, Çalus, Ramser, Sebatkuh, Ghayemşehr, Gulgah, Mahmudabad, Neka, Nur ve Nurşehr olmak üzere 16 ilçesi vardır. Mazenderan’a bağlı 44 bölge, 51 kent, 113 koy, 3697 mezra vardır. (http://mimdap.org/2010/07/kuzey-yranda-bir-dodha-turizm-cenneti-mazandaran-eyaleti-teberestan/)

Bir zamanlar maskeme bakamazdın çünkü ardında ne olduğunu biliyordun. Ama şimdi maskeme bakmaktan rahatsız olmuyorsun çünkü arkasındaki yüzü unuttun!

Erik ise, Anadolu’ya ve sonra da padişahın emrine girdiği İstanbul’a gitmiş. Bir imparatorluğu, korkunun kol gezdiği bir yere dönüştürebilen ne tür şeyler yaptığını anlatabilmek için son Türk devriminin ardından Yıldız Sarayı’nda bulunan tüm gizli kapıları, gizli odaları ve gizemli kasaları yapanın Erik olduğunu söylemem sanırım yeterlidir. Bunun dışında, Müminlerin komutanı aslında başka bir yerde uyuyorken, padişah gibi giydirilmiş ve tamamen padişahı andıran bir robot da yaratmıştı.

İskelet onundu. Yüzünün çirkinliğinden tanımadım. Zaten bunca zaman ölü olan herkes bu kadar çirkinidir.

Loca 5, hayalete ait.

Paris Opera Binası (1861-79): Sahne çatısının yan tarafında ki Pegasus’u Mr. Lequesne yaptı.

** Eugene-Louis Lequesne (1815 – 1887): Fransız heykeltıraş. 1841’de James Pradiers’ın atölyesinde Ulusal Güzel Sanatlar Okulu’na girdi. 1843’te Roma’nın ikinci Grand Prix’sini ve 1844’te Pyrrhus’un tuant Priam adlı alçı kabartmasıyla birincilik ödülünü kazandı. 1844’ten 1849’a kadar Academy-de-France → Roma’da Jean-Louis Charles Garnier ile birlikte yaşadı. 1855’te sergide heykel dalında Büyük Ödül’e ve Legion dhonneur’a layık görüldü. (https://en.google-info.org/index.php/23446298/1/eugene-louis-lequesne.html)

Mr. Millet, Apollo’nun altın lirini göğe doğru kaldırışını yaptı. Aynı zamanda yıldırımsavardır.

** Aimé Millet (1819-91): Fransız heykeltıraş. Minyatürcü ressam Frédéric Millet’nin oğlu, Kraliyet Çizim Okulu rue de l’École-de-Médecine’de okudu. İlk olarak 1836’da École des beaux-arts de Paris’te kabul edildi ve David d’Angers’ın stüdyosuna katıldı. Bu nedenle, Hôtel de Ville, Louvre, Opera vb. İçin sayısız siparişten yararlandı. 1859’da Legion of Honor aldı. 1870’de Dekoratif Sanatlar Okulu’na (eski adı Kraliyet Çizim Okulu rue de l’École-de-Médecine) profesör olarak atandı. (http://paris1900.lartnouveau.com/biographies/sculpteurs/millet.htm)

Girişten 10 basamak sonra Lully, Rameau, Gluck ve Handel heykelleri var.

Echallon taşından tavan, Sarrancolin mermerinden 30 sütun var.

Mr. Boulanger’in Savaş Dansı, Rustik Dans, Aşkın Dansı, Sarhoş Dansı var. (Mr. Andre Castaigne)

** Gustave Clarence Rodolphe Boulanger (1824-1888): Klasik ve Oryantal konularda uzmanlaşmış ressam; Paul Delaroche’nin öğrencisi; 1849’da Prix de Rome kazandı.  Beaux-Arts sanat akademisinde eğitimini tamamladı. 1845 yılında Cezayir‘e yapılan ilk ziyarette, daha sonra arkadaşı olan ressam Jean-Leon Gerome tarafından ele alınan Kuzey Afrika Oryantalist konularına ilgi duydu. Resimleri, zamanın akademik sanatının başlıca örneklerinden olan Gustave Boulanger,  İtalya, Yunanistan ve kuzey Afrika bölgelerinin özelliklerini resimlerine yansıttı. 30 yaşında iken, İtalya’ya, yaklaşık iki yıl süreli mesleki gezi gerçekleştirdi. Roma‘da yaptığı çalışmalarından, ”Casar am Rubico” adlı eseri ile önemli derecede başarıya ulaştı. Paris‘e döndükten sonra da bu başarılarını devam ettirdi. Fransa’da boyadığı, ”Maestro Palestrina”, ”Der Araber” ve ”Die Kabylen” tablolarına karşı halkın yoğun ilgisi oluştu. Mesleğiyle ilgili yaptığı gezilerde birçok eskizler oluşturmuş, klasik ve antik konular çalışmış, ”Lucretia”, ”Lesbia” ve ”Pompejanische Kranzehandlerin” isimli eserleriyle, mesleğinde zirveye ulaşmıştır.Gustave Boulanger, 1882 yılında Académie des Beaux-Arts’ın bir üyesi oldu ve 1885’ten 1888’ye kadar École Nationale Supérieure des Beaux-Arts’ta ve Julian Academy’de öğretmenlik yaptı.Türk Ressam Osman Hamdi Bey Paris’te resim eğitimi için bulunduğu sırada Jean-Leon Gerome ve Gustave Boulanger‘in atölyelerine eğitim aldı. (https://www.britishmuseum.org/collection/term/BIOG20435) (https://www.biyografi.net.tr/gustave-boulanger-kimdir/)

** Jean Alexandre Michel André Castaigne (1861- 1929): Fransız ressam ve gravürcü. Jean- Leon Gerome ve Alexandre Cabanel’in öğrencisi oldu. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin önde gelen illüstratörlerinden biri oldu. Operadaki Hayalet’in ilk baskısının orijinal illüstratörüdür. Castaigne ayrıca Büyük İskender hakkında 36’dan fazla sanat eseri yaptı. İllüstratör olarak ilk modern olimpiyatların görüntülerini yaptı. Scribner’s Magazine için 1896 Olimpiyat Oyunları’nın resimlerini çizdi. Kendisi de ressam olan Jean Eusèbe Joseph Castaigne ve Mathilde Debouchaud’un oğluydu. Kardeşi Joseph Jean Destrains Castaigne şairdi. 1878’de o zamanki Academie Suisse’de çalışmalarına başladı. Birkaç ay sonra, Academie des Beaux-Arts’a transfer oldu. Genel Yarışma’da üç kez birincilik kazandığı Gérôme stüdyosuna taşınmadan önce bir yıl Cabanel’in stüdyosunda kaldı. Çalışması Prix de Rome için üç kez seçildi. Hiç kazanmasa da, yarışmaya yalnızca on resim seçildiği için bu bir başarıydı. İlk sergisini 1884’te Paris’te açtı ve Dante et Beatrice adlı resmi turneye çıktığı New Orleans’ta büyük ilgi gördü. Angoulême’nin belediye galerisine yerleştirilen devasa resmi, dörde beş metre, Tufan’ı sergiledi. Castaigne İngiltere’de altı ay geçirdi, ardından 1890’da Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti ve 1895’e kadar kaldı. Baltimore’da Kömür Kulübü adlı bir sanat okulunun müdürü oldu ve onun yönetimi altında düşüşte olan okul gelişti ve bölgedeki en iyi sanat okullarından biri oldu. Amerika’da bulunduğu ilk yıl birçok önemli portre yaptı. Tasarımları arasında, Scribner’s Magazine – Büyük Sığır Patikası’nda, Teksas kovboylarının resimleri, Çayırların Sığır Yolları başlıklı bir serinin parçası ve Century Magazine’deki ‘Polly’ için Dünya Fuarı çizimleri ve illüstrasyonları yer alıyordu. Ayrıca 1901’den 1913’e kadar Harper’s Magazine için çalıştı. 1896 Olimpiyat Oyunları’nın resmi ressamıydı. 1895’te Fransa’ya döndüğünde Academie Colarossi’de eğitmen oldu ve Paris’te bir stüdyo açtı. The Century için sürekli Avrupalı ​​muhabir olarak kaldı ve dergi için Amerikan illüstrasyonları yapmak için zaman zaman ABD’ye seyahatler yaptı. Bunlar arasında Mammouth Mağarası ve Niagara Şelalesi vardır. Yavaş yavaş, gravür ve litografi yerini fotogravüre bıraktı.  Fransa’da, Paris’in sanat hayatını konu alan ve kendisi tarafından resmedilen bir roman olan Fata Morgana’yı yayınladı. Castaigne, Fransa’dayken, kendisine Legion of Honor ödülünü veren Fransa Cumhurbaşkanı Felix Faure’un baş ressamıydı. (https://en.m.wikipedia.org/wiki/André_Castaigne)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: