Beyaz Diş- Jack London

Cansız, hareketsiz, son derece sakin ve soğuk olan bu yabani ülke üzerine ağır bir sessizlik hakimdi. Gizliden gizliye acı acı çınlayan bir kahkaha vardı sanki; tüm acılardan daha korkunç, buz gibi soğuk, bir sfenks gülümseyişi kadar donuk, zaruret kadar tutkulu bir kahkaha!.. Acımasız, uçsuz bucaksız bir sonsuzluk, hayatla ve hayatta kalmanı gereksizliğiyle adeta dalga geçiyordu. Kuzeyin o saf ve dur durak bilmeyen buz gibi vahşetiydi bu.

Hareketi sevmezdi soğuk. Hayat demek hareket demektir, halbuki soğuk hareketin her türlüsünü kötürümleştirmeye kararlıdır… Asıl insana düşmandır o, çünkü insan, yaratıkların en hareketlisidir, hareketsizliğe karşı sürekli bir başkaldırma içindedir ve işte bu sebepledir ki soğuğun özellikle yok etmeye can attığı bir yaratıktır.

Korku, hiçbir yaratığın kaçınamayacağı, reddedemeyeceği yabani bir mirastı… Ve bütün bu öğrendikleri, dünyada her şeyin serbest olmadığını, yaşamda birtakım kuralların ve engellerin bulunduğunu göstermişti ona. Bu kurallar, bu engeller birer yasaydı ve yasalara boyun eğmekle acıdan kurt olunuyor, mutlu olunuyordu. Bunları bir insan gibi düşünerek bulmamıştı. Olayları kendi deneyimlerine dayanarak acı verenler ve acıtmayanlar olarak ikiye ayırmıştı. Bu iki şeyden birini tadabilmek ve zevkine varabilmek için ötekinden kaçınması gerektiğini biliyordu.

İçgüdüler ve yasalar onu boyun eğmeye zorluyordu, fakat büyüyüp gelişme zorunluluğu ise onu süreli olarak dik başlılık etmeye yöneltiyordu… Fakat gelişmek yaşam demekti, o da ışığa yöneliyordu.

Henüz gelişmemiş zihniyle bilinçsizce de olsa birtakım ayrımlar yapıyor, varlıkları canlılar ve cansızlar olmak üzere bölümlendiriyordu. Canlı yaratıklardan sakınmalı, onlara karşı ayağını denk almalıydı. Cansız varlıklar oldukları yerde kalıyorlardı, oysa canlı yaratıklar hareket halindeydiler, ne yapacakları önceden kestirilemiyordu. Hiç hesapta olmayan en akla hayale gelmedik şeyleri yapabilirdi onlar. Bu nedenledir ki, her an tetikte olması gerekiyordu.

… irili ufaklı öyle taşlar vardı ki, üzerlerine basar basmaz ayaklarının altından kayıp gidiyordu. Buna bakarak, cansız varlıkların mağaradakiler gibi durağan olmadıklarını, küçük cisimlerin büyük olanlarına oranla daha çabuk devrilip yuvarlandıklarını öğrendi.

Anlamını kavrayamıyordu, ama gerçek hayatın ta kendisiydi. İşte bu, o bunu duyuyordu. Yemek için öldürmek, bu uğurda dövüşmek yaratılışında vardı, yaşamına egemen olan yasa zorunlu kıldığı için yapıyordu bunu. Böylece dünyada var oluşun anlamını yavaş yavaş kavramaya başlıyor, yaşadığını kanıtlamış oluyordu. Bu amacın gereklerini yerine getirirken hayatın da doruğuna vardığını duyuyordu.

Dünya konusunda yeni bir şeyler daha öğrenmişti. Su canlı manlı değildi, ama yine de kımıl kımıl oynuyordu. Dış görünüşüne bakılırsa toprak gibi sıkı ve sağlamdı, ama aslında hiç de katı değildi. O halde görünüşe aldanmamak gerekiyordu. Gerçi bilinmeyen şeylere karşı duyduğu korku kalıtımla gelen bir güvensizlikti, ama korkusu bu deneyle daha da pekişmiş oluyordu. Bundan böyle bilmediği şeylerin dış görünüşü karşısında doğal olarak her an uyanık ve kuşkucu olmaya karar verdi. Bir şeye güvenmeden önce o şeyin girdisini çıktısını, huyunu suyunu adamakıllı öğrenecekti.

Oysa bu korkusuzluğun kökeninde bilgi ve deneyimin yattığını düşünemiyordu küçük yavru; bunun bir güçlülük belirtisi olduğunu sanıyordu.

Küçük yavru insanlar gibi düşünebilseydi, yaşamı oburca bir hırs, dünyayı ise avlayanı ve avlananı, yeneni ve yenileni ile bitmek bilmeyen bir kovalamacanın, yok eden sayısız tutkuların hakim olduğu karmakarışık, kör, şiddete dayalı, acımasız, plansız, sürekli bir kargaşalık olarak vasıflandıracaktı.

Kafasında adalet konusunda açık seçik bir kavram olmamakla birlikte kendine özgü bir anlayışla insanın bir takım kurallar koyan ve bu yasaları uygulayan bir yaratık olduğunu hissediyordu. Aynı zamanda bu kuralı uygularken başvurdukları güce de hayran kaldı. Şimdiye dek tanıdığı yaratıkların tam tersine onlar ne ısırıyor ne de tırmalıyorlardı. Güçlerini uygularken, buyruklarına boyun eğen cansız nesnelerden yararlanıyorlardı.

Kaderini insanoğluna teslim etmekle, yaşamak için zorunlu ihtiyaçların sağlanma sorumluluğunu da karşısındakilere yüklemiş oluyordu. Bu bir tür alışverişti. Çünkü tek başına didinip durmaktansa, sırtını insanoğluna dayamak yaşamayı daha kolaylaştırıyordu.

Ceza verme hakkının sadece insanların elinde olduğunu, bu hakkın kendilerinden daha güçsüz yaratıklarca kullanılmasına izin verilmediğini böylece öğrenmiş oldu.

Sahibinin malı, başka insanları yaralamak pahasına da olsa bütün dünyaya karşı korunmalıydı. Böyle bir davranış yalnızca kuralları saygısızca çiğnemek değil, aynı zamanda tehlikeli bir suç işlemek anlamına da geliyordu, ama bunu yapmak göreviydi.

Beyaz Diş, hırsızlık yapan insanların genellikle ödlek olduğunu, sıkıyı görür görmez kaçmaya çoktan hazır olduğunu, üstelik tehlikeyi bildirdikten kısa bir süre sonra Gri Kunduz’un hemen imdadına koştuğunu çabucak öğrendi.

İnsanoğluna olan bağlılığı, özgürlük sevgisinin ve kandaşlarına duyabileceği hasretin çok daha üstündeydi, uymak zorunda olduğu güçlü bir kuraldı bu.

Beyaz Diş kendi soyundan bir dişiyle dövüşmek istemediği için kovulma girişimine karşı çıkmadı. Zaten erkeklerin dişilerle dövüşmemesi bir soy kanunuydu. Bu yasa konusunda bilinçli bir bilgiye sahip değildi. Bunu deney yoluyla da öğrenmiş değildi. Ama nasıl ki geceleyin ölümden ve bilinmeyen güçlerden korkarak aya ve yıldızlara doğru ulumuş, bilinmeyen bir gücün etkisinde kalmışsa, işte şimdi bu yasayı da kendisini için için bu yola yönelten bir dürtünün yardımıyla sezmişti.

Yaradılışın gereklerine ters düşen bir işi yapmak zorunda bırakılmak isyana yol açar. Böylesi bir durum tıpkı vücudun dışına doğru çıkması gerekirken etin içinde ters dönerek büyüyen, acıtan ve irin toplayan kıllara benzer.

Köpeklerle tutuştuğu bu bitmeyen kavgada ayakta kalmak demek hayatta kalmak demekti. Bunu çok iyi anlamıştı ve Beyaz Diş böylece, insanoğlunun ateşine sığınarak vahşi özelliklerine yabancılaşan ve insanoğlunun koruyucu dizleri dibinde yumuşayan evcil kurtlardan oluşan kendi cinsine düşman kesilmişti.

İşte bu, benliğini ta derinden kavrayan ve hala içinde yaşayan vahşetin ta kendisiydi. İtilmişliği, çocukluğundan bu yana bir başına sürdürdüğü hayat, bu vahşiliği büsbütün körükleyip geliştirmişti, uzun boylu dokunmalar, yakınlaşmalar tehlike doluydu, dokunma denilen şeyde bir tuzak kokusu seziyordu.

Kendilerinin barınamayarak çekip gittikleri ormanlarda, kamp ateşlerinin çevresini kuşatan karanlık kuytularda pusuda bekleyen, o tehdit edici, o bilinmeyen, o korkunç yaratığın ta kendisiydi Beyaz Diş.

Çünkü hayvanlar iyiyi ve kötüyü kolaylıkla ayırt ederler. İyi olan şey rahatlık, acısızlık ve hoşnutluk verir, bu yüzden de iyi olan şeylerden hemen hoşlanırlar. Kötü olan şeyler ise rahatsızlık ve acı verdiğinden kötülükten nefret ederler.

Viskinin bir özelliği de içildikçe susanması, susandıkça da içilmesidir.

Aslında Gri Kunduz’u seviyor değildi, ama öfkesine karşın yine de ister istemez bağlılık duygusu oluşturuyordu çünkü. Soydan geçiyordu bu özellik. Kendi soyuna özgü bir duyguydu bu; soyunu öteki hayvanlardan ayıran, insanoğluyla yoldaşlık etmek için kurdu ve vahşi köpeği o özgür ve yabani hayatı terk etmeye zorlayan bir özellikti bu bağlılık duygusu.

Yaşama tutkusuyla tüm benliği yanıp tutuşuyordu. Yaşamak için can atıyordu. Bu istekle aklı başından gitmişti sanki; var olmak, içindeki canlılığı ortaya koyabilmek için kör bir bilinçle canını dişine takıyordu, çünkü hareket etmek demek var olmak demekti.

O zamanlar küçük bir yavruydu. Yumuşaktı, doğru dürüst biçimlenmemişti, kendisine şekil verecek olan çevre şartlarına teslim olmaya hazırdı. Oysa şimdi durum bambaşkaydı. Artık belirli bir biçime bürünmüş; yabani, korkunç, sevmeyen ve sevilmeyen dövüşken bir kurt olup çıkmıştı. Yaşantısındaki bu değişikliğe ayak uydurmak, benliğinin altüst olması, adeta yeniden doğması gibi bir şeydi. Bu değişiklik, yeni baştan yoğrulamayacak kadar uyum imkanlarının kaybedildiği, yaradılışını dokuyan bağların sertleştiği, kolayca baş eğip boyun bükmeyen hırçın bir hayvana dönüştüğü, iradesinin demirleştiği, duygularının katılaştığı, içgüdülerinin ve davranışlarının kesin ilkeler, güvensizlikler, nefret ve tutkular halinde belirli biçimlere büründüğü bir zamana rastlamıştı.

Sonunda, hoşlanmanın yerini sevgi almıştı. Ruhunun derinliklerine inerek hoşlanma duygusunun asla giremediği noktaları araştıran biri iskandil gibiydi sevgi. İşte bu sevgi iskandili sayesindedir ki bu derinliklerden yeni bir şey, karşılıklı sevgi doğuyordu.

İskandil: Denizin derinliğini ölçme işi. Denizin derinliğini ölçmeye yarayan araç.

Klondike kızağı: Tek sıra, çift kayışlı.

Mackenzie kızağı: Koşumları yelpaze şeklinde.

Oldu olası üzerine en çok titrediği, kıskançlıkla esirgediği yeri başı idi. Başına dokunulduğu zaman çılgınca karşı koymasının nedeni içindeki vahşet, kapana kısılmak ve zarar görmek korkusuydu… Halbuki şimdi kafasını efendisinin koltuk altına sokmakla çaresizliği ve güçsüzlüğü bile bile kabullenmiş oluyordu. Böyle yapmakla efendisine nedenli güvendiğini, kendini ona tam anlamıyla teslim ettiğini gösteriyor, böylece ona “Kendimi senin ellerine bıraktım, etim de kemiğim de” demek istiyordu adeta…

Efendisinin çocuklarına hatır için katlanıyordu; gönülsüzce ama doğrulukla katılıyordu çocukların eğlencelerine, daha doğrusu tıpkı korkulu ve acılı bir ameliyata dayanıyormuş gibi bir tutum içindeydi.

Evcil hayvanlar arasında düşmanlık olmaması gerekiyordu, ya da dostluk değilse bile hiç olmazsa birbirlerine karşı yansız kalmalıydılar. Evcil olmayan hayvanlar insanla bir bağlılık anlaşması yapmamış yaratıklardı. İşte bu nedenle köpekler onları avlamakta özgürdüler. Evcil hayvanlara insanlarca kol kanat gerildiğinden onları öldürmek yasaktı, kendi aralarında ölüme varan dövüşlere tutuşulmasına hiçbir zaman göz yumulmuyordu; ister hayat ister ölüm söz konusu olsun, bu konuda karar verme yetkisi insanlarındı ve insanlar da bu hakkı diğer yaratıklara vermiyorlardı.

Uygarlığın bu karmaşık ortamında geçerli olan belli başlı özellik, özdenetimdi. İsteklere gem vurabilme yeteneği hem bir kelebek kanadı gibi duyarlı, hem de çelik gibi güçlü olmalıydı.

Kendini koruma içgüdüsünü baskı altına almak zorunda kalıyor; gittikçe evcilleştiği ve uysallaştığı için de bunu başarabiliyordu artık.

Bilinçli olarak kavrayamamakla birlikte karlara karşı bir hasret uyandı içinde. Eğer hissettiklerini sözle dile getirebilseydi ” Bu ne bitmez tükenmez yaz mevsimi böyle!” diyecekti.

Fakat doktorun bu karamsarlığını yadırgamak aslında hiç de doğru olmazdı. Çünkü doktor ömrü boyunca uygarlığın koynunda el bebek gül bebek büyümüş, yaşama dirençleri zayıflamış kuşaklardan gelen zayıf yapılı canlılara baktığı için olağandı bu. Beyaz Diş’e oranla bunlar yaşama pamuk ipliğiyle bağlı zayıf yaratıklardı. Oysa ki Beyaz Diş ormandan gelmişti ve ormanda, zayıflar erken ölüp giderdi, zayıfları kolay kolay bağrına basmazdı orman.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: