Kule Canbazı- Sunay Akın

Roma İmparatorluğu’nun doğu birlik simgesi Van Kedisi’dir. Kalkan ve bayrağında bulunur.

II. Abdülhamit’in Van Kedisi Pamuk yemeğini çataldan yermiş.

Padişahın tabağında kalan yemeği yiyenin dili tutulmuşsa, dili çözülürmüş.

Hasan Ali Yücel, 1899’da üç yaşındayken hizmetçi kaçırır ve dili tutulur. Annesi Neyire hanım, padişahın yemeğinden yedirir. Dili açılır ve terliklerine ders anlatır. 1911’de 14 yaşındayken Aksaray yangınında anneannesinin Yenikapı’daki evi yanar. Bu yangında dedesi Kaptan Ali Bey’in harita ve yağlıboya gemi resimleri de yanar.

** Hasan Ali Yücel (1897-1961): 1938-1946 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapan Cumhuriyet Döneminin, çok yönlü kişiliğe sahip seçkin bir eğitim, kültür ve siyaset adamı. Mekteb-i Osmanî’den sonra, Hasan-Âli için Vefa İdadisi dönemi başlar, “İntikam Olsun” başlıklı ilk yazısını burada öğrenciyken yazar; “Mektepli” dergisinin açtığı yarışmaya katılır, 17 Ekim 1913’te yayınlanır. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle askere alınır; okula ara vermek zorunda kalır. Önce asteğmen; sonra teğmen olarak toplam üç buçuk yıl askerlik yapar. Hasan-Âli, askerlik sonrası öğretimini Darülfünün’da tamamlama imkanı bulur. Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırır. Bir yandan da İfnam gazetesinde çalışır. Türk Sesi gazetesinin kurucuları arasında yer alır. Ancak hukuk öğretimini, dersteki yöntemi yüzünden tartıştığı hocası Celalettin Arîf Bey’e kızgınlığı nedeniyle yarıda bırakmak zorunda kalır. Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Şubesi’ne kaydolur. Bu dönemde, Hasan-Âli; Y.Kemal, A.Hamdi Tanpınar gibi şairlerle ikbal Kıraathanesi’ne gidip gelmeye başlar, İstiklal Savaşı’nın zor günleri yaşanmaktadır. Ortalıkta İnönü Savaşlarına ilişkin haberler vardır. Hasan-Âli, gazetesinde özellikle bu savaşlara ilişkin haberler verir; bunları söz konuşu kıraathaneye de ulaştırarak dostlarını bilgilendirir. Ayrıca, ulusal protesto hareketlerine, örneğin bunların ilki ve en büyüğü 23 Mayıs 1919’da düzenlenen Sultanahmet Mitinglerine katılır. Mustafa Şekip (Tunç), İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) ve Mehmet Emin (Erişirgil)’in H.Bergson merkezli denebilecek tartışmalarını izler. Bu tartışmalarda sık sık A.Schopenhauer, J.Stuart Mili, H.Spencer, WJames gibi düşünürlerin fikirleri de ele alınmaktadır. Hasan-Âli, bu ve benzeri düşünürlerin fikirlerini kendi eserlerinden okuyamamanın sıkıntısını duyar. Hasan-Âli’nin üzerinde etkisi olan hocalar arasında, Kuvay-ı Millî ye hareketini Akşam gazetesindeki yazılarıyla desteklemiş olan Necmettin Sadık (Sadak)’ın özel bir yeri olduğu söylenebilir. 1921’de mezun olur ve İzmir’e gelir. Bir grup meslektaşıyla Muallimler Birliği ve Türk Ocağını kurar. 1927 başında, Hasan-Âli, Reşat Şemsettin (Sirer) ile birlikte “Mıntıka Müfettişleri” unvanıyla İstanbul Maarif Emirliğine verilirler. Müfettişlik döneminde, Hasan-Âli, öncelikle “yazı ve dil sorunları” üzerine yoğunlaşır. T.Fikret’in batılılaşma (modernleşme) doğrultusundaki düşüncelerine ilgi duyar. O’nun “Tarihi Kadim-Doksan Beşe Doğru” adlı şiir kitabını latin harfleriyle yayınlamasının altında bu ilgi (ve hayranlık) yatmaktadır(Latin harfleriyle basılan ilk eserdir bu kitap). Hasan-Âli, 1929 sonunda İkinci Sınıf Maarif Müfettiş Umumiliğine yükselir. Maarif Emirlikleri kaldırılınca Maarif Vekaleti Teftiş Kurulu Üyesi olur. 1930’da Maarif Vekili Cemal Hüsnü (Toray), kendisini araştırma ve inceleme göreviyle Paris’e gönderir. Bu dönem, Hasan-Âli’nin “batı uygarlığıyla ilk kez karşılaşması” açısından önemlidir. Bu süre içerisinde, öğretim kurumlarını inceler ve Fransız kültürü üzerine araştırmalar yapar. Oradaki Türk öğrencilerin denetimiyle görevli müfettiş Salih Zeki ile beraber Londra’ya iki haftalık bir teftiş gezisinde bulunur. Salih Zeki geri çağrılınca müfettişlik görevi Hasan-Âli’ye verilir. Bu arada Fransızcasını geliştirmeye çalışır, opera ve tiyatro sanatlarıyla ilgilenir. 1930’un sonunda, geniş bir inceleme ve araştırma dosyasıyla Türkiye’ye döner. 1936’da bu incelemesini “Fransa’da Kültür İşleri” adıyla yayınlar. 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulur. Cemiyetin başkanı Samih Rifat, sekreteri Ruşen Eşref Günaydın), üyeleri ise Celal Sahir (Erozan) ile Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’dur. Bu yılın Eylül’ünde, Dolmabahçe Saray’ında ilk Dil Kurultayı toplanır. Türk dilinin sorunları tartışılır, görüşler sunulur, ana program oluşturulur ve Merkez Heyeti seçilir. Kurultaydan sonraki ilk Merkez Heyeti toplantısında alt çalışma kolları oluşturulur. Hasan-Âli, Etimoloji Kolu Başkanlığına getirilir. Bu yıl içinde Hasan-Âli yeni eserleriyle gündemdedir. “Mevlana’nın Rubaileri”, “Goethe: Bir Dehanın Romanı”, “Türk Edebiyatı’na Toplu Bakış” adlı kitaplarını yayınlar. Hasan-Âli, Goethe üzerine çalışması Türkçe’de ilk olması nedeniyle, Goethe madalyasıyla ödüllendirilir. 1932 yılında, Hasan-Âli, batıdaki benzerleri örnek alınarak kurulan, öğretim üyeleri yurtdışında okumuş kişilerden oluşan Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne müdür olarak atanır. Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, kendisinin hem arkadaşı hem de meslektaşı eğitimci İsmail Hakkı (Tonguç) da öğretim üyesidir. Yakın bir işbirliği içindedirler. Bu dönemde, Hasan-Âli, 1917-1933 yılları arasında yazdığı didaktik şiirlerini “Dönen Ses” adıyla yayınlar. Bu şiirleriyle, çocuk edebiyatına katkıda bulunmuş şairlerden birisi olarak kabul edilir.11 Kasım 1938’de İnönü Cumhurbaşkanı seçilir. 28 Aralık 1938’de, Hasan-Âli Yücel, 41 yaşında, iken istifa eden Saffet Arıkan’ın yerine, Celal Bayar kabinesinde Maarif Vekili olur. Özellikle Cumhurbaşkanı İ.İnönü’nün desteğiyle, yakın çalışma ve dost grubunun katılımıyla büyük bir reform hareketi başlatır ve gerçekleştirir. Ülkemizin bugüne gelişinde, O’nun dönemindeki bu reformların yadsınamaz bir işlevi olduğu açıktır. Hasan-Ali Yücel, 1 ve 2 Mayıs 1939 tarihlerinde, On Yıllık Neşriyat Sergisi ve Birinci Türk Neşriyat Kongresi’ni açar. 17 Temmuz 1939’da da bilim adamları, eğitimciler, yazarlar ve sanatçıların katıldığı, eğitim sisteminin ilkelerini ve okul programlarını belirlemek amacıyla Birinci Maarif Şurası toplanır. Böylece millî eğitimde çok önemli bir yeri olan bir gelenek başlatılır. 15-21 Şubat 1943 tarihlerinde de -yine Yücel’in başkanlığında- İkinci Maarif Şurası okullarda ahlak terbiyesinin geliştirilmesi gündemiyle açılır. Aynı yılın Ocak ayında Bakanlık’la öğretmenler arasında iletişimi sağlamak için Tebliğler Dergisi, Şubat’ında da İlköğretim Dergisi yayınlanır.31 Ekim 1939’da, Hasan-Ali Yücel, söz konusu adımların sonucu olarak Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ni açar. Her yıl 31 Ekimde bir kere düzenlenen bu sergi Ankara’da kurulur ve bir ay devam eder. Sergiye, 1939’dan itibaren Maarif Vekilliği’nin yılda üç sayı yayınladığı Güzel Sanatlar Dergisinde yer verilir. Bu dergi, Türkiye’de renkli röprodüksiyonlan ilk kez vermesinden dolayı oldukça önemli bir işlev görmüştür. Tercüme Heyeti, ilk toplantısını 28 Şubat 1940’ta, Ankara’da yapar. Heyet, Dr. Adnan Adıvar başkanlığında dört toplantı yapmış ve bir Daimi Büro” oluşturmuştur. Nurullah Ataç’ın yönettiği Büro’nun üyeleri arasında Saffet Pala, Sabahattin Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır vardır. Kuruluşundan kısa bir süre sonra hızla çalışmalar başlar; 1946 sonunda, dünya edebiyatı klasiklerinden 496 eser Türkçeye çevrilir. Bu eserlerin yanında, özellikle felsefe ders kitabı sıkıntısı nedeniyle önemli kimi filozofların kitapları Türkçe’ye kazandırılır. 19 Mayıs 1940 yılından itibaren iki ayda bir Tercüme Dergisi yayınlanır. 17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri yasası çıkarılarak Köy Enstitüleri kurulmaya başlanır. 1942-43 öğretim yılında, bu okullara öğretmen, yönetici, gezici başöğretmen, ilköğretim müfettişi ve kesim müfettişi yetiştirmek için, Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü kurulur. Sayıları zamanla 21’i bulan Köy Enstitüleri, 1944’ten sonra yılda ortalama 2000 öğretmen yetiştirmiştir. Ne var ki, 1946’da bu öğretim kurumları -tartışma konusu olmaları nedeniyle kapatılmıştır. (http://www.meb.gov.tr/meb/hasanali/hayati/halibiyografi.htm)

Kaptan Ali Bey: Ertuğrul’un kaptanı. İlk Japon ördeklerini Meiji İmparatoru yollamış.

Eğitim, bilime dayandırılamaz ve yeniliklerden uzak kalırsa, yıkanmayan bir ayağa dönüşür ve içine sokulduğu terliği de kokutur.

1923 Devrimi’nin eseri olan Köy Enstitüleri’nin kapatılmasıyla “Tam Bağımsızlık” düşüncesi kalkansız kalır ve emperyalistlerin kuklaları olan hükümetler tarafından unutturulmak istenir. Bağımsızlık düşüncesinin nefes alamadığı bir ülkenin kolay yutulur bir lokma haline gelmesi ve sömürgeci ülkelerin sofraları için etnik çizgilerle dilimlenmesi kaçınılmazdır. Çözüm mü? Çözüm, iki ayrı göz renginin bir bedende olabileceğini görebilmektir… Yani Van Kedisi! (Padişahın Yemek Artıkları)

I. Dünya Savaşı’nda Türk esirler boncuktan yılan yapmış. Bir hayvanın köprücük kemiğine. Yavuz’un resmini yapmış. I. Dünya Savaşı’nda yaralanan Yavuz’u Deniz Binbaşı Ahmet Saim Aksel onardı, 1938’de Atatürk’ü İzmit’e götürdü.

Güzel Sanatlar Akademisi çelengini Cahide Tamer (Deniz Binbaşı Ahmet Saim Aksel’in kızı) taşıdı. 1955-8 yıllarında Rumeli Hisarı’nı Cahide Tamer, Selma Emler ve Mualla Eyüboğlu onarırlar.

** Cahide Tamer(1915-2005): Ülkemizin ilk kadın restoratör mimarıdır. 1943 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bitirir bitirmez, aynı yılın sonunda Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Rölöve Bürosu’nda çalışmaya başlayan Cahide Tamer’in, 1943 sonbaharındaki ilk işi, Ayasofya’da sürdürülen rölöve çalışmalarına katılmaktır. Burada, Rölöve Bürosu Şefi Y.Mimar Sedat Çetintaş’a yardım ederek işe başlayan Cahide Tamer, 1944 yılında 3 ay için Ankara, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nde görev yaptıktan sonra İstanbul’a dönmüş ve 1945’te Kariye Camisi’nin onarımında çalışmıştır. Bu tarihten itibaren, restorasyon uygulamalarının belgelenmesi konusunda da, Türkiye açısından önemli bir adım atılmasında öncü olmuştur. Özellikle Bursa Yeşil Türbe’deki başarılı restorasyon uygulamasıyla Macit Kural’ın önerisiyle, bundan böyle yapılan her onarım çalışmasının dosyası tutulmaya ve restorasyon öncesi yapılan müdahaleler ve restorasyon sonrası durum belgelenmeye başlamaktadır. Böylece Rölöve Bürosu’nda ilk kez bir arşiv oluşturulmaktadır. Ancak 1958’den sonra, bu çalışmalar bastırılarak, matbu belgeler haline getirilmiştir. Bilimsel restorasyon konusunda Paris’teki Monuments Historiques Dairesi’ne gitmesi ve 2 ay süreyle orada kalmıştır. Aynı eğitim sürecine, Fransa’dan sonra gördüğü İtalya, İspanya’daki uygulamalar da katılmıştır. Cahide Tamer, özellikle İtalya’daki restorasyon çalışmalarından çok etkilenmiş ve Türkiye’ye dönüşte de, yaptığı onarımlarda İtalya’yı örnek almaya çalışmıştır. İlk onarımları arasında yer alan, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü’nce görevlendirildiği Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı Divanhanesi (1947), Boğaz’ın bu en eski ve ünlü yalı örneğini kurtarmak açısından özel önem taşır. 1956’ya dek sürdürdüğü Eski Eserler’deki görevi sırasında, Topkapı Sarayı onarımlarında da çalışmıştır. 1950-52 yılları arasında Harem Dairesi Sofa Köşkü’nde yaptığı onarımlar sırasında, yapım tarihiyle ilgili olamayacak üsluptaki kapı kanadı, dolap kapağı, lambri, tavan gibi aksamın üzerinde dikkatli ve sabırlı çalışmalarla, özgün bezeme ve kalemişlerinin ortaya çıkarılmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Cahide Tamer, 1953’de Celal Bayar’ın emriyle Rumelihisarı’nın restorasyonuna başlar ve başarılı uygulamalar gerçekleştirir. 1955’de keşfi tamamlanarak onarımına girişilen Rumelihisarı’nda, 1955-56 yıllarında Fatih Kulesi (Saruca Paşa Kulesi) ve onunla deniz tarafındaki Halil Paşa Kulesi arasındaki surların sağlamlaştırılma ve bütünleme çalışmalarını yürütür. 1956’da da, Zağanos Paşa Kulesi ve onunla Fatih Kulesi arasındaki surların sağlamlaştırma ve tamamlama çalışmalarını gerçekleştirir. Cahide Tamer, 1958-61 yılları arasında Yedikule’de Büyük ve Küçük Altınkapı’nın restorasyonlarını yürütür. 1956’da İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü Uzman Başmimarlık kadrosuna atanan Cahide Hanım, 1959 yılında Prof. Albert Gabriel’in Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne verdiği raporda övgüyle söz ettiği Vatan Caddesi’ndeki Şahbanu Kadın Mektebi; Halıcılar Medresesi; Edirnekapı yakınındaki Vasat Ali Paşa Medresesi ve Beyazıt Kütüphanesi onarımları gibi İstanbul’daki vakıf eserlerinin restorasyonunun yanısıra (Burmalı Mescid de bunlardan biridir/1961), Gebze Çoban Mustafa Paşa Külliyesi’nden Taraklı’daki camiye kadar uzanan Kocaeli-Sakarya bölgesi eserlerinin restorasyonlarında da etkin çalışmalar yapar. Ayrıca 1961 yılında A. Gabriel’in aracılığıyla, Fransız Sarayı’nın bahçesinde bir Osmanlı çeşmesi tasarım ve uygulamasıyla, Fransız Hükümeti tarafından “Chevalier de l’Ordre des Arts et des Lettres” nişanıyla ödüllendirilir. 1974 yılında Vakıflar Başmüdürlüğü’nden emekli olarak tamamlar. (http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=46&RecID=1091)

Lale Oraloğlu’nun annesi Refika Hanım’ın Rumeli Hisarı’nda evi var. Refika Hanım, Erenköy Kız Lisesi’nin Fransızca öğretmeni.

1593’de III. Murat zamanı zindan olan Rumeli Hisarı’ndan 16 mahkum kubbeyi delerek kaçar. Dizdar (Kale muhafazası ve idaresinden sorumlu kişi) ve Kethüda’yı (Varsıl kimselerin ya da devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse) öldürtür.

Rumeli Hisarı yapımında Fatih bulunup, şeklini imzasına benzetti.

** Rumeli Hisarı, Boğaziçi’nde bulunduğu semte ismini veren Sarıyer ilçesinde yer alan, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethinden önce Anadolu Hisarı’nın tam karşısına inşa ettirilmiştir. Hisar, boğazın kuzeyinden gelebilecek saldırıları engellemek amacıyla yaptırılmıştır. Rumelihisarı’nın adı Fatih vakfiyelerinde Kulle-i Cedide; Neşri tarihinde Yenice Hisar; Kemalpaşazade, Aşıkpaşazade ve Nişancı tarihlerinde Boğazkesen Hisarı olarak geçmektedir. Deniz güvenliğini sağlamak için en dar noktadadır. Rumelihisarı, karşı kıyıdaki daha erken tarihli bir Türk kalesinin karşısında, İstanbul’u kuşatma sırasında Karadeniz’den gelebilecek yardım ve takviyeleri önlemek amacı ile, şehir kuşatmasından önce inşa edilmiştir ve 1452’de 4 ay gibi inanılmaz kısa bir sürede tamamlanmıştır. (https://www.neoldu.com/rumeli-hisari-tarihi-ozellikleri-ve-yapilis-hikayesi-33318h.htm)

Yüksek mimardan geçilmeyen bu ülkede

Yüksek olmayan mimar

Bir tek Mimar Sinan var (Can Yücel)

Bütün mimarlar yüksek, mühendisler de

Bir sen kaldın alçak mimar ey Sinan Usta! (Teknokratlar, Cemal Süreya) (Çelengin Ortasındaki Kız)

I. Dünya Savaşı’nda E-11 (Binbaşı Martin Nasmith), E-14 (Kaptan Boyle) AE-2 (Henry Stoker) Çanakkale’yi geçer. 9 İngiliz, 1 Fransız denizaltısı.

Çanakkale’yi ilk geçen denizaltı AE-2’yi Sultanhisar (Kaptan Ali Rıza Bey) 31 Mart’ta batırır.

U-21 (Alman Kaptan Hersink), HMS Triumph ve HMS Majestic savaş gemilerini batırır. HMS Queen Elizabeth’in olduğu donanma geri çekilir. İngiliz deniz istihbaratından Compton Mackenzie ” İngiliz Kraliyet tarihindeki en utanç verici manevra!” der.

Alman arkeolog Eckhard Unger Yerebatan sarnıcını botla ölçer. (Fatih’ten 462 Yıl Sonra)

** Eckhard Unger (1884 -1966) bir Alman asirologdu. (Yakın Doğu arkeologu). İstanbul müzesinin küratörü olan Ünger, halen İstanbul Müzesi’nde bulunan Balawat Kapısı kalıntılarını saptadı. Unger, her iki yeri de ziyaret ettiği ve ilgili küratörlerle görüştüğü için kapıların büyük bölümlerinin Londra ve Paris’te olduğunun farkındaydı.1916’da İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin küratörü olarak, müze koleksiyonundaki bakır alaşımlı bir nesneyi Nippur’dan bir ell veya ölçüm çubuğu olarak tanımladı. M.Ö. 3. bin yılın ilk yarısına veya hatta daha öncesine tarihlenen, muhtemelen bilinen en eski ölçüm cihazı olan Sümer kübitini yaklaşık 518.6 milimetre olduğu varsayılmaktadır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Yerebatan Sarnıcı’nda ölçümler yapmıştır.(https://peoplepill.com/people/eckhard-unger)

Yerebatan Sarayı’ndan Kız Kulesi’ne ve buradan da Kınalı Ada’da ki manastıra ulaşan bir mağaralar ağından bahsediliyor.

** “İstanbul’un Yedi Harikası” adlı 100 yıllık bir kitapta, Çemberlitaş’ın hemen yakınında ve onunla bağlantılı Yerebatan Sarnıcı yönünden Ayasofya’yı da takip edip Marmara’ya bağlanan, oradan da Kınalıada’daki Papaz Manastırı’na ulaşan uzun bir yol izleyen ve “Köpek Öldüren Kanalı” olarak anılan bir tünelden bahseder. Bir başka varsayım da bu dehlizin Yerebatan Sarnıcı’ndaki gizli bir girişten kuzeydoğu yönünde ilerlediği, oradan Marmara’ya açıldığı, Kız Kulesi’ne uğrayarak Üsküdar’a ulaştığı, buradan düz bir hat halinde Kadıköy sahilini müteakip Moda sahilinden Marmara’nın altına uzandığı ve Kınalıada’daki manastıra ulaştığıdır. (http://gizemlervebilinmeyenler.com/kiz-kulesi-altindaki-gizli-gecit/)

Küçükçekmece Gölü’nden 1,5 km. uzakta Yarım Burgaz Mağarası 130000 yıl önce yaşam bulguları var. Girişinde Bizans zamanına ait tapınak bulunuyor.

** Yarımburgaz Mağarası: İstanbul’daki Küçükçekmece Gölü’nün 1,5 km kadar kuzeyinde bulu­nan Yarımburgaz Mağarası’nda yapılan kazılarda mağaranın Paleotik Çağ başlarından Bizans Dönemi’ne kadar insanlar tarafından yaşam alanı olarak kullanıldığını kanıtlayan buluntular ortaya çıkarılmıştır. Yarımburgaz Mağarası’ndaki kazılarda ortaya çıkartılan ve MÖ 400000’lere ait Paleolotik Çağ buluntularında, insan izlerinden başka tarih öncesi çağlara ait fosilleşmiş sırtlan, domuz, geyik, mağara ayısı gibi hayvan türlerinin de izlerine rastlanmıştır. Ayrıca Paleolitik Çağ’da kullanılmış çakmak taşı yonga, çekirdek, yumru gibi aletler ortaya çıkartılmıştır. Mağaranın duvarında kırmızı toprak boya ile yapılmış iki gemi tasviri çok eskiden burada yaşayan insanların denizcilikle uğraştığını göstermektedir. Mağaranın en üst katmanındaki buluntular Yarımburgaz’ın Bizans Dönemi’nde keşişler tarafından kilise-manastır olarak kullanıl­dığını göstermektedir. (https://www.bilgial.com/paleolitik-cagda-anadolu-karain-beldibi-yarimburgaz-ve-sarkli-keper-magaralari/)

John Berger, kitabında Burhan Pazarlama2dan söz ediyor.

** John Berger (1926- 2017): Londra’da doğan John Berger tanınmış bir roman, senaryo ve belgesel yazarı ve sanat eleştirmenidir. Yazdığı birçok kitap arasında ödül kazanan G’nin yanında, Domuz Toprak, Bir Zamanlar Europa’da, Görme Biçimleri, Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı, Sanat ve Devrim sayılabilir. (https://www.kitapyurdu.com/index.php?route=product/manufacturer_products&manufacturer_id=4245&page=1)

** Burhan Pazarlama/ Burhan Demircan ( 1949-2020): Kadıköy-Karaköy ya da Eminönü-Kadıköy vapur hattında yıllarca Burhan Pazarlama olarak bilinen, halk tarafından çok sevilen satıcı. Yıllarca İstanbul’daki vapurlarda çeşitli ürünler satan Burhan Demircan’ın ikna edici satış yöntemi, yerli ve yabancı gazete ve televizyonlara haber oldu. TRT’nin yıllar önce belgeselini yaptığı Burhan Pazarlama, İstanbul’da yaşayanların vapurda en az bir kere rastladığı bir isimdi. Güzel Türkçesi ile dikkat çeken Demircan’ın, “Her şeyi satarım.” sözü halk arasında adeta klişeleşmişti. (https://www.takvim.com.tr/guncel/2020/03/14/burhan-pazarlama-kimdir-istanbul-efsanesi-burhan-pazarlama-hayati)

1961 Glasgow yapımı vapurlarımız : Ataköy, Harbiye, Anadolu Kavağı, Ali İhsan Kalmaz, Turan Emeksiz, İnkılap (John Berger’in yazılarında)

** Bu vapurlar 1961 yılında İskoçya Glaskow’da Fairfields Tersaneleri’nde inşa edilmişti. İstanbul’da Şehir Hatları’nda çalıştırılmak üzere sipariş edilen bu vapurlar 9 adet olduğu için bunlara 9 Kardeş denmekteydi. Boyu 229 Feet, eni 44 Feet, deniz dibi derinliği 8 Feet olan bu gemiler 781 Groston ağırlığında ve 8 silindirli olup 15 deniz mili hız yapabilmekte idiler. Adları sırasıyla Turan Emeksiz , Kuzguncuk , Pendik , A. İhsan Kalmaz , Harbiye , Kanlıca , Anadolu Kavağı , Ataköy, İnkilap idi. Bu gemilerin en önemli özellikleri ,Şehir Hatları’nda çalışan son buharlı gemiler olmalarının yanında ,aynı zamanda mazotla çalışan ilk buharlı gemiler olmaları idi. (http://atilganblog.blogspot.com/2013/08/turan-emeksiz-vapuru.html)

** Turan Emeksiz (1940- 1960): Malatya’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nde öğrenimi sırasında Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasına dair kanunun kabul edilmesi üzerine 28 Nisan 1960 sabahı İstanbul Üniversitesi bahçesinde düzenlenen protesto mitingi sırasında öldürüldü. Üniversite öğrencilerinin düzenledikleri bu miting sırasında, polislerin okul bahçesine girmeleri üzerine olaylar büyümüş ve Beyazıt Meydanı’na kadar genişlemiştir. Bu sırada polisler tarafından öğrencilere ateş açılmış ve Malatya doğumlu Orman Fakültesi öğrencisi 20 yaşındaki Turan Emeksiz öldürülmüştür. Memleketi Malatya’da ismi bir caddeye ve bir liseye verilmiştir. Ancak daha sonra bu caddenin ismi Milli Egemenlik Caddesi, lisenin adı ise Malatya Lisesi olarak değiştirilmiştir. İstanbul Üniversitesi öğrenci yemekhanesine ismi verilmiştir. Ayrıca İstanbul’da şehir hatları vapuruna ismi verilmiştir. Bu vapur şu anda Mudanya Güzelyalı Yat Limanı’nda restaurant olarak kullanılmaktadır. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Beyazıt kampüsünde anıtı ve Malatya’da bir büstü bulunmaktadır. (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=6890)

** Ali İhsan Kalmaz (1938-1960): Isparta’da doğdu. Meslek olarak askerliği seçti. 27 Mayıs 1960 ihtilaline Topçu Teğmen olarak katıldı. Bir grup Harbiyeli ile Büyük Postane ve telefon santraline el koymaya çalışırken nöbetçi jandarma tarafından vuruldu. (http://www.efecehaber.com/icerikoku.asp?id=12116)

Ayasofya’daki üst galerinin mermer korkuluğunda “Halvdan” yazılıdır.

11. yüzyılda Psellos (Bizanslı tarihçi) Varegoi denen saray muhafızlarını anlatır.

** Vareg Muhafızlar (Tágma tōn Varángōn): 10. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar Bizans İmparatorlarının kişisel korumalığını yapan Bizans Ordusu’nun seçkin birliği. Muhafızlar ilk defa Kiev Prensi I. Vladimir’in Hristiyanlığı kabülünü takiben 988 yılında İmparator II. Basileios’un yönetiminde oluşturuldu. Vladimir,  Vareg savaşçılar ile Kiev’in yönetimini ele geçirmesinden sonra, yapılan askeri yardım anlaşmanın bir parçası olarak 6.000 askeri Basileios’a yolladı. Basileios’un sadakatları sıklıkla değişen kendi askerlerine güvenmemesi, siyasetten uzak kalan Vareglerden kendine bir muhafız taburu kurmasına neden oldu. Yıllar boyunca, İsveç, Danimarka ve İzlanda’dan yapılan yeni asker alımları ile geç 11. yüzyıla kadar baskın olarak İskandinav kökenli kaldı. 11. yüzyılda, iki diğer Avrupalı saray daha İskandinav asker almaktaydı: Kiev Rusları ve Londra. Normanlar’ın İngiltere’yi istila etmesi ile Anglosaksonlar da birliklere katılmaya başlamıştır. 1088 yılında, Anglosakson ve Danimarkalılar Akdeniz yolu ile Bizans İmparatorluğu’na göç etmişlerdir. 235 gemi ile 5000 tanesi gelmiştir. Bunlar İmparatorluk hizmetine girmemiş, Karadeniz sahilinde şehrin inşasını ve güvenliğini sağlamışlardır. Bu insanlar o günden sonra Englinbarrangoi (Anglo-Varegler) isimlendirilmiştir. Aşağı Balkanları da istila etmek te isteyen Normanlara karşı Sicilya’da savaşmışlardır. 1080 yılında bu birlik hakkında yazan Vakanüvis ve prenses Anna Komnena, onlara Britanya adaları ya da İskandinavya farketmeksizin hepsine “Thule’den” olma “balta taşıyan barbarlar” demektedir. Aynı şekilde sivil memur, asker ve tarihçi Yannis Kinnamos onları İmparatoru koruyan “balta taşıyan” “Uzun zaman önce Roma İmparatorlarının hizmetine giren Britanyalılar” olarak adlandırmaktadır. Vareg Muhafızlar, kılıç kullanmak ve ok atmakta yetenek sahibi olmalarına rağmen uzun baltalarını ana silahları olarak kullanırlardı.  Vareg Muhafızlar, imparatora sadık kalacaklarına dair bir yemin ederek, kişisel koruma olarak hizmet etmişlerdir. Vareg Muhafızları, savaşların sadece kritik anlarında ya da muharebenin çok sertleştiği zamanlarda kullanılırlardı. Vareg Muhafızlarının sadakati tacın altında duran adama değil İmparatorluk pozisyonunadır. (https://www.turkcebilgi.com/vareg_muhaf%C4%B1zlar)

860, 907, 914 ve 944 yıllarında İstanbul’u Vikingler kuşatır.

** Konstantinopolis’in Ruslar tarafından kuşatılmaları: Ruslar diye bilinen bir kavmin, yaklaşık seksen yıllık bir zaman dilimi içinde imparatorluk başkenti için iki veya belki de üç defa yarattıkları ciddi tehlikelerin ilki, II. Mikhael’in torunu İmparator III. Mikhael (842-867) döneminde meydana geldi. Rus (veya Grekçe Rhos) genellikle Kiev Rusları ile ilişkilendirilmektedir ve Kiev merkezli bu devlet nihayetinde Moskova’nın genişlemesi karşısında dayanamayacak ve yerini Moskova’ya bırakacaktır. Ne var ki 860’ta Kiev muhtemelen daha henüz kurulmamıştı ve Konstantinopolis surları önünde birdenbire belirivermiş olan Ruslar, onlarla değil de Varangianlar veya Varyaglar ile irtibatlandırılmalıdır. Bunlar günümüz Rusya’sının batısındaki büyük nehirlerin etrafında kümelenen Doğu Slavlarını asimile etmeye başlamış olan İskandinavlardı. Tarihçiler, Bizans’ın kendi imparatorluklarının doğusunda karşı karşıya kaldığı sıkıntılardan, Rusların zamanında haberdar olduklarını düşünmektedirler. Araplar 860 baharında, Küçük Asya’da bazı korkutucu zaferler kazandılar ve bunun üzerine Haziran’ın başında askerî bir harekât başlatmak üzere İmparator Mikhael başkentten ayrıldı. Bundan kısa bir süre sonra sanki zamanlanmış gibi 200 ya da 300 Rus teknesi (monoksila) Boğazlardan geçip Konstantinopolis önlerine geldi. Ruslar Konstantinopolis’in sur dışındaki mahallelerini ağır biçimde talan ettiler ve sakinlerini öylesine vahşice kılıçtan geçirdiler ki ünlü Patrik Fotios, surların içinde, herkesin önünde Bakire Meryem’den (Theotokos) yardım istedi. Rivayetlere göre elli günü aşkın bir korku ve dehşet döneminin ardından Konstantinopolis’i mucizevi bir şekilde Meryem’in bu müdahalesi kurtarmıştır. Bu sıkıntılı haftalar süresince Rusların saldırıları ile ilgili en başta gelen kaynağımız Patrik Fotios’un vaazlarıdır. Daha sonraki Rus kaynakları pek birbirini tutmaz. Bununla beraber şehir, mucizevi bir şekilde veya değil, hakikaten kurtulduysa da Ruslara gerçekten boyun eğdirilip eğdirilmediği kesin değildir: Muhtemelen Ruslar sadece Karadeniz’e ve daha da önemlisi yeteri kadar ganimet toplamış olarak geri döndüler. İki yıl sonra İmparator Mikhael, Slavların Hristiyanlaştırılması için gerekli örgütlenme ve hazırlıkları başlattı: 860’ın ortaları Kyrilos ve Methodios’un (daha sonra aziz ilan edilirler) misyonerlik faaliyeti dönemidir. Slav alfabesi oluşturulduktan sonra Slavların bu sözde havarileri beraberlerindeki Hristiyanlıkla birlikte bu alfabeyi de Moravya’ya götürdüler. Bu on yılın ardından Bulgarlar da Hristiyan oldu. Bununla beraber çarları (ve daha sonra azizleri) Vladimir 988’de Hristiyanlığı Rus(ya)’ya kesin olarak kabul ettirinceye kadar Rusların bir süre daha beklemeleri gerekecektir. Kilit önemdeki bu dönüm noktasından önce de Boğaz’a başka Rus akınlarının vaki olduğunu biliyoruz. Bunlardan 907’de olan ilki, tarihi (bazılarına göre 904’te gerçekleşmiştir) hatta tarihselliği bakımından bile sorunludur. Ünlü bir Rus vekayinamesi, olan Geçmiş Yılların Hikâyesi, Novgorodlu Oleg’e ve onun Rus donanmasına, Konstantinopolis surlarına karşı değil de surların civarına bir askerî akın atfetmektedir. Yunanca Bizans kaynaklarının böyle bir çarpışmadan söz etmemesi, bazı uzmanları Rus kroniğinin aslında 860 yılındaki saldırılar hakkında bilgi verdiğini düşünmeye sevk etmiştir. Bununla beraber, 907 yılında Bizans ile Ruslar arasında ikincinin lehine bir barış anlaşmasının imzalanmış olması tartışma götürmez bir gerçektir. Hiç kuşkusuz bu, mütarekenin hemen öncesinde askerî bir çatışmanın olduğuna işaret edebilir, fakat bunun Konstantinopolis surları için gerçek bir tehlike arz etmiş olması ihtimal dışıdır. Her ne olursa olsun, 941’de Rusların Oleg’in halefi Kievli Igor’un önderliğinde Boğaz’a askerî akın düzenledikleri su götürmez bir gerçektir. Bizans ordusu yine Araplar ile bir muharebe içindeydi ve bu defa savaş Akdeniz’de cereyan ediyordu. İmparator I. Romanos Lakapenos (919-944) ordunun başarılı komutanlarından Ioannes Kurkuas’ı başkente gönderdi ve karşılaştığı birkaç problemi hallettikten sonra Rusları mağlup etti. Zaten bozulmuş ve kaçmaya başlamış olan Rus donanması “Rum ateşi” ile ağır zayiat verdi. Böylece “Rum ateşi”nin Bizans deniz kuvvetleri için güvenilir bir silah olduğu bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Burada da yine bu çatışmanın ne ölçüde gerçek bir kuşatma olduğu karanlıktır, fakat daha önceki yağma ve akınlardan farklı olarak artık bunu Bizanslıların kazandıkları gün gibi aşikârdır. Ruslar Hristiyanlığı kabul etmelerini (988) takip eden onlarca yıl sonra Konstantinopolis yönünde veya civarına iki küçük deniz akını daha düzenlediler, fakat Osmanlı dönemine kadar Rusya şehir üzerinde bir daha (ideolojik) bir talep ve iddiada bulunmadı. (https://istanbultarihi.ist/53-gayrimuslimlerin-konstantinopolis-kusatmalari)

Düzen üzre tutar yeryüzü, korur gökyüzünü yukarıda,

Dışardan kuşatır deniz, akar çevresinde dünyanın.

Bizanslılar “Rhos” derlerdi, Kuzey’den gelen davetsiz misafirlere. Biz de Kuzey’de yaşayan bir halka aynı adla sesleniyoruz: “Rus”.

Katip Çelebi Kuzey Denizi’ne “Viking Denizi” anlamına gelen “Bahr-i Varank” adını verir.

** Katip Çelebi/ Asıl adı Mustafa/ Hacı Halife / Hacı Kalfa (1609-1657): Tarih, coğrafya ve bibliyografya alanında önemli yapıtlar vermiş, medrese düşüncesini eleştirmiştir. Babası Abdullah Enderun’da yetişmiş, silahdarlık göreviyle saraydan ayrılmıştı. 14 yaşına kadar özel eğitim gören Kâtib Çelebi, 1623’te Anadolu Muhasebesi Kalemi’ne girdi. IV. Murad döneminde (1624-1640) girişilen Doğu seferlerinde kâtib olarak katıldı. 1635’te İstanbul’a dönerek kendisini tümüyle okuyup yazmaya verdi. Dönemin ünlü bilginlerinin derslerine katılarak medrese öğrenimindeki eksikliklerini giderdi. Tarihten tıbba, coğrafyadan astronomiye kadar geniş bir ilgi alanı olan Kâtib Çelebi’nin aynı zamanda zengin bir kitaplığı da vardı. 1645’te sırası geldiği halde yükselemediği için kalemdeki görevinden ayrıldı. Ancak 1648’de Takvimü’t-Tevarih adlı yapıtı dolayısıyla şeyhülislam Abdürrahim Efendi aracılığıyla kalemde ikinci halifeliğe getirildi. Bundan sonra da öğrenme ve öğretme yolundaki çabalarını sürdüren Kâtib Çelebi peşpeşe yapıtlar vermeye başladı. Telif ve çeviri olarak yirmiyi aşkın kitap yazdı. En önemlileri tarih, coğrafya ve bibliyografya alanındadır. Ayrıca dönemin medreselerinin din bilimleri ve pozitif bilimler alanındaki durumunu sergilediği ve eleştirdiği yapıtlarıyla da tanındı. Tarih alanındaki yapıtlarının ilki 1642’de tamamladığı Arapça Fezleke’dir. (Fezleketi Akvâlü’l-Ahyâr fi İlmi’t-Tarih ve’l-Ahbar). Dört bölümden oluşan kitapta tarihin anlamı, konusu ve yararı anlatıldıktan sonra bu alandaki temel yapıtların bir bibliyografyası verilmiş, ardından da klasik İslam tarihçiliğine uygun olarak dünyanın yaratılışından 1639’a dek kurulan devletler ve meydana gelen önemli olaylar kısaca sıralanmıştır. Arapça Fezleke’nin devamı niteliğindeki Türkçe Fezleke 1591-1654 arasındaki olayları anlatan bir Osmanlı tarihidir. Olayların kronolojik sıralamasının ardından her yılın sonunda o yıl içerisinde ölen devlet adamları ve bilginlerin yaşam öykülerinden ve yapıtlarından da kısaca söz eder. Takvimü’t-Tevarih ise, Adem Peygamber’den 1648’e kadar geçen tarihsel olayların bir kronolojisidir. En tanınmış yapıtlarından olan Tuhfetü’l-Kibar fi Esfari’l-Bihar’da kuruluş döneminden 1656’ya kadar Osmanlı denizciliğinin bir tarihçesi yanında Osmanlı donanmasının, tersane ve bahriye örgütünün işleyişini anlatır, kaptan-ı deryaların yaşam öykülerini verir. Sonunda da son zamanlarda denizlerde uğranılan başarısızlıkları giderme yolundaki öğütlerini sıralar. Coğrafi yapıtların en önemlisi olan Cihannüma Osmanlı coğrafyacılığında yeni bir çığır açmıştır. Kâtib Çelebi Cihannüma’yı iki kez yazmıştır. 1648’de yazmaya başladığı ilki klasik İslam coğrafyası temelindeydi. Bu yapıtını henüz bitirmemişken eline geçen Gerardus Mercator’un Atlas’ını Mehmed İhlasî adlı bir Fransız dönmesinin yardımıyla Latince’den Türkçe’ye çevirterek yeni bilgiler edindi ve 1654’te Cihannüma’yı ikinci kez yazmaya girişti. Ardından yine Mercator’un Atlas Minor’unu elde etti. Bunların yanı sıra Batılı coğrafyacılardan Ortelius, Cluverius ve Lorenz’in yapıtlarından da yararlandı. Doğal olarak eski Arap, İran ve Osmanlı coğrafyacıların yapıtlarını da kullandı. İkinci Cihannüma, dünyanın yuvarlak olduğunu da kanıtlamaya çalışan fiziki coğrafya ağırlıklı bir giriş bölümünden sonra Kristof Kolomb ve Macellan’ın keşif gezilerinden söz eder. Ardından Japonya’dan başlayarak Asya ülkelerini tanıtır. Bunların tarihleri, yönetim biçemleri, ekonomileri, inançları konusunda bilgiler verir. Bu arada İslam coğrafyacılarının bilgi yanlışlarını gösterir, bunların harita kullanmamaktan ileri geldiğini açıklar. Bu ikinci Cihannüma’da anlatılan son yer Van’dır. Birinci Cihannüma’da ise Osmanlı Avrupa’sı ve Anadolu ile İspanya ve Kuzey Afrika’yı kapsamaktadır. Her iki biçimde de ek olarak birçok harita vardır. Cihannüma, özünde tüm İslam ve Hıristiyan coğrafyacılığının da temeli olan Batlamyus (Ptolemaios) kuramına dayanmakla birlikte, o güne dek hemen hemen hiç yararlanılmayan Batı kaynaklarını Osmanlı coğrafyacılığına tanıtması bakımından büyük önem taşır. Kâtib Çelebi’nin Batı’da tanınan en ünlü yapıtı Keşfü’z-Zünun an Esamü’l-Kütübi ve’l-Fünun’dur. Arapça bir bibliyografya sözlüğü olan yapıtta 14.500 kitap ve risalenin adı ve yazarı verilir. İslam dünyasında da genel kabul gören Aristoteles’in bilim tasnifine görev ve alfabetik olarak düzenlenmiş olan yapıt, yirmi yılda tamamlanmıştır. Kâtib Çelebi’nin tarih felsefesini ve toplum görünüşünü açıklaması bakımından önemli olan yapıtı Düsturü’l-Amel li-Islahi’l-Halel’dir. Kısa kısa dört bölümden oluşan bu küçük risalede İbn Haldun’un etkisi açıkça görülür. Toplumların da canlılar gibi doğup, gelişip, öldüğü görüşünü yineleyen Kâtib Çelebi, bu dönemlerin uzunluğunun ya da kısalığının toplumlara ve kişilere göre değiştiğini de ekler. Risalede Osmanlı toplumunun ömrünün uzaması için de reaya, asker ve hazine konularında alınması gerekli önlemleri sıralar, öğütler verir. Daha çok dinsel konuları tartıştığı yapıtlarının en önemlilerinden olan İlhamü’l-Mukaddes fi Feyzi’l-Akdes’de kuzey ülkelerinde namaz ve oruç zamanlarının belirlenmesi, dünyada güneşin hem doğduğu hem de battığı bir yerin var olup olmadığı ve her ne yana yönelirse Mekke’den başka kıble olabilecek bir yer olmadığını tartışır. Arapça olan bu yapıtında yanıtlamaya çalıştığı bu soruları daha önce şeyhülislama ve bilginlere sorduğunu, ama doyurucu bir karşılık alamadığını da belirtir. Son yapıtı olan Mizanü’l-Hakk fi İhtiyari’l-Ahakk’da da dönemin din bilgilerinin tartıştıkları çeşitli konular hakkında düşüncelerini açıklar. Pozitif bilimlerin gerekliliğini ve bunların ortaya koyduklarının dinsel bilgilerle çatıştığını açıklayarak söze başladığı yapıtında düşünce ve kanaat farklılıklarının insanlık tarihi kadar eski olduğunu da söyler. Bunun doğal karşılanması gerektiğini ve karşıt düşüncelere hoşgörüyle bakılmasını öğütler. Din bilginlerinin kendi aralarındaki şiddetli tartışmalarının temelsizliğini ve zararlarını vurgular. Yapıtın sonunda kendi özyaşam öyküsüne yer verir. (https://www.turkedebiyati.org/katip_celebi.html)

Perşembe’nin İngilizcesi olan Thursday sözcüğünün kökeni, Vikinglerin Gökgürültüsü Tanrısı olan Thor’dur. Alamanca’da Donner olarak çıkar karşımıza; perşembenin Almancası da Donnerstag’dır.

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?

Kitaplar yalnızca kralların adını yazar.

Yoksa kayaları taşıyan krallar mı? (Okumuş Bir İşçi Soruyor/ Bertolt Brecht)

** Eugen Berthold Friedrich Brecht (1898-1956): 20. yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni olarak nitelendirilir. Eserleri uluslararası alanda da saygı ile kabul görmüş ve ödüllendirilmiştir. Daha önce Erwin Piscator tarafından adı konulan epik tiyatronun, diğer bir deyişle “Diyalektik Tiyatro”’nun kurucusudur.(https://tiyatrolar.com.tr/bertolt-brecht)

Beşiktaş’ta Arap İskelesi Suyu Çeşmesi’nin yerine Barbaros heykeli dikilmiş. Bu su Karadeniz’deki fırtınaları kolay atlatmayı sağlarmış. (İstanbul’daki Yaralı Viking)

Kopenhag kalecisi Poulsen’in uğuru ağlara astığı bir bebek

Eskimolar hayvan kemiklerinden yaptıkları bebekleri kayıklarının önüne takıp devrilmeden korurlarmış.

Amerika’nın güneybatısında Pueblo yerlilerinin Katçina adlı bebeklerle kontrol dışı güçleri denetlerler. (Mafya’nın Oyuncak Bebeği)

** Katçina: Batı Puebloların dini inançlarında bir ruh olan Kachinas, Hopi ve Arizona’daki Hopi Rezervasyonu’ndaki Tewa Köyü, Zuni, Acoma ve New Mexico’daki Laguna Pueblos gibi bir dizi kültürde merkezi bir temadır. Katchina, katcina veya Katsina olarak da adlandırılan bu ruhlar veya doğal dünyadaki şeylerin kişileştirmeleri, yağmurdan ekinlere, çeşitli hayvanlara, yıldızlara, sevilen atalara ve hatta diğer Kızılderili kabilelerine kadar her şeyi temsil edebilir. Hopi terimi kelime Kachina türemiştir KACHI demektir, “ruh baba, hayatı veya ruh.” Hopi ve Pueblo kültüründe bir pueblo topluluğundan diğerine değişen 400’den fazla farklı kachina vardır. Kachinalar üç farklı şekilde ifade edilir – ruhsal veya doğaüstü tanrılar; dini törenlerde kachinaları temsil eden maskeli dansçılar; ve kachina bebekleri veya oymalar. Kachinaların kökeni tam olarak bilinmemekle birlikte, Hopi sözlü geleneklerine göre, bu çoğunlukla iyiliksever ruhani varlıklar, Hopi halkıyla birlikte yeraltı dünyasından geldi. Hopilerin bugün yaşamaya devam ettiği köylerin yakınındaki yerden çıktılar. Kachinalar insanlara alet yapmayı, avlanmayı, hastalıkları iyileştirmeyi ve bitki ve otları toplayarak ve ekin ekerek toprakta yaşamayı öğretti. Kachinalar, güçlü dans törenleri ile mısır, fasulye ve kabak için yağmur getirmiş, insanların gelişen topluluklar oluşturmalarına yardımcı olmuş, onlara manevi güçlere minnettarlık sunmada rehberlik etmiş ve yaşamın birçok nimetini sağlamıştır. Ancak, Hopiler düşmanların saldırısına uğradığında kachinalar öldürüldü ve ruhları yeraltı dünyasına döndü. Daha sonra Hopiler, yağmur, iyi mahsuller ve refahı sürdürmek için maskelerini ve kostümlerini takarak kachinaları taklit etmeye başladı. Mitolojinin başka bir versiyonu, zamanla, kachinaların Hopi halkı onları hafife almaya başladığında yeraltı dünyasına geri döndüğünü söylüyor. Ancak gitmeden önce birkaç sadık genç adama törenlerini öğrettiler ve onlara maskeleri ve kostümlerini nasıl yapacaklarını gösterdiler. Diğer Hopiler kayıplarını anlayınca pişmanlıkla törenleri bugüne kadar sürdüren insan taklitçilerine döndüler.2000 yılı aşkın bir süredir dünyalarını güzel hava, bol oyun ve bol hasatla kutsamak için büyük ruhlara dua etmişlerdir. Ayrıca yaşamları boyunca bir dizi ruhla çevrili olduklarına da inanırlar. Kış gündönümünden hemen sonra, kachinalar onlara bu ruhlardan mesajlar getirir ve her yılın yarısında Pueblo halkıyla etkileşime girerek kabile ile birlikte yaşar. Erkekler, kachina maskeleri ve diğer kıyafetlerini takarken geleneksel ritüelleri gerçekleştirdiklerinde topluluk tarafından görülmelerine izin veriyorlar. Kachina ruhlarının, kivas denilen yer altı odalarındaki dansçıların bedenlerine girdiği söyleniyor. Bu törenlere katılan erkekler, belirli bir manevi kachinayı tanımlamak için tasarlanmış bir kıyafet giyer ve katılımcının giydiği maskenin, gerçek kachinanın ruhsal özünü içerdiğine inanılır (Pachavuin Mana). Her dans bir hikaye anlatır ve farklı bir amaca hizmet eder ve dansçılar tarafından giyilen kostümler dekoratif olmaktan çok daha fazlasıdır – tüyler, mücevherler ve boncukların tümü hikayenin bir bölümünü anlatır. Her hikaye bir performans olarak değil, bir dua olarak kabul edilir.  Hepsi olmasa da bazıları halka açıktır ve kabileden kabileye değişir. Üçüncü tip Kachinalar, pueblo erkekler tarafından özenle hazırlanmış oyuncak bebekler ve oymalardır. Hopiler, çocuklara bu ruhani varlıkları ve insanlarla paylaşmaları gereken bilgeliği öğretmenin bir yolu olarak kachina bebeklerini yaratan ilk kişilerdi. Bebekler geleneksel olarak tek bir pamuk ağacı kökünden oyulur, daha sonra kabilenin ruhani inançlarından nesneleri temsil etmek için boyanır ve süslenir. Bebekler oyuncak olarak kullanılmaz, daha çok duvarlara asılır veya başka bir şekilde evde sergilenir. Bu değerli parçalar nesilden nesile aktarılır, genellikle onlarca yıl hatta yüzlerce yıl aynı aile içinde kalır. Tapılmamasına rağmen, her Kachina, hayranlık ve saygı gösterilirse, kendine özgü gücünü insanlığın iyiliği için kullanacak güçlü bir varlık olarak görülüyor. (https://www.legendsofamerica.com/na-kachina/)

Viyana’da II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin toplama kampında öldürdüğü 65 bin Yahudi anısına Rachel Whiteread yaptığı anıt kitaplık şeklinde.

** Rachel Whiteread (1963) : İngiliz sanatçı. Daha çok alçıdan yapılmış heykelleri ile tanınmaktadır. Britanya İmparatorluğu Nişanı’na da sahip olan sanatçı aynı zamanda Turner Ödülü’nü ilk kez kazanan kadın sanatçıdır. Rachel Whiteread Young British Artist (Genç Britanyalı Sanatçılar) grubuna dahil olup, 1997 yılında Royal Academy’de gerçekleşen Sensation adlı sergiye katılmıştır. En tanınmış eserlerinden birisi Ghost (Hayalet) adlı son derece büyük ve plaster alçıdan oluşan ve Victoria Devri’ne ait bir evde sergilen eseridir. Diğer tanınmış eseri de Londra’nın şehir merkezindeki Trafalgar Meydanı’ndaki reçineden yapılmış boş sütun kaidesidir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Rachel_Whiteread)

Titanik batınca 1912 adet siyah oyuncak ayı üretilmiş. Viyana Oyuncak Müzesi’nde bunlardan var.

Viladethane: Doğumevi

1892’de Besim Ömer Paşa ilk doğumevini açar. Gülhane Askeri Tıbbiye’nin yakınındadır. 1904’de II. Abdülhamit ikinci doğumevine izin verir. Titanic’e New York’daki tıp toplantısına gidecekken gemiyi kaçırmıştır. (Oyuncak Siyah Ayı)

** Besim Ömer Paşa/Akalın (1862- 1940): Türk tıp profesörü, bilim insanı, sivil toplum örgütçüsü ve milletvekili. Türkiye’de çağdaş doğum biliminin öncülerindendir; ülkedeki ilk doğum kliniğini açan, doğum üzerine ilk çağdaş kitabı yayımlayan kişidir. “Ebelerin ebesi” adı ile anılır; ebelik mesleğinin kurumsallaşmasına, ayrıca hemşirelik ve hasta bakıcılık mesleğine büyük katkıları olmuştur. Ülkede tıbbî yayıncılığı başlatan bilim insanıdır. Babası Nardalı Ömer Şevki Paşa, ilk Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında Sinop milletvekiliydi; annesi Afife Hanım ise Yaşar Paşa’nın kızıydı. İlköğrenimini Priştine’de yaptı. Ortaöğrenimine Kosova Mülkî Rüştiyesinde başladı, Kuleli Askerî Tıbbiye İdâdisi’nde tamamladı. Yüksek öğrenimini Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’de askerî öğrenci olarak ve her sınıfta birinci olarak 1885’te bitirdi. Bir süre askeri hekim olarak Yunanistan sınırında görev yaptı. Tifoya yakalanınca İstanbul’a döndü ve Tıp Okulu’nda doğum kliniğinde Mehmet Vahit Bey’in yanında öğretmen yardımcısı olarak çalıştı. Uzmanlık eğitimi için Paris’e gönderildi ve eğitimini Chartie Hastanesi’nde Prof. Dr. Budin ve Prof Dr. Pinard’ın yanında asistan olarak çalışarak 1891 yılında tamamladı. Paris’teki deneyimlerini iki kitap haline getirdi. “Doğum Tarihi” adlı kitabı, Türkiye’de doğumla ilgili ilk çağdaş eser olarak tanınır. Paris’teki öğreniminin ardından yurda döndüğünde rütbesi generalliğe yükseltilen Besim Ömer, bir doğum kliniği açmak için defalarca talepte bulunduysa da II. Abdülhamit tarafından reddedildi. 1892’de saraydan gizlice bir doğum kliniği açtı. Mekteb-i Tıbbiye yakınındaki üç odalı küçük bina ülkenin ilk doğum kliniğidir ve bu doğumhane 17 yıl hizmet verdikten sonra terk edilmiş ve Kadırga’daki daha büyük bir binaya taşınmıştır. 1895 yılında Ebe Okulu’nda öğretmen oldu. Ebelik alanında ilk kitaplar olan “Doğurduktan Sonra”, “Ebe Hanımlara Öğütlerim” ve “Ebelik” adlı kitapları yayımlayarak çağdaş ebeliğin ülkedeki kurucusu oldu. 1899 yılında Doğum Kliniği Şefi oldu. II. Meşrutiyet ilan edildiğinde (1908) rütbesi albaylığa indirildi ama halk arasında “Paşa” olarak anılmaya devam etti. Hemşireliği Avrupa’daki gelişimini izleyen Besim Ömer Paşa, Türkiye’de kadınların çalışmasına ve meslek gereği dahi olsa erkeğe el sürmelerine engel olan anlayışın karşısında durarak Japonya’da ilk defa kadın hastabakıcı yetiştirilmesinde uygulanan yöntemi İstanbul’da uyguladı. 1911 yılında İstanbul’un en tanınmış ailelerinin kızlarını, derslerini kendisinin yürüttüğü Gönüllü Hastabakıcılık Kursu’na çağırdı. 6 aylık kurs gören Müslüman Türk kadınları, ilk defa yaralı askerlerin bakımına katılabildiler. 1913-1914 yıllarında halktan kadınlara hastabakıcılık kurslara açtı. Bu kurslarda 300 kadar hasta bakıcı yetişti. Çoğu I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesi ve diğer cephelerde yaralanan askerlere baktılar. Besim Ömer Paşa, Çanakkale Savaşı sırasında Kızılay Genel Müdürlüğü yaptı. 1912’deki Titanik faciasında yolculuğa geç kalıp, bileti olduğu halde katılamayan tek kişidir. 1919 yılında Darülfünun’a “Emîn” (rektör) seçildi. 1922 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye bir grup kız öğrenciyi kayıt ettirerek Türkiye’nin ilk kadın doktorlarının yetişmesine önayak oldu. 1928 yılında mezun olan 6 öğrenci; Dr. Suat Rasim, Dr. Fitnat Celal ve Dr. İffet Naim, Dr. Sabiha Süleyman, Dr. Hamdiye Abdürrahim, Dr. Müfide Kazım Hanımlar idi. 1933’teki üniversite reformu sırasında üniversite kadrosunun dışında kaldı. V. ve VI. Dönem Bilecik Milletvekilliği yapmıştır.(https://tr.wikipedia.org/wiki/Besim_%C3%96mer_Akal%C4%B1n)

Ricardo Neftali Eliezer Reyes Basoalto/Pablo Neruda, 14 yaşında Çek edebiyatının şairi Neruda’nın adını alır. Nazım Hikmet’le dosttur. (Daktilonun İç Cebindeki Şair)

** Pablo Neruda (1904-1974): Şili’de demiryolu işçisi bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Şiir yazmaya on yaşında başladı. Babası iyi niyetliydi ama bundan rahatsızdı; ona göre yazmak işe yaramaz bir eylemdi. 1920’de Pablo Neruda adını kullanmaya başladı, böylelikle hayatının ilk savunma tedbirini aldığını söyler. Bu adı 1946’da resmiyete döktü. Çek yazar Jan Neruda’nın (1834–1891) Povídky malostranské (Küçük Mahallenin Dedikoduları) adlı öykü kitabından etkilenmişti. Kitap, okuru Prag’ın sokaklarına, dükkânlarına, kiliselerine, lokantalarına, evlerine götürüyordu. Kendisini onlardan biri gibi hissetti, Çeklerle bağ kurdu. Bir kazada parmağı kırıldı. Birkaç ay boyunca daktilo kullanamadığında el yazısıyla yazdığı şiirlerin daha duygusal olduğunu fark etti. Daktilonun en derine erişmesini ve samimiyetini engellediğine karar verdi. Çocukluğunda Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Şilili ünlü kadın şair Gabriela Mistral’ın öğrencisi olmuştur.  1925’te Santiago’ya gelerek mimarlık ve Fransızca öğrenimine başladı. Üniversite yıllarında Öğrenci Birliği’nin açtığı şiir yarışmasında La cancion de la fiesta (Bayram Şarkısı) adlı şiiriyle birinci oldu. 1923’te Alacakaranlık’ı yayımladı. 1924’te yayımlanan 20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı ile ünlendi. 1925’te Sonsuz İnsan Girişimi adlı şiiri kitabının ardından 1926’da Halkalar adlı yapıtı yayımlandı. 1927-45 yılları arasında Birmanya, Colomba, Batavia, Buenos Aires, Barcelona ve Madrid’te konsolosluk yaptı. Tanıştığı Lorca ve Alberti ile yakın dostluk kurdu. 1936’da İspanya İç Savaşı sırasında Cumhuriyetçiler safında yer aldı. 1937’de İspanya Yüreklerde yayımlandı. 1943’te Şili’ye döndü. 1945’te senatör seçildi. 1948’de Şili Komünist Partisi’nin yasadışı ilan edilmesi üzerine Şili’den ayrılmak zorunda kaldı. 1952’ye kadar Meksika, İtalya, S.S.C.B, çeşitli Avrupa ülkelerinde yaşadı. Bu arada, Üçüncü Konukluk (1947) , Evrensel Şarkı (1950) , Kaptanın Dizeleri (1952) adlı kitaplar yayımlandı. Şili’li Büyük Dünya Ozanı unvanıyla anılan Neruda’ya 1952’de Dünya Barış Ödülü, 1953’te Stalin Ödülü verildi. 1968’de Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi onursal üyeliğine seçildi. 1969’da Şili Cumhurbaşkanlığına aday gösterildi, ama Allende lehine adaylıktan çekildi. 1971’de Paris Büyükelçiliğine atandı. Bu görevdeyken 1971 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. 1973 askeri darbesinin ardından Santiago’da evi basılan Neruda’nın 24 Eylül 1973’te öldüğü açıklandı. 20 Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı (1924) adlı şiir kitabıyla Avrupa ekseninden uzak, özgün Latin Amerika şiirini müjdelemiştir. 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. XX. yüzyılın bütün dünyada en çok tanınan ve kitapları en çok satan şairidir. (https://www.birgun.net/haber/pablo-neruda-hakkinda-bilinmesi-gereken-8-detay-182479) (https://www.dr.com.tr/yazar/pablo-neruda/s=211123) (https://www.antoloji.com/pablo-neruda/hayati/)

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar… (https://filmloverss.com/10-maddede-pablo-neruda-ve-onun-ilham-veren-hayati/)

Siz aslında onu sevmediniz, kendi balinanız olduğu için sevmek istediniz. Adını Aydın koydunuz, değil mi? Onun adı Mişa olsaydı ne çıkardı? Hiç adı olmasaydı ne olurdu? Ama siz o zaman beyaz balinayı böyle sevmezdiniz. Onun adını Aydın koydunuz, sizin olmasını istediniz, o zaman sevebilirdiniz. Oysa Aydın size gerçek sevgiyi anlattı. Onu olduğu gibi kabul etmenizi, böyle sevmeniz gerektiğini anlattı. Asıl şimdi onu sevmeniz gerekiyor. (Beyaz Balinayı Sevmek, Erdal Atabek)

** Dr. Erdal Atabek: 1930 yılında, Adapazarı’nda doğmuştur. Öğretmen baba ile öğretmen annenin çocuğudur. Çocukluğu Marmara bölgesi ilçelerinde babasının başöğretmen olarak görev yaptığı okullarda geçmiştir. 1948 yılında Gaziosmanpaşa Ortaokulu’ndan sonra Kabataş Erkek Lisesi’ni birincilikle bitirmiştir. 1954 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş ve Tıp Doktoru olarak meslek yaşamına başlamıştır. Dr. Erdal Atabek’in Tıp alanında verdiği hizmetlerden bazıları şöyledir: İÜ Tıp Fakültesi, Fizyoloji Enstitüsü Asistanlığı, İç Hastalıkları Uzmanlığı, Psikosomatik Hastalıklar Uzmanlığı. 1965 yılında ilk yazısının Milliyet Gazetesi’nde yayımlanmasının ardından, 1966 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde düzenli olarak yazıları yayınlamaya başlamıştır. Dr. Erdal Atabek, Tıp alanındaki mesleki kariyerinin yanı sıra, bir çok kuruluşta çeşitli görevler almıştır. Bu görevlerden bazıları şunlardır: Türk Tabipleri Birliği Başkanlığı (1965), Beş Yıllık Kalkınma Planlarında Özel İhtisas Komisyonu Başkan ve Üyelikleri (1972-1978), Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü (1975), Sosyal Güvenlik Bakanlığı İlk Müsteşarlığı (1976), Aile Okulları Kurucu, Yönetici ve Eğitmenliği (1980), Almanya, İsveç, Danimarka, Hollanda gibi dış ülkelerde aile, gençlik, kültür konferansları (1986), Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde ’İletişim Eğitmenliği’ (1994) ve  Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ’Sosyal Psikoloji Öğretim Görevi’ (1996). Dr. Erdal Atabek’in 1985-2005 yılları arasında yayınlanan kitapları ise şunlardır: Alkol ve İnsan (5. Basım), İnsan Sıcağı (5. Basım), Sözüm Sanadır (7 Basım), Kışkırtılmış Erkeklik-Bastırılmış Kadınlık (25. Basım), Kuşatılmış Gençlik, Gençlik Duvarları Yıkıyor, Kırmızı Işıkta Yürümek, Cinsellikten İkmale Kalmak, Kendi Yurdunda Sürgünsün, Belki de Sensin, Hayatımız ve Değerlerimiz, Bizim Duygusal Zekamız, Çocuklar Büyükler ve Tavşanlar,  Erken Büyüyen Çocuklar, Modern Dünyada Değişen Değerler ve Gençlik ve Sıpa Koleje Gidiyor (Mizah). Dr. Erdal Atabek’in yazıları halen, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmaktadır. Kendi özel ofisinde ’Aile ve Gençlik Danışmanlığı’ yapmakta ve Yurt içi ve dışında konferanslarını ve özel seminer çalışmalarını sürdürmektedir. Son yıllarda çalışmalarını ağırlıkla “değişen toplumsal yapı ve değerler içinde aile, ergen ve genç etkileşimleri” alanına yöneltmekte ve bu değişimin geleceğimiz üzerindeki etkilerini araştırmaktadır.  (http://www.umut.org.tr/dr-erdal-atabek/)

Ahmet Mithat Efendi’nin Sayyadane Bir Cevelan adlı kitabında Sarayburnu surlarında balina kemiklerinin olduğundan bahseder. (1891)

** Ahmed Mithad Efendi (1844- 1912): İstanbul’da doğdu. İstanbul Mısır Çarşısı esnafından Hacı Sülayman Ağa’nın oğlu. Babasını küçük yaşta kaybetti. 1854’te Vidin’de bulunan ağabeyi Hafız Ali Ağa’nın yanına gönderildi. Eğitimine burada başladı. 1857’de ailesi ile birlikte İstanbul’a döndü. Mısır Çarşısı’nda bir aktarın yanına çırak verildi. Ağabeyinin yanında çalıştığı Mithad Paşa’nın yanına girdi. Mithad Paşa 1861’da Niş Valiliği’ne atanınca ağabeyi ile birlikte Niş’e gitti. Rüşdiyeyi orada bitirdi. Rusçuk’da Tuna Vilayeti Kalemi’ne memur olarak girdi. Çalışkanlığı ile Mithad Paşa’nın gözüne girdi. Paşa ona kendi adını verdi. Bu arada özel dersler alarak Fransızca’sını ilerletti. 1866’da çevirmen olarak gittiği Sofya’da evlendi. Tuna Gazetesi’nin başyazarı oldu. 1869’da Mithad Paşa ile birlikte Bağdat’a gitti. Vilayet matbaası ve resmi vilayet gazetesi Zevra’nın müdürlüğünü yaptı. İlk kitabı olan Hece-i Evvel adlı ders kitabını burada yazdı. 1871’da ağabeyi ölünce İstanbul’a döndü. Tahtakale’deki evinin altına küçük bir matbaa kurarak kendi kitaplarını basmaya başladı. Bir yandan da Basiret gazetesine yazılar yazdı. 1872’da Namık Kemal ile tanıştı. Devir ve Bedir isimli iki gazete çıkardı. Bu gazeteler kapatılınca Dağarcık ve Kırkambar dergilerini yayınladı. Bu dergilerde çıkan yazılar nedeniyle Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik gibi yazarlarla birlikte Rodos’a sürgüne gönderildi. 3 yıl kaldığı Rodos’ta Medrese-i Süleymaniye isimli bir okul açıp ders verdi. 5. Murat’ın affıyla 1876’da İstanbul’a döndü. 1876’da İttihat Gazetesi’ni yayınlamaya başladı. Muhalif tutumunu yumuşatarak 2. Abdülhamit’e yakınlaştı. Devletin resmi gazetesi Takvim-i Vakayi ve devletin basımevi olan Matbaa-i Amire’nin müdürlüğüne atandı. Mithad Paşa davasında paşanın aleyhine tanıklık yaptı. 1878’de Osmanlı Sarayı’nın desteğiyle Tercüman-ı Hakikat gazetesini kurdu. 1888’de İsveç’te toplanan Müsteşrikler Kongresi’ne katıldı. 1895’te Meclis-i Umur-ı Sıhhiye ikinci reisi oldu. Aynı yıl Sabah gazetesinde yayınlanan Dekadanlar başlıklı yazısıyla Servet-i Fünun’u eleştirdi. Sanat ve edebiyat çevrelerinin tepkisini çekti. Yazarlığı bırakmak zorunda kaldı. Ölümüne kadar Darülfünun’da dünya tarihi ve dinler tarihi dersleri verdi, hayır kurumlarında çalıştı. Ahmet Mithat’ın yazı faaliyetinin bugün için en önemli cephesi roman ve hikayeciliğidir. Ahmet Mithat; Ahbar-ı Asara Tamim-i Enzar adlı kitabında batıda roman türünün ortaya çıkışını,gelişimini, mevcut durumunu ve özellikle de tenkidin hangi bağlamlarda olması gerektiğini çok yönlü bir bakış açısıyla ele almıştır. Dille birlikte üslubundaki sadelik dikkat çeker. Yazdıklarında ders verme amacı taşıması sebebiyle eserlerinin sonunda genellikle bir “kıssadan hisse” çıkarma özelliği söz konusudur. Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında olay örgüsü, sadece bir kahramanın serüveni üzerine kurulmaz. Birden çok kahramanın serüveni, birbirinin içine geçecek şekilde düzenlenir. Birden çok metin halkası, çekirdek bir öykü veya olay etrafında kurgulanır. Realist ve natüralistlerden gelen bir dikkatle karakterlerin yetiştiği ve bulunduğu çevre ile karakterler arasında ilgi kurulur. Bazı eserlerinde olağanüstü tiplere de rastlanır. Yazar/ anlatıcı, olay örgüsünün akışına sık sık karışır. Ahmet Mithat Efendi tenkid konusunda da döneminin önemli isimleri arasındadır. Servet-i Fünün kuşağını hedef alarak kaleme aldığı meşhur “Dekadanlar” adlı yazısı edebiyatımızın en meşhur edebi tartışmalarından biri olarak kültür tarihimizde yer almıştır. “Müsabaka-i Kalemiyye: İkram-ı Aklam” adlı yazısı ile Türk edebiyatında ilk kez “klasikler” konusu ele alınmış ve bu konu aydınların tartışmasına açılmıştır. Müşahedat adlı eseri natüralist anlayışa sahip en önemli eseridir. İyimser bir natüralist anlayışı temsil eder bu eser. Bahtiyarlık adlı romanı köy ve kent yaşamını karşılaştıran bir eserdir. Köy olgusu o dönemde ilk kez realist bir bakışla “toplumsal bir unsur” olarak değerlendirilmiştir. İlk romanı Hasan Mellah yahut Sır içinde Esrar’dır. Son romanı Jöntürk’tür. Jöntürk adlı romanı 1908 Meşrutiyet’ini ele alır. Felatun Bey ile Rakım Efendi romanı yanlış batılılaşma konusu üzerine kaleme alınmış en meşhur eserlerdendir. Teehhül adlı eseri Şinasi’nin Şair Evlenmesi ile aynı konuyu işlemesi açısından önemlidir. Sanatçı Çengi adlı eserini “Don Kişot etkisinde yazılmıştır” şeklinde takdim etmiştir. Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı ve Türk edebiyatındaki ilk kadın romancı olan Fatma Aliye Hanım ile birlikte Hayal ve Hakikat adlı ortaklaşa bir roman çalışması mevcuttur. Şinasi’nin Durub-ı Emsal-i Osmaniyye adlı eserindeki on sekiz atasözünü öyküleştirerek bunları “Durub-ı Emsal-i Osmaniyye Hikemiyyatının Ahkamını Tasvir” başlığı altında yayımlamıştır. Esaret adlı eserinde kölelik konusu ilk defa ele alınmıştır. Tanzimat kuşağı içerisinde “materyalizm” konusunu detaylıca ele alan ilk yazardır. Dağarcık adlı dergide çıkan yazılarında bu konuyu da işlemiştir. Esrar-ı Cinayat adlı eseri Türk edebiyatındaki ilk polisiye roman örneğidir. Hasan Mellah, Hüseyin Fellah adlı eserleri Tanzimat dönemindeki ilk macera romanlarıdır. (https://www.turkedebiyati.org/ahmet_mithat_efendi.html)

1856’da Melville İstanbul’da Silivrikapı yakınında Balıklı Ayazma’yı ziyaret etmiş. 1422’de ayazma yakınında tavada balık kızartan adama kenti kuşatan II. Murad’ın İstanbul’u ele geçirdiği söylenir. Adam kızarttığı balıkları avadan atlamasına ne kadar inanılırsa, bu habere de o kadar inanacağı karşılığını verir. İşte o an olan olur ve ateş üstündeki balılar canlanıp tavadan atlarlar. 1838’de Robert Walsh yazmış, Thomas Allom gravürünü yapmış.

** Herman Melville (1819-91): İngiliz ve Hollanda asıllı bir ailenin oğlu olarak New York’ta doğdu. Babası iflas etti ve Herman Melville on iki yaşındayken öldü. On beş yaşında okulu bırakıp çalışmaya başladı. Sırayla bankada memurluk, işçilik, ağabeyinin dükkanında tezgâhtarlık, öğretmenlik yaptı. 1839’da Liverpool’a giden bir gemiye miço olarak bindi. Dönüşte Acushnet balina gemisiyle güney denizlerine açıldı. 18 ay sonra balina avcılığından ve kaptandan bunalıp, Markiz adalarında gemiden kaçtı. Yamyamların eline düştü, zorlukla yakasını kurtarabildi. Tahiti’de tarlalarda çalıştı, başka bir balina gemisiyle Honolulu’ya gidip, Amerikan ordusuna denizci eri yazıldı. 1844’te New York’a dönüp deneyimlerini kağıda dökmeye başladı. Sonuç ona büyük ün sağlayacak beş eserdi: Typee, Omoo, Mardi, Redburn ve White Jacket. 1850’de üç yıl önce evlendiği eşiyle on üç yıl kalacağı Massachussets’deki çiftliğine yerleşti. En büyük eseri Moby Dick buradaki konmşusu Nathaniel Hawthorne’a ithaf edilmiştir. Moby Dick’in yayımlanmasıyla azalmaya başlayan ünü, karmaşık metafizik romanı Pierre’le birlikte bütünüyle yok oldu. Genel ilgisizlik sonucu, yaşamını sürdürebilmek için öğretmen olarak iş aramaya başladı. Çabaları boşa çıkınca, 1863’te New York’a yerleşti, üç yıl sonra da Gümrük Müfettişliği görevine getirildi. On dokuz yıl boyunca bu görevde kaldı. Son yıllarını nasıl geçirdiği oldukça karanlıktır, ölümünden hiç söz edilmedi. 1920’lerde edebiyat öğrencileri tarafından yeniden keşfedildi ve bütün eserlerinin yeni baskıları birbirini izledi. 1930’lardan bu yana yalnızca denizci öyküleri anlatan büyük bir yazar olarak değil, ayrıca gerçekçi anlatımı ve zengin ritmik düzyazıyı ustalıkla kullanan keskin görüşlü bir sosyal eleştirmen ve filozof olarak anılmaktadır. (https://www.idefix.com/yazar/herman-melville/s=213435)

** II. Murad (1402-4?- 1451): 6. Osmanlı Padişahı II. Murad, Koca Murad adıyla da anılır. Fatih Sultan Mehmed’in babası olan 2. Murad Amasya’da dünyaya gelmiştir. Çelebi Sultan Mehmed’in oğlu, Fatih Sultan Mehmed’in babası olan II. Murad’ın çocukluğu Amasya’da geçti. 1410’da babasıyla Bursa’ya gelerek orada saray eğitimi aldı. 1415’te lalası Yörgüç Paşa gözetimi altında merkezi Amasya’da bulunan ve devletin doğu sınırında olması dolayısıyla büyük stratejik önemi olan Rum ve Danışmendiye eyaleti valisi olarak görevlendirildi. Tahta çıkıncaya kadar 6 yıl bu görevi yaptı. Amasya aynı zamanda çok önemli bir Anadolu kültür merkeziydi ve bu merkezde bilim ve din alimleri, şairler ve mutasavvıflarla meclisler tertip edip şehrin kültür hayatına destek sağlayıp katıldı. 1416’da bölgesi askeri başında Börklüce Mustafa’nın İzmir ve Saruhan tarafında çıkardığı ayaklanmaların bastırılmasında görev aldı. 1418’de sonraki lalası Hamza Bey ile Çandaroğullarından Samsun’u aldı. Zamanında Venedik donanmasıyla harp edildi. Selanik yeniden fethedildi. Düzmece Mustafa isyanı oldu ve bu isyanı bastırdı. 1422’de İstanbul’u muhasara etti. 1423’de Mora yeniden alındı. 1428’de Germiyan Beyliği Osmanlılara katıldı. Venedik ve haçlılara karşı Güvercinlik zaferi kazanıldı. 1430’da Selanik yeniden alındı. 1438’de Bosna’ya hâkim olundu. 1439’da Belgrat muhasara edildi. 1443’de haçlılara karşı İzlâdi Derbendi zaferi kazanıldı.1444 Temmuz’unda Segadin antlaşması yapıldı, fakat haçlılar sözlerinde durmadılar. İkinci Murad küçük yaştaki oğlunu tahta çıkarınca, ümide kapılarak Osmanlı topraklarına girdiler. Oğlu İkinci Mehmed (Fatih) ordunun başına babasını başkumandan tayin etti. Kasım 1444’de Varna Zaferi kazanıldı. Varna Zaferinden sonra İkinci Murad tekrar tahta geçti. 1445’de Mora’ya ve Arnavutluğa sefer açtı. 1448 senesinin Ekiminde haçlılar yeniden saldırdılar. Bu defa da İkinci Kosova Zaferi kazanıldı. 1451 senesinde Sultan Murad bütün esirlerini salıverdi. 47 yaşında olduğu halde Edirne Sarayında vefat etti. Murat’ın babası Mehmet’in ölümünden sonra saltanat davası güden şehzadeler dolayısıyla üç yıl süren büyük bir bunalım izlendi. 1421 yılında tahta çıkan II. Murad’ın saltanatı 30 yıl sürmüş, 1451 yılında vefatı ile son bulmuştur. (https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/ii-mehmedin-babasi-ii-murad-kimdir-2-muradin-kac-cocugu-var-2299457/)

** Robert Walsh (1772 -1852): İrlandalı din adamı, tarihçi, yazar ve doktordu. Trinity College’de Robert Emmet ve Thomas Moore ile okudu. 1796 yılında yüksek lisansını yaptı. İrlanda Kilisesi’ne atandı ve 1806’dan 1820’ye kadar County Dublin’deki Finglas’da çalıştı. Burada evlendi ve oğlu John Edward doğdu. Robert Walsh, 1815’te John Warburton ve Rahip James Whitelaw ile birlikte Dublin Şehri Tarihi’ni iki cilt halinde yayınladı. Papaz olarak St. Petersburg ve sonra Konstantinopolis’e 1820’de İngiliz Büyükelçiliği’ne atandı. Rio de Jenerio’da 1828 yılında 200 gün geçirdi ve Brezilya’ya seyahat koşulları ve köle ticaretini ortadan kaldırma çabasının bir parçası olarak 1828 ve 1829’da Brezilya Bildirileri’ni yazdı. Köle taşımıyor olsalar bile, köleleri tutuklama ve yargılama hakkına sahip bir İngiliz konsolosunun olduğu her yerde mahkemelerin kurulmasını istedi – bu durumda mal sahibi, efendi ve mürettebat korsanlar olarak ağır cezalara maruz kalacaklardı. Bu şekilde, ticarete artık izin verilmeyeceğini ve “daha sonra yağmalanan ve taciz edilen bu sahilin tamamı korunacak ve herhangi bir kısmındaki her köle sahibi yakalanıp korsan olarak yargılanacak” diye umuyordu. Anlaşıldığı üzere, yabancı köle ticareti 1850’ye kadar kaldırılmadı ve kölelerin özgürleşmesi otuz yıl daha sürdü. Walsh tıp diploması aldı ve bir süre doktor olarak çalıştı. 1835’te İrlanda’ya döndü, burada Kilbride ve 1839’da Finglas’taki önceki ikametgahı ile değiştirdi ve 1852’de orada öldü. Ailesinin birkaç nesli arkeolojiyle ilgileniyordu ve Robert Walsh da bir istisna değildi. Finglas’ta Nethercross Haçı adlı ünlü antik bir haç keşfetti . Köyde, babasından duyan yaşlı bir adamın hala belli bir yere gömülme geleneği vardı. Onu Cromwell’in askerlerinin fanatikliğinden korumak için defnedilmişti. Robert Walsh, belirtilen yerde bir kazı yaptırdı ve haç antik mezarlığın güneydoğu köşesine dikildi ve Finglas kilisesine yerleştirildi. (https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Walsh_(Irish_writer))

** Thomas Allom (1804-1872): XIX. yüzyılda İstanbul ile diğer bazı şehir ve kasabaların resimlerini yapan İngiliz mimar ve ressam. Londra’da dünyaya geldi. Önceleri manzara ressamı olarak çalışmalar yaptı; İngiltere, Fransa ve Osmanlı ülkelerinde resimler çizdi. Fransa’da bulunduğu sırada Kral Louis Philippe’in Dreux’deki şatosunun manzaralarını yaptı; mimar olarak da Highburg’ta Îsâ (1850), Nottinghill’de Saint Peter (1856) kiliselerini inşa etti. 1827-1871 yılları arasında Royal Academy’de projelerini teşhir eden Allom, aynı zamanda İngiliz Mimarlar Enstitüsü’nün (Institute of British Architects) kurucularından biridir. Allom’un İngiltere, Fransa, Belçika gibi Avrupa ülkelerinin dışında Çin’e dair resimleri de vardır. XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin bazı yerlerini dolaşan ve bu arada İstanbul’da uzunca bir süre kalan ressam pek çok desen yapmış ve bunlar çelik gravür olarak ünlü İngiliz hakkâkları tarafından işlenip İstanbul’da İngiliz elçiliği rahibi Robert Walsh’ın kaleme aldığı açıklamalı bir metinle birlikte Constantinople and the Scenery of The Seven Churches of Asia Minor (İstanbul ve Küçük Asya’nın yedi kilisesinden manzaralar) adıyla iki cilt halinde Londra’da yayımlanmıştır (1838). Aynı gravürler L. Galibert ile C. Pellé’nin hazırladıkları açıklama metniyle üç cilt halinde Constantinople ancienne et moderne, comprenant aussi les Sept Eglises de l’Asie Mineure adı altında Paris’te neşredilmiş, metinlerde farklar olmakla beraber resimler aynı klişeler kullanılarak basılmıştır. Bu kitaplardaki resimler arasında Allom’un İstanbul’dan başka Bursa, Manisa, Bergama, Efes, Pamukkale ve Güzelhisar’la ilgili gravürleri de yer alır. Allom gördüklerini en güzel, en canlı şekilleriyle ve ayrıntılarına önem vererek tasvir etmeye çalışan bir sanatkârdır. Bazı gravürleri arasındaki işleniş ve üslûp farkı, ressamın yerinde çizdiği orijinal resimlerin, bu yerleri hiç görmemiş ve şaşılacak derecede çok sayıda hakkâk tarafından işlenmesinden dolayı olmalıdır. Kitabın içindeki resimlerin hepsi Allom’un değildir; bunlardan tamamen uydurma olduğu hissini veren Silivri Kalesi gravürü F. Hervé adlı bir ressama aittir. Aynı şekilde Rumeli ve bilhassa Arnavutluk’u tasvir eden gravürler de başka ressamlarındır. (https://islamansiklopedisi.org.tr/allom-thomas)

Selimiye Kışlası 1856’da Kırım Savaşı’nda İngilizlere hastane olarak verilmiş. Florence Nightingale burada çalışmış ve hastalarından Thomas Ashe, Gregory Peck’in dedesidir. (Balina Kenti İstanbul)

** Selimiye Kışlası: Üsküdar Selimiye’de, bulunduğu bölgeye adını veren ve bir kasr-ı cedid, zabitan konakları, çarşı dükkanları, değirmen, hamam, tabhâne, tâlim meydanı, hastahane, cebehâne, tulumbacı kışlası, su haznesi, çeşme, iskele ve liman ile birlikte yapılan Selimiye Kışlası, Harem İskelesi’nden yukarı çıkarken, boğaza hakim tepe üzerindedir. Kışla ve ona bağlı yapıların etrafında zamanla bugünkü mahalle oluşmuştur. Cami, kışladaki askerlerin ibadet etmesi, hamam askerlerin yıkanması, kumaş tezgahları külliyenin masraflarına katkı sağlaması için yapılmıştır. Kışlanın ilk şekli Sultan III. Selim tarafından 1800-1803 yıllarında Kavak Sarayı’nın yerine Nizâm-ı Cedid askerleri için ahşap olarak yaptırılmıştır. Mimarı, Ermeni Balyan ailesinin en eski ve en meşhur simalarından biri olan Kirkor Amira Balyan’dır. 1803 yılında müştemilâtıyla birlikte tamamlanan kışla, bugünkü binanın üçte biri kadar bir alana sahip olmakla birlikte dönemi için büyük bir yapıdır ve o dönemde köşelerinde kuleler yoktur. Bu ahşap kışla, 25 Mayıs 1807 tarihinde meydana gelen Kabakçı Mustafa olayında kapatılmış ve Nizâm-ı Cedid teşkilâtı da 28 Mayıs 1807 tarihinde dağıtılmıştır. 17 Kasım 1808 tarihinde yakılan Selimiye Kışlası’nın yerine daha sonra şimdiki kargir bina yapılmıştır. İç avlusu, avlu tarafındaki koridoru ve dış cepheleri boyunca sıralanan odalarıyla yeniden inşa edilen kışlanın dış ve iç duvarları taş, döşemeleri ve çatısı ahşaptır. Dört cephesinde birer kapısı olan yapının köşelerindeki kuleler de bu dönemde inşa edilmiştir. Kulelerden ikisi 1827-1828 yıllarında Sultan Mahmud devrinde, diğer ikisi ise Sultan Abdülmecid devrinde yapılmıştır. 27 Ocak 1829 tarihinde görkemli bir törenle açılan kışlanın mimari sorumlusu dönemin Hassa baş mimarı Seyyid Abdülhalim Efendi, bina emini Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyun’dan eski Filibe Nâzırı Morevî Osman Efendi’dir. Yapının kapılarında farklı tarihlerde kitabelerin yer alması kışlada yapılan onarımlara işaret eder. Güney kapısında 1828, doğu ve batı kapılarında 1842, kuzey kapısında 1853 tarihli kitabeler bulunmaktadır. Dikdörtgen planlı, iç avlulu, yüksek istinat duvarları üzerinde yükselen üç katlı çok büyük ve ihtişamlı bir yapı olup köşelerindeki kuleler âbidevî görünüşünü tamamlar. Selimiye Kışlası Kırım Harbi sırasında 4 Ekim 1853’ten 30 Mart 1856 tarihine kadar 2,5 sene İngiliz askerlerine verilmiş aileleriyle gelen askerlerin ikameti sağlanmış, savaş sırasında hastahane olarak kullanılmıştır. Hasta ve yaralı İngiliz askerlerine bakmak üzere gelen Florance Nightingale, kışlanın Büyük Selimiye Cami tarafındaki kulesinde ikamet etmiştir. Kışla, 26 Ekim 1847 gecesi çıkan yangından sonra onarılmış, 1960-1965 yıllarında da yeni bir onarım geçirmiştir. I. Dünya Savaşı’nda asker sevkiyatı Selimiye Kışlası’ndan yapılmış, 1920’de İstanbul’un işgalinde kışla İtalyan kontrolüne girdiğinde esir düşen Osmanlılar burada tutulmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında Selimiye Kışlası’ndan Anadolu’ya silah kaçırılmış, işgal sonrasında İstanbul’a giren ilk piyade birlikleri Selimiye’de kalmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir süre boş kalan kışla 1959 yılında askeri ortaokul yapılmıştır. Kışla 1964 yılından beri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Birinci Ordu Komutanlığı karargahıdır. (https://www.tarihi.ist/selimiye-kislasi/)

** Kırım Savaşı (1853-6): Tarihin ilk modern savaşı olarak bilinmektedir. Kırım Savaşı sırasında yüz binlerce asker ve mühimmat çok daha uzaklara taşınmış askeri amaçlı, demiryolları yapılmış, telgraf hatları çekilmiş ve zırhlı buharlı gemiler kullanılmıştır. Kırım Savaşı Rusya’nın Osmanlı Devleti’ni parçalamak istemesi üzerine İngiltere ve Fransa’nın tepkisini çeken ve İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı tarafında savaşa girmesini sağlayan bir savaştır. İngiltere ve Fransa’nın bu savaştaki amacı Rusya’nın sıcak denizlere inmesini ve daha da güçlenmesini engellemektir. 1848 yılında Avrupa’da meydana gelen ihtilaller Rusya’yı rahatlatmış Kırım Savaşı için Rusya hazırlıklar yapmaya başlamıştır. Sultan Abdülmecit döneminde gerçekleştirilen savaşta, Osmanlı Devleti’nin teknoloji ve askeri bakımdan çok geride kalması üzerine İngiltere ve Fransa’dan yardım istemesine neden olmuştur. 1. Petro’nun sıcak denizlere inme politikası ile 1853 yılında harekete geçmesi sonucu başlamıştır. Eflak ve Boğdan’ı işgal eden Rusya Osmanlı Devleti’nin ültimatom vermiş ve Eflak ve Boğdan’ı boşaltmasını istemiştir. Ültimatomunun Osmanlı Devleti tarafından reddedilmesi Kırım Savaşı’nın başlamasına neden olmuştur. Avrupa devletleri endişelendiren bu durum üzerine Viyana Kongresi toplanmış, Avrupalı devletler özellikle İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’nin yanında yer almıştır. 30 Kasım1853 tarihinde Osmanlı donanması Rus donanması tarafından Sinop açıklarında batırılmış, bu durum İstanbul ve boğazları tehlikeye düşürmüştür. Kırım Savaşı Osmanlı Devleti ve diğer devletler için oldukça önemli bir özelliğe sahiptir. Sıcak denizlere inmek isteyen Rusya’yı durdurmak Osmanlı Devleti’nin tek başına yapabileceği bir iş değildir. Bunu bilen İngiltere ve Fransa kendi çıkarları için Osmanlı Devleti’nin yanında yer almıştır. Osmanlı Devleti Kırım Savaşı sırasında ilk defa İngiltere’den dış borç almıştır. Osmanlı Devleti’nin yanında İngiltere ve Fransa’nın yer alması Osmanlı Devleti’nin Avrupalı devletler statüsüne sokmuştur. Rusya Kırım Savaşı Balkan hakimiyetini yitirmiş Islahat Fermanı yayınlanmasını isteyen Avrupalı devletler Osmanlı iç işlerine karışmaya başlamıştır. Rusya bu savaştan sonra Osmanlı Devleti’nin tek başına parça parça alamayacağını anlamıştır. Avrupalı devletler tarafından Kırım Savaşı’nda telgraf ve demiryolları gibi yeni teknolojiler kullanılmıştır. Dünya üzerindeki ilk savaş fotoğrafları Kırım Savaşı sırasında çekilmiştir. Döneminin en modern savaşı olarak geçmektedir. Kırım Savaşı’nın en önemli sebebi kutsal yerler sorunudur. Osmanlı Devleti’ne ait Filistin’de Katolik ve Ortodoks arasında çıkan çatışmalar Rusya tarafından bahane edilerek Savaş başlatılmıştır. Rusya bu süreçte Osmanlı Devleti’ne hasta olarak nitelendirilmiş İngiltere’ye yanında yer alması için ikna etmeye çalışmış ancak İngiltere tarafından bu plan reddedilmiştir. Rusya tek başına Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçmiştir. 1856 yılında Paris Antlaşması imzalanmış. İlk defa Osmanlı Devleti uluslararası alanda hukuken sayılmıştır. Kırım Savaşı sonucunda haritada değişiklikler görülmese de eski dengeler değişmiştir. Rusya’nın Avrupa’da gücü kırılmış Fransa üstün duruma gelmiştir. Osmanlı Devleti Kırım Savaşı sonrasında herhangi bir toprak elde edememiştir. (https://www.milliyet.com.tr/gundem/kirim-savasi-kisaca-ozeti-tarihi-sonuclari-onemi-nedenleri-ve-sonuclari-6264671)

** Florence Nightingale/ Lambalı Kadın (1820-1910): İngiliz hemşire, sosyal reformcu ve modern hemşireliğin kurucusu olarak bilinen istatistikçiydi. Floransa, İtalya‘da doğdu. Babası tarafından eğitilen Florence, Yunanca, Latince, Almanca, İtalyanca, Fransızca, Matematik ve Tarih konularında bilgili, aydın ve eğitimli bir kadın olarak yetişti. Londra‘da Londra King’s Koleji’nden mezun oldu. Hemşirelik için Almanya’da eğitim aldı. Birçok dil bilmesi ve eğitimini en iyi şekilde almasının yanında fedakar ve çalışkan biriydi. Döneminde hastaneler bakımsız, kalabalık ve hijyenik olmadığından ailesi bir hastanede çalışma isteğine karşı çıktı. Bunun üzerine o pes etmedi ve hastaneleri dolaşıp hastaları gözlemleyerek şartların iyileştirilmesi ile ilgili çalışmalar yaptı.1800’lerin başında, hemşire olarak çalışan kadınlar daha alt sınıf olarak nitelendiriliyorlardı ve saygı görmüyordu. Halk hemşirelik mesleğine oldukça uygunsuz anlamlar yüklüyordu. Ancak Nightingale bütün toplumsal normları reddetti. Bunun yerine, kendini hayır işleri yapmaya ve hemşireliği kendi başına olabildiğince öğrenmeye ve öğretmeye adadı. Nightingale, ailesinin tüm olumsuz yorumlarına karşı hemşirelik okumak için Almanya’ya gitti. Orada hasta bakımı ve hastane yönetim temelleri eğitimi aldı. İki yıl sonra ailesinin karşı çıkmasına rağmen, Londra’nın Harley Sokağı’ndaki kadın hastaların bakıldığı bir hastanede yönetici oldu. Nightingale hemşireliğin ilahi bir görev olduğuna inanıyordu ve ailesinin mesleğini desteklemeyi sürekli reddetmesi onun sık sık depresyon yaşamasına sebep oldu. 1847’de zihinsel bir çöküş yaşadı. İyileşmek için Roma’ya gitti ve burada bir politikacı ve savaş sekreteri Sidney Herbert ile tanıştı. Herbert onun için çok iyi bir arkadaş oldu.1853- 1856 yılları arasında Kırım Savaşı’nda İngiliz ordusundaki yaralı askerlere bakmak üzere 38 gönüllü hemşire ve rahibelerle İstanbul Selimiye’de Selimiye kışlasında kurulan askeri hastaneye gönderildi. Üsküdar’da hastanenin bakımsız olduğunu ve insanların sıtma ve çeşitli bulaşıcı hastalıklar nedeniyle öldüğünü gördü. Yoğun bir çalışma sonucu, gerekli malzeme ve eksiklikleri gidererek hastaneyi sağlık koşullarına uygun bir hale getirdi. Bu uğraşların sonucunda ölüm oranı yüzde 42’den yüzde 2’ye indi. Nightingale’in  çalışmalarının haberleri basına ulaşmıştı ve İngiltere’de bilinen biri haline gelmişti. Ölüm oranlarındaki düşüş ve hastane koşullarının iyileştirilmesini onun çabası olarak bilindi ve Times onu ‘melek’ ilan etti. Doğum günü 12 Mayıs her yıl ‘Uluslararası Hemşireler Günü’ olarak kutlanmaktadır. (https://www.milliyet.com.tr/florence-nightingale-in-yasami-molatik-14583/?Sayfa=6)
 

** Gregory Peck (1916-2003): 1940-1960 yıllaɾı aɾasında 20th Centuɾy Fox film şiɾketinin en ünlü yıldızlaɾından oldu ve 90’lı yıllaɾa kadaɾ önemli ɾolleɾ almayı süɾdüɾdü. Bülbülü Öldüɾmek ɾomanından uyaɾlanan filmdeki Atticus Finch kaɾakteɾiyle 1962 yılında En İyi Eɾkek Oyuncu Akademi Ödülü’nü kazandı. 1969 senesinde Başkan Lyndon Johnson, Peck’e Özgüɾlük Madalyası veɾmiştiɾ. Ameɾikan Film Enstitüsüne göɾe Peck 12. sıɾada yeɾini almıştıɾ. Gɾegory Peck, San Diego, Kalifoɾniya’nın deniz kıyısı yakınlaɾında biɾ yeɾde doğdu. Peck biɾ eczacıydı. Babasının soyu İngilizleɾe, annesinin soyu ise İskoçlaɾa dayanıyoɾdu. Peck’in babası Katolikti. Peck 6 yaşındayken annesi ile babası boşanıɾlaɾ ve büyükannesinin yanında kalıɾ. 10 yaşındayken Roman Katolik Askeɾi okuluna yollanıɾ. Büyükannesi bu okula giɾdiğinde, 10 yaşında vefat edeɾ. 14 Yaşındayken San Diego Yüksek okuluna geçeɾ ve buɾada babasıyla yaşamaya başlaɾ. Kısa biɾ süɾe, kamyon şoföɾlüğü yapaɾak yağ taşımıştıɾ. 1936 yılında Beɾkeley Üniveɾsitesinin tiyatɾo bölümüne giɾdi ve kısa süɾede kendisini gösteɾdi. Üniveɾsitenin tiyatɾo diɾektöɾü Edwin Dueɾɾ taɾafından oyunculuğu kısa zamanda keşfedildi. (https://www.sozkimin.com/gregory-peck-kimdir-sozleri-ve-hayati-2373.html)

I. Ahmet 1604’de padişah olduğunda 14 yaşındadır ve sünnet olur. Fatih’le başlayan ve sonraki 6 padişahın yaptığı kardeş boğdurmayı yapmaz. Ölünce kardeşi I. Mustafa (Deli) yerine geçer.

** I. Ahmet (1590- 1617): Babası III. Mehmed’in Saruhan valiliği sırasında Manisa’da doğdu. Annesi Handan Sultan’dır. Celâlî fetretinden dolayı sancağa çıkamamıştır. Babasının ölümü üzerine on dört yaşında tahta geçti. 1603-1617’de padişah olarak tahta çıktı. İlk işi, III. Murad ve III. Mehmed devirlerinde devlet işlerine müdahaleleriyle çeşitli olaylara sebebiyet veren Safiye Sultan’ı (Venedikli Baffa) Eski Saray’a göndermek oldu. Bu sırada İran ve Avusturya ile olan savaş hali devam ediyordu. Cigalazâde Sinan Paşa şark serdarı tayin edilirken Vezîriâzam Malkoç Yavuz Ali Paşa da Macaristan’a gönderildi. Yine bu sıralarda Şah I. Abbas Revan’ı muhasara sonunda teslim almış, Kars’a girmiş ve ancak Ahıska önlerinde durdurulabilmişti. Sinan Paşa, şahın taarruzu üzerine Erzurum’a geçti. Böylece serdar, ümerâ ve asker arasında huzursuzluk çıkmasına ve bir sefer mevsiminin boşa geçirilmesine sebep oldu. 1605 sefer mevsiminde tekrar ordunun başında hareket eden Sinan Paşa Tebriz’i geri almak üzere yürüdü. Ancak Erzurum Beylerbeyi Köse Sefer Paşa’nın esas ordudan ayrı hareket edip esir düşmesi Sinan Paşa’nın durumunu sarstı ve ordu Şah Abbas’ın âni baskını üzerine mağlûp olarak Van’a, sonra da Diyarbekir’e çekildi. Sinan Paşa’nın bu sırada büyük bir kuvvetle yardıma gelen Halep Beylerbeyi Canbolatoğlu Hüseyin Paşa’yı geç kaldığı bahanesiyle idam ettirmesi büyük bir isyanın başlamasına sebep oldu. Bu hadiseden kısa süre sonra kendisinin de Diyarbekir’de ölmesi üzerine Şah Abbas Gence, Şirvan ve Şemaha’yı zaptetti. Belgrad’a varan Vezîriâzam Malkoç Ali Paşa burada ölünce, sadârete ve garp serdarlığına Lala Mehmed Paşa tayin edildi. İlk önce Peşte, ardından Vaç kalelerini geri alan serdar, Estergon’u kuşattıysa da yağmur ve kar fırtınalarının başlaması ve askerin muhalefeti üzerine 23 Kasım 1604’te Belgrad’a çekilmek zorunda kaldı. Bu sırada Protestan Macar halkı üzerinde Katolik Avusturya baskısının artması, Erdel’in istiklâli için mücadele eden ve daha önce Avusturya taraftarı olan Erdel Beyi Etienne Bocskai’ın (Boçkay) İstanbul’a elçi göndererek yardım istemesine sebep oldu. Bocskai’a Erdel krallığı için yardım vaadinde bulunulması üzerine o da kuvvetleriyle sefere katıldı. 1605 yazında Estergon üzerine yürüyen Lala Mehmed Paşa, önce Vişegrad ve Tepedelen’i ele geçirdi. Böylece zor durumda kalan Estergon müdafileri 4 Kasım 1605’te kaleyi teslim ettiler. Diğer taraftan Bocskai, Türk kuvvetlerinin yardımı ile Uyvar’ı alırken Tiryâkî Hasan Paşa da Veszprém ve Polata’yı fethetti. Elde edilen bu başarılardan sonra Lala Mehmed Paşa tarafından Etienne Bocskai’a Erdel ve Macar tacı giydirildi. Bunun arkasından da Kanije Beylerbeyi Sarhoş İbrâhim Paşa, Tatar ve Macar kuvvetleriyle birlikte Avusturya’nın İstriya eyaletine bir akın düzenledi. Anadolu’da Celâlî isyanlarının tehlikeli bir hal alması, diğer taraftan İran cephesinde başarı elde edilememesi sebepleriyle İstanbul’a çağrılan Sadrazam Lala Mehmed Paşa İran üzerine serdar tayin edildi. Böylece sadrazamın bütün Macaristan’ı Avusturya istilâsından kurtarma planı gerçekleşemedi. Bu konuda padişah nezdindeki teşebbüsleri de bir sonuç vermedi ve İran üzerine sefere hazırlanırken âniden vefat etti (1606). Bu sırada, yıllardan beri devam eden Osmanlı-Avusturya savaşlarını bir sonuca bağlamakla görevlendirilen Kuyucu Murad Paşa Budin’e gidip temaslarda bulundu ve anlaşma zemini hazırlanınca Budin Beylerbeyi Kadızâde Ali Paşa başkanlığındaki Osmanlı sulh heyeti ile Avusturya murahhasları Baron de Mollard ve Comte Althan, Zitvatorok’ta bir araya geldiler. Zitvatorok Muahedesi hükümlerine göre, Kanûnî devrinden beri Avusturya’nın vermekte olduğu 30.000 duka altın tutarındaki yıllık haraç kaldırıldı, buna karşılık İmparator II. Rodolphe bir defaya mahsus olmak üzere 200.000 kara kuruş tazminat ödemeyi kabul etti. Padişah ile imparator eşit sayıldı ve imparatorun bundan böyle “kral” yerine “Roma Çasarı” adıyla anılması kararlaştırıldı. Her iki tarafın da birbirlerine zarar vermekten kaçınmaları kabul edildi. Bu hükümlerle Osmanlı Devleti bir adım gerilemiş ve iki hükümdar arasında eşitlik prensibinin kabul edilmesiyle Avrupa devletleri karşısındaki mutlak Türk üstünlüğü ortadan kalkmıştır. Osmanlı-Avusturya mücadeleleri sebebiyle Anadolu’da devlete karşı başlayan hoşnutsuzluk, halktan fazla vergi alınmasıyla en yüksek seviyeye çıkmış ve timarlı sipahilerin zaafa uğraması da isyan hareketlerinin genişleyerek yayılmasına ve böylece Celâlî isyanlarının had safhaya ulaşmasına yol açmıştır. I. Ahmed’in tahta çıkmasından hemen sonra isyan eden Tavil Ahmed, Celâlî serdarı Nasuh Paşa ile Anadolu Beylerbeyi Kecdehan Ali Paşa’yı mağlûp etti. Tavil Ahmed’e 1605’te Şehrizor beylerbeyiliği verilerek isyanı önlenmek istendi, fakat o bir süre sonra yeniden isyan ederek Harput’u ele geçirdi. Tavil’in oğlu Mehmed de sahte bir fermanla Bağdat valiliğini elde etti ve üzerine sevkedilen Nasuh Paşa’yı da yenilgiye uğrattı. Bağdat ancak 1607’de âsilerin elinden kurtarılabilmiştir. Öte yandan âsi Canbolatoğlu Ali Paşa da Lübnan’da Dürzî şeyhi Ma‘noğlu Fahreddin’le birleşerek güçlenmiş ve Trablusşam Emîri Seyfoğlu Yûsuf’u mağlûp ederek nüfuzunu Adana taraflarına yaymış, hatta kendisine bağlı bir ordu kurup adına sikke dahi kestirmişti. Bu sırada Halep beylerbeyiliğine tayin edilen Hüseyin Paşa da Canbolatoğlu’nun adamı Cemşid tarafından bozguna uğratılmıştı. Celâlîler karşısında gösterdiği âcizlik sebebiyle isyanların daha da genişlemesine sebep olan Sadrazam Derviş Paşa’nın idam edilmesinden (1606) sonra vezîriâzamlığa getirilen Kuyucu Murad Paşa, yanında Tiryâkî Hasan Paşa olduğu halde Suriye’ye doğru hareket etti. Sadrazam Anadolu’daki Celâlîler’i affeder görünüp Manisa ve Bursa çevresinde ortaya çıkan Kalenderoğlu’na Ankara sancak beyliğini verdi, ardından da Canbolatoğlu üzerine yürüdü. Oruç ovasında meydana gelen savaş sırasında Osmanlı ordusu, 30.000 tüfekli askere sahip âsi ordusu karşısında önce zor durumda kaldı; ancak âsiler Murad Paşa’nın gayretiyle 24 Ekim 1607’de mağlûp ve perişan edildiler. Bunun üzerine Ma‘noğlu Fahreddin kabileleriyle birlikte Lübnan’a kaçtı; Canbolatoğlu ise sadrazamın elinden kurtularak İstanbul’a gelip padişaha sığındı. Padişah kendisine önce Tımışvar, sonra Belgrad eyaletini verdi, fakat orada da halka zulmetmesi üzerine boynu vuruldu. Kalenderoğlu ise Ankara halkı tarafından şehre sokulmayınca yeniden baş kaldırdı, ancak Alaçayır’da Murad Paşa’nın ordusu karşısında yenilgiye uğrayarak İran’a kaçtı. Harekâtına daha sonra da devam eden ve Orta Anadolu’daki irili ufaklı Celâlî reislerini ortadan kaldıran Kuyucu Murad Paşa, muhaliflerinin kendisini İran üzerine sefere gönderme gayretlerine rağmen İstanbul’a döndü. Bir süre sonra, İran’a sefer düzenleme bahanesiyle geri kalan Celâlî reislerini orduya katılmaya davet ederek onları da ortadan kaldırmayı başardı. Anadolu’da sükûnet sağlanınca İran’a sefer imkânı doğdu ve Murad Paşa 1610’da Tebriz’de bulunan Şah Abbas üzerine yürüdü. Ancak karşılaşma olmadı ve kışlamak üzere Diyarbekir’e çekilen Murad Paşa burada öldü (1611). Anadolu’da isyanların çoğalması üzerine halkın ekserisi köylerini terketmiş, çok sayıda köy harap olmuş ve bazı askerî sınıflar, halkı dağılmış olan köyleri “mülk-i mevrûs”ları gibi tasarrufları altına almışlardı. Halkı kurtarmak için 30 Eylül 1609’da bir adaletname çıkaran I. Ahmed, terkedilen köylerin tekrar iskânına çalışmıştır. Yeni sadrazam Nasuh Paşa İran ile mücadeleye girişmemeyi tercih etti; böylece 20 Kasım 1612’de Osmanlı-Safevî antlaşması imzalandı. Tarihlerde Nasuh Paşa Musâlahası adıyla geçen bu antlaşma ile 1555’te tayin edilen sınırlar esas alındı; ayrıca Şah Abbas her yıl taahhüt edilen miktarda ipeği de göndermeye söz verdi. Bu sırada İspanya Krallığı ile müttefikleri Toskana Büyük Dukalığı ve Malta şövalyeleri Akdeniz’de Osmanlı sahillerine baskınlar yapıyorlardı. 1611’de bir Malta filosu Gördüs’e (Korintos) hücum ederek 500 esir almış, 1612’de de bir Toskana filosu İstanköy’den 1200 esir götürmüştü. Avrupalı müttefiklerin sahil şehirlerindeki baskınları bu şekilde devam ederken önce Kaptanıderyâ Öküz Mehmed Paşa, Hıristiyan devletlerle iş birliği yapan Ma‘noğlu Fahreddin’i mağlûp etti. Arkasından Halil Paşa da Kıbrıs sularında on kadar Malta korsan gemisiyle karşılaştı; bunları mağlûp ederek devrin en büyük gemisi olan “Karacehennem”i tahrip etmeyi başardı. Yine bu sırada Memi Kaptan ve Lala Câfer adlarındaki denizciler de düşmanı ağır kayıplara uğrattılar. Donanmanın takviyesine büyük önem veren I. Ahmed’in ikinci defa kaptanıderyâlığa getirdiği Halil Paşa, Malta’ya asker çıkardığı gibi Trablusgarp’ta mahallî levendlerin reisi olan Sefer Dayı’yı da bertaraf etti. Bu sırada donanmanın Akdeniz’de bulunmasını fırsat bilen Kazaklar Sinop’a baskın düzenleyip şehri tamamen yağma ve tahrip ettiler, ancak daha sonra şiddetle cezalandırıldılar. Osmanlı donanması I. Ahmed zamanında başarılı bir dönem yaşamıştır. İran’la yapılan antlaşma, taahhüt edilen 200 yük ipeğin gönderilmemesi, elçilikle giden İncili Mustafa Çavuş’un alıkonulması ve Şah I. Abbas’ın Gürcistan’a asker sevketmesi üzerine bozuldu. 22 Mayıs 1615’te Vezîriâzam Öküz Mehmed Paşa İran üzerine sefer yapmakla görevlendirildi. Ancak Mehmed Paşa seferi ertesi yıla tehir etti ve bu durumdan faydalanan Şah Abbas da karşı tedbirlerini aldı ve Gence’yi tahrip ettirdi. Bu arada İstanbul’a gelen İran elçisinin eli boş dönmesinden sonra Nisan 1616’da Halep’ten büyük bir orduyla hareket eden Mehmed Paşa Kars’a gelip burayı tahkim etti ve Revan ile Nihâvend üzerine kuvvetler gönderdi. Bir müddet sonra da bizzat Revan üzerine yürüyerek bir İran ordusunu mağlûp edip Revan’ı kuşattı. Fakat orduda muhasara toplarının olmaması, Mâzenderan askerlerinin şiddetle mukavemet etmesi ve şahın muahede hükümlerini yerine getireceğine dair teminat vermesi üzerine orduyu Erzurum’a geri çekti. Böylece Revan seferi başarısızlıkla sonuçlanmış olan Öküz Mehmed Paşa, rakiplerinin de aleyhinde faaliyette bulunmaları yüzünden azledildi. I. Ahmed, Mehmed Paşa’nın kabul ettiği antlaşma hükümlerini de reddederek İran seferine devam edilmesini istedi ve yeni sadrazam Halil Paşa’yı serdar tayin etti. Halil Paşa sefer için Diyarbekir kışlağına gittiği sırada Kırım Hanı Canbek Giray da Gence, Nahcıvan ve Culfa taraflarına akınlar düzenledi. İran olayları devam ederken Leh asilzadesi Samuel Korezky, Kazaklar’dan meydana gelen bir orduyla Boğdan’a girerek Voyvoda Stefan’ı kovmuştu. Osmanlı Devleti Boğdan işinin hallini Bosna Beylerbeyi İskender Paşa’ya verdi. O da bir miktar askerle Boğdan’a hareket etti ve Korezky’yi yenerek aldığı 500 kazak esiriyle İstanbul’a döndü.Lehler’in isteğiyle barış masasına oturuldu ve antlaşma şartları tesbit edildi (27 Eylül 1617). Bu şartlara göre Kazaklar Turla’yı geçmeyecekleri gibi Karadeniz’e de inmeyecekler, buna karşılık Tatarlar da Lehistan’a akın yapmayacaklardı; Lehistan ise ödemekte olduğu vergiyi vermeye devam edecekti. I. Ahmed’in cülûsundan sonra İngiltere, Fransa ve Venedik’le olan ticarî antlaşmalar yenilenmiş ve Fransa ile yapılan anlaşmada İspanyol, Portekizli, Katalan, Raguzalı, Cenevizli, Ankonalı ve Floransalılar’ın Fransız bayrağı altında ticaret yapabilecekleri kararlaştırılmıştır. Temmuz 1612’de de Hollanda ile ilk ticarî anlaşma yapılmıştır. I. Ahmed elli bir gün süren bir mide hastalığı sonucu 22 Kasım 1617’de yirmi sekiz yaşında vefat etti. Şair olan ve şiirlerinde Bahtî mahlasını kullanan Sultan Ahmed’in küçük bir divanı vardır. I. Ahmed zamanının önemli değişikliklerinden biri saltanatın intikali meselesinde olmuştur. O zamana kadar herhangi bir kuralı olmayan cülûsta, bu padişahtan itibaren “ekberiyet” ve “erşediyet” yani hânedanın en büyük ferdinin tahta geçmesi usulü benimsenmiş, öteki şehzadeler sarayın özel bir yerinde kafes arkasında tutulmaya başlanmıştır. Bu kanuna uyularak Sultan Ahmed’e I. Mustafa halef olmuştur. Osmanlı tarihinde en büyük yapılar arasında sayılan ve mimari özellikleri bakımından sanat tarihinde önemli bir yeri olan Sultan Ahmed Camii onun tarafından inşa ettirilmiş, kendisi de temel atılırken altın bir kazma ile terleyinceye kadar bizzat çalışmıştır. I. Ahmed, yıkılmaya yüz tutan Kâbe duvarlarını İstanbul’dan ustalar göndererek tamir ettirmiş, Kâbe’nin kapısı üzerindeki kitâbe ile altın oluğu yeniletmiş, ayrıca duvarları tutması için halis altın ve gümüşten on altı kuşak yaptırıp Mekke’ye yollamıştır. Bunlardan başka, İstanbul’da beyaz mermerden hazırlattığı bir minberi Medine’ye göndererek Mescid-i Nebevî’nin eskiyen minberinin yerine koydurmuştur. Devrinde ilk defa tütün ithaline izin verilmiş, bunun yanında ülke çapında içki yasağı uygulanmıştır. (https://islamansiklopedisi.org.tr/ahmed-i)

** Fatih Sultan Mehmed (1432-1481): 2. Murad’ın 4. oğlu, Huma Hatun annesi, 2. Mehmet, Edirne’de dünyaya geldi. İki lalası Kassabzade Mahmud ve Nişancı İbrahim ile 1143’te Edirne’den Manisa’ya vali gönderilen 2. Mehmed, aynı yılın sonlarında ağabeyi Amasya Valisi Şehzade Alaeddin Ali Çelebi’nin vefatı üzerine tahtın tek varisi durumuna geldi. Babası Sultan 2. Murat’ın isteğiyle 1444 yılında, henüz 12 yaşındayken tahta çıkan 2. Mehmet, içeride ve dışarıda yaşanan buhranlar sebebiyle ancak 2 yıl tahtta kaldı. Tahtı 1446’da babasına devreden 2. Mehmet, 19 yaşına geldiğinde yeniden tahta çıktı. 2. Mehmet, 1453 yılında henüz 21 yaşındayken uzun yüzyıllar boyu ele geçirilemeyen Bizans’ın elindeki İstanbul’u 54 günlük bir kuşatmanın ardından fethederek “Fatih” unvanını aldı. Fetih sırasında gemileri karadan yürütüp Haliç’e indirerek savaşın seyrini değiştiren Fatih Sultan Mehmet, bu fetihle Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı açtı. İstanbul’un fethinden sonra şehrin yağmalanmasına izin vermeyerek can ve mal güvenliği garantisi verdiği halkın gönlünü kazanan Fatih Sultan Mehmet, fethin sembolü olarak Ayasofya Kilisesi’ni camiye çevirdi. Fatih Sultan Mehmet, ilk tahta çıktığında ve İstanbul’un fethi sırasında sergilediği tutumlar nedeniyle Çandarlı Halil Paşa’yı 10 Temmuz 1453’te Edirne’de idam ettirdi. 1461’de Trabzon Rum İmparatorluğu’nun varlığına son veren Fatih Sultan Mehmet, 1462’de Rumeli seferine çıkarak Eflak’ı Osmanlı Devleti’ne bağladı ve 1463’te Bosna’yı tamamen ele geçirdi. Padişahlığı döneminde 25 seferi bizzat yöneten Fatih, babası 2. Murat döneminde 880 bin kilometrekare olarak devraldığı Osmanlı topraklarını, 2 milyon 214 bin kilometrekareye ulaştırdı. Gut hastalığı olan Fatih Sultan Mehmet, Anadolu’ya çıktığı sefer sırasında Gebze yakınlarındaki Hünkar Çayırı’nda vefat etti. Naaşı, kendi adını taşıyan Fatih Camisi’ndeki türbesine defnedildi. Tarihçiler tarafından büyük bir devlet adamı ve askeri deha olarak gösterilen Fatih Sultan Mehmet, orduda düzen olarak yeniliklere gidip ateşli ve son teknoloji silahları üretip, asker sayısını artırdı. Arapça, Farsça, Latince, İtalyanca, Slavca bilen Fatih Sultan Mehmet, matematik, coğrafya, astronomi, fizik gibi pek çok alanda da yetenekli ve bilgi sahibi bir entelektüeldi. Devrinin en büyük alimleri Molla Hüsrev, Molla Gürani, Molla Yegan, Hızır Bey ve Hocazade Muslihuddin’den ders alan Fatih Sultan Mehmet, merak ettiği alanlarda da uzman kişileri getirtip özel eğitim aldı. Şiire de ilgi duyan Fatih Sultan Mehmet, “Avni” mahlasıyla şiirler yazdı. Sanata ve ilme verdiği önemle de bilinen Fatih, padişahlığı süresince birçok medrese yaptırarak, dünyanın farklı ülkelerinden bilim insanlarını İstanbul’a davet etti. (https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/cag-acan-hukumdar-fatih-sultan-mehmet/1827164)

** I. Mustafa ( 1591-1639): 15. Osmanlı padişahı ve 94. İslam halifesi I. Mustafa’nın ilk saltanatı 96 gün, ikinci saltanatı ise 1 yıl 3 ay 22 gün sürdü. Manisa’da dünyaya geldi.  Sultan III. Mehmet’in oğlu olan Mustafa, kardeşi I. Ahmet henüz 14 yaşındayken tahta geçince, hanedan mensupları içinde geriye kalan tek erkek evlat olduğu gerekçesiyle öldürülmedi. Şehzadelik döneminde sürekli öldürülme korkusu yaşadığı için zamanla aklî dengesini yitirdiği düşünülmektedir.  Ayrıca I. Mustafa, Osmanlı tarihinde ilk defa padişahlığın babadan oğula geçmesi kuralını bozarak, kardeşinin ardından tahta çıkmış olan padişah olma özelliğini taşır. I. Ahmet, kardeş katli kanununu değiştirerek Ekber-Erşet sistemini getirmişti. Bu yeni kanuna göre, kardeş katlinin yaşanmaması için, hanedanın en büyük erkek mensubu kimse, o tahta geçecekti. Sultan Ahmet’in vefatından sonra, evladı II. Osman henüz 14 yaşında olduğu için, ailenin en büyük mensubu, Ahmet’in kardeşi I. Mustafa tahta çıktı. Devlet işleriyle ilgilenmemesi gerekçesiyle, saltanatının 96. gününde, 26 Şubat 1618 tarihide devlet erkanı tarafından tahttan indirildi ve yerine II. Osman geçti. II. Osman(Genç Osman) isyan eden yeniçeriler tarafından tahttan indirilip katledildikten sonra, ulema sınıfı tekrar I. Mustafa’nın tahta geçmesini kararlaştırdı.  Genç Osman şehit edildikten sonra, ülkenin her yerinde kargaşa ve isyanlar patlak verdi. Bunun üzerine, Genç Osman’ı şehit eden Kara Davut Paşa, I. Mustafa tarafından görevinden alındı fakat bu isyanların durması için yeterli olmadı. Aklî dengesinin, halen padişahlık yapması için uygun olmadığı gerekçesiyle, Sultan I. Mustafa ikinci kez tahta çıktıktan bir buçuk sene sonra şeyhülislam fetvasıyla tahttan indirildi. (10 Eylül 1623) Hiçbir çocuğu olmadığı için tahta kardeşi IV. Murat çıktı.  Aklî dengesinin bozuk olduğu söylenen Sultan I. Mustafa’nın denizdeki balıklara altın attığı, karşısına çıkan herkese para dağıttığı söylenmektedir. Tahttan ikinci defa indirildikten sonra, 15 sene Topkapı Sarayı’nda hayatını devam ettiren I. Mustafa, evlenmedi ve çocuk sahibi olmadı. 20 Ocak 1639 tarihinde, 48 yaşındayken vefat etti. Ölüm nedeninin sara krizi olduğu düşünülmektedir. (https://www.yeniakit.com.tr/biyografi/i-mustafa)

1599’da İngiltere Kraliçesi Elizabeth, Osmanlı Sarayı’na Thomas Dallam’ın yaptığı saat de olan bir org gönderir. (Haremdeki Oyuncak)

** Thomas Dallam (1575- 1620’den sonra): İngiliz org kurucusuydu. Dallam, çıraklık eğitimi aldı ve Londra’nın Demirciler Şirketi’nin üyesi oldu . Türkiye’de org yapmak için sık sık seyahat etti. 1599 ve 1600 boyunca Dallam Londra’dan İstanbul’a padişah III. Mehmet’e org sunmak için gitti. Enstrüman Kraliçe I. Elizabeth’in hediyesi olarak sipariş edildi ve normal org olarak veya saat mekanizmasıyla çalınabiliyordu. Oraya vardığında orgun toplanması haftalarca sürdü. Dallam, yolculuğunun bir günlüğünü tuttu. Daha sonra Dallam, Cambridge’de King’s College Chapel de dahil olmak üzere birçok önemli org inşa etti . Ne yazık ki, çalışmalarının çoğu, İngiliz İç Savaşı’nın patlak vermesinin ardından kilise organlarına düşman olan insanlar tarafından yok edildi. (https://en.wikipedia.org/wiki/Thomas_Dallam)

Sandali: Penisi kesilen köle

Spadanes: Yumurtalıkları alınan köle

Castrati: Penisiyle beraber yumurtalıkları alınan köle

Tilbiye: Yumurtalıkları ezilen köle

Her şeyleriyle alay edilir; bekçiliğini yaptıkları kadınları ima için, kokuların ve çiçeklerin adını taşırlar: Sümbüllerin sahibi, zambakların muhafızı, güllerin ve menekşelerin gözcüsü gibi. (Edmondo de Amicis)

** Edmondo de Amicis(1846-1908): İtalya’da doğmuştur. 1865 yılında askerliğe duyduğu ilgi sayesinde piyade subayı olmuştur. 1866 yılındaki savaşa katılmıştır. 1867 yılında baş gösteren kolera salgınında ülkesine büyük hizmetler yapmıştır. 1866 yılından sonra ise Floransa’da askeri gazetede fıkra ve makaleler yazmıştır. Yazdığı yazıları büyük bir hayran kitlesi tarafından zevkle okunmuştur. Daha sonra ordudan ayrılmıştır. Yaşamının geri kalanında yazarlık yapmıştır. Edmondo De Amicis seyahat etmeyi seven bir yazar olmuştur. İspanya’dan başlayıp Türkiye’ye kadar birçok yeri gezmiştir. Bu seyahatlerine ait hatıra kitapları yazmıştır. Her ülkenin kendine has kültürünü tarafsız bir şekilde anlatmıştır. Eserlerinde siyasi ve sosyal konuları işlemiştir. Çocuk terbiyesi onun için yapılması gereken en büyük vazifedir. Çünkü ona göre bir ülkenin geleceğinin parlak olması iyi yetiştirilen çocuklar sayesinde mümkün olacaktır. Bu alanda başarılı eserler kaleme almıştır. Kitaplarında çocuklara güzel duygular aşılamıştır. Onları iyiye ve doğruya götürecek mesajlar vermiştir. Çocuk Kalbi eseri ona en büyük şöhreti getirmiştir. Bir çocuğun günlüğü şeklinde yazılan bu kitap duygusal bir çocuk romanıdır. Türkçeye değişik adlar altında çevrilmiştir. Bu eser otuza yakın dile çevrilmiştir. Türkiye’de en bilinen eserlerinden biri de İstanbul adlı 2 ciltlik külliyatıdır. İstanbul’a geldiğinde gördüğü ve gözlemlediği her şeyi bu kitaba yazmıştır. Dönemin İstanbul’u hakkında değerli bir belge niteliği taşımaktadır. Bu nedenle günümüze ışık tutmaktadır. (https://kidega.com/yazar/edmondo-de-amicis-000081)

İstanbul’un esir pazarlarını Nicolas de Nicolay, Tournefort, Lady Montagu, Edmondo de Amicis, Alphonse de Lamartin anlatmışlardır. (Zambakların Muhafızı!)

** Nikolas de Nikolay, Sieur d’Arfeville & de Belair, (1517–1583): Fransa’nın köklü Nikolay hanesinden Fransız coğrafyacıydı. 1551 yılında II. Henri tarafından kendisine Kanuni Sultan Süleyman’a elçi olarak gönderilen Gabriel d’Aramon’a eşlik etmesi emredildi. Yolculuk sırasında kendisine İstanbul da dahil olmak üzere çeşitli kentleri ve yerleri gözlemleyip not alması emredildi. Kendisinin Fransa için istihbarat topladığı da söylenir. Quatre premiers livres des navigations (Türk topraklarında geziler) 1567 yılında yayınlanan bu kitap Nikolay’ın 1551 yılındaki İstanbul gezilerinden Türk sarayını ve tebaasını anlatır. Kitap Avrupa’da Osmanlı ve İslam dünyasındaki günlük yaşamı anlatan ilk eserlerdendir. Türk topraklarında geziler yayınlandığı dönem rağbet gördü.  Bu kitabın 16. yüzyılda süren popülerliği sonraki yıllarda boy göstermiş Eugene Delacroix ve Jean-Auguste-Dominigue Ingres gibi Oriyantalistleri de etkilemiştir. Türk topraklarındaki geziler dört bölüme ayrılır; Nikolay’ın İstanbul’daki gezisi sırasında İstanbul’daki dinî ve askerî yapılanmalar, avam halkın günlük hayatlarından kesitler ve Osmanlı saray yaşamı anlatılır. Louis Danet, Nikolay’ın orijinal eskizlerini baz alarak 60 gravür çizmiştir. Gravürlerde İslamî uygulamalar, dervişler, sultanlar, pehlîvanlar, yeniçeri ağaları gibi Osmanlı günlük yaşamından kesitler betimlenir (https://tr.wikipedia.org/wiki/Nikolas_de_Nikolay)

** Joseph Pitton de Tournefort (1656 -1708): Fransız doğabilimci. Montpellier Üniversitesi’nde botanikte uzmanlaşarak 1683’te Paris Kraliyet Botanik Bahçesi’ne profesör olarak atandı. 1699’da, Karlofça Antlaşması’ndan sonra Fransız hükûmeti tarafından botanik araştırmaları yapmak ve bitkiler toplamak üzere doğu seyahatine gönderildi. Bu gezinin ilk bölümünü Ege Adaları’na yaptı. 23 Mayıs 1700’de bir hekim ve bir ressamla birlikte Marsilya’dan hareket eden Tournefort önce Girit’e, oradan da Ege adalarının büyük bir bölümünü gezdikten sonra Mart 1701 sonunda İstanbul’a vardı. Tournefort, İstanbul’da kısa bir süre kaldıktan sonra Karadeniz yoluyla Doğu Anadolu Bölgesi ve Kafkasya’ya doğru yola çıktı. Denizyoluyla Trabzon’a oradan Erzurum’a ulaşarak, Tiflis ve Erivan’a kadar gitti. Ağustos 1701’de Erzurum’a döndükten sonra Ankara üzerinden Bursa’ya, oradan da İzmir’e geldi. Oradan Mısır ve Arabistan’a gitmek niyetinde olan Tournefort, sonunda bu yolculuktan vazgeçerek 3 Haziran 1702’de Marsilya’ya döndü. Getirdiği malzemenin tasnifi ve kitabın hazırlanışı tamamlanmadan Tournefort evinden botanik bahçesine giderken bir araba kazasında öldü. Relation d’un voyage du Levant adlı seyahat kitabı iki cilt halinde 1717’de basıldı, bunu aynı yıl üç ciltlik Lyon baskısı izledi. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Joseph_Pitton_de_Tournefort)

** Lady Montagu/ Mary Wortley Montagu (1689-1762): İngiliz yazar ve Osmanlı döneminde İngiltere tarafından İstanbul’a elçi olarak atanan Edward Wortley Montagu‘nun eşiydi. Soylu bir ailenin kızı olarak Londra’da dünyaya geldi. Çocukluk yıllarında şiir yazmaya başladı ve Latince öğrendi. 1712’de, kendisinden 11 yaş büyük bir politikacı olan Edward Wortley Montagu ile evlendi. Kocası, 1716 yılında Sultan III. Ahmed devrinde İngiltere’nin Osmanlı elçisi olarak tayin edildi. Leydi Montagu eşi ve oğluyla birlikte İstanbul’a geldi. Lale Devrinin başlangıcına rast gelen bu dönemde 2 yılını İstanbul’da geçirdi. İngiltere’deki arkadaşlarına İstanbul’daki izlenimlerini en ince ayrıntılarıyla anlatan birçok mektuplar yazdı. İstanbul’da Osmanlı kadınlarındaki özgür yaşamdan çok etkilendi. 1718 yılında eşiyle birlikte Londra’ya geri döndü ve sosyetenin aranan bir üyesi oldu. Hikayeler ve çeşitli konularda makaleler yazdı. Diğer soylularla çeşitli konularda topluma açık tartışmalara girdi. Bazı görüşlerinden dolayı feminizmin ilk savunucularından biri olarak kabul edilmektedir. İngiliz sosyetesi ve bürokrasisinde müşahede ettiği kibirden rahatsızlığını her fırsatta dile getirdi. 1738 yılında boşanarak Venedikli Kont Francesco Algarotti ile evlendi. İtalya’ya yerleşti. Kont Algarotti’nin ölümünden bir süre sonra Londra’ya döndü. (http://tarihistory.com/portreler/lady-montagu/#:~:text=%C4%B0ngiliz%20yazar%20ve%20Osmanl%C4%B1%20d%C3%B6neminde,yazmaya%20ba%C5%9Flad%C4%B1%20ve%20Latince%20%C3%B6%C4%9Frendi.)

** Alphonse de Lamartin/ Alphonse Marie Louise Prat de Lamartine (1790- ): Fransız Edebiyatının ve politika hayatının en önemli isimlerinden Alphonse de Lamartine, Fransa– Maconda dünyaya gelmiştir. Aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve bu şekilde yetiştirilmiştir. Lamartine, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında orduda ya da diplomatik bir görevde bulunmak istiyordu ancak bu isteği bazı nedenlerden dolayı gerçekleşmedi. Yine bu yıllarda Lamartine, çocukluğundan beri eğitimini gördüğü Hıristiyanlıktan uzaklaşmaya başlamıştır. Bu uzaklaşmanın ardından Lamartine, yaratıcının birliği fikrine dayanan ve kalp temizliğine önem veren Transandantalizm felsefesine yönelmiştir. Lamartine, avare dolaştığı bu günlerde bir İtalya gezisine çıkar ve burada bir işçi kız ile tanışır. Bu kıza büyük bir aşk ile bağlanan Lamartine, onunla etkili bir aşk yaşar. Ancak birkaç yıl sonra kız ölür ve Lamartine, büyük bir sarsıntı geçirir, daha sonra bu durum onun eserlerine de yansıyacaktır. Kısa bir süre askerlik yapan Lamartine, bu görevinin son bulmasının neticesinde yazın dünyasına yönelir. Edebiyatla yakından ilgilendiği süre içerisinde Lamartine, evli bir kadınla aşık olur. Bourget Gölünde yaşadığı bu aşk, Lamartine’e ünlü “Göl” adlı şiirini yazdırır. Giderek Romantizm akımı çerçevesinde edebiyat dünyasında yerini alan Lamartine, 1820 yılında Maria- Ann Birch adlı bir kadın ile evlenir. Bu yıllarda Lamartine, ilk şiir derlemesini yayımlar. Şairce Düşünceler adını verdiği bu eseri ile Lamartine ismi Fransız yazın dünyasında giderek yayılmaya başlar. Lamartine ve ailesi İstanbul’un da içinde bulunduğu bir doğu gezisine çıkar. Ancak bu seyahat sırasında Lamartine’in kızı yakalandığı hastalık neticesinde yaşama veda eder. Bu sırada aile Lübnan-Beyrut’ta kalmaktadır ve küçük kızları Julia burada toprağa verilir. Lamartine, kızının mezarının Beyrut’ta olmasından ötürü bir müddet buradan ayrılamaz. Alphonse de Lamartine, çıktığı doğu gezisinin tamamını o yılarda Osmanlı Devletinin sınırları içinde bulunan Suriye, Lübnan ve Filistin gibi yerleri gezmiştir. 1933 yılında milletvekili olarak parlamentoya girebileceği haberini alır ve geri dönmeye karar verir. Anadolu toprakları üzerinden Almanya’ya oradan da ülkesine geçme planı yapan Lamartine, İstanbul’da bulunduğu sürede o yıllarda tahtta bulunan padişah Abdülmecit tarafından ilgi ile karşılanır. Padişahın isteği üzerine Lamartine’e bu ziyareti sırasında eşlik etmesi için Namık Paşa ve Halil Rıfat Paşa adında iki kişi görevlendirilir. Lamartine, bu süre içerisinde yaşadığı anıları birkaç yıl sonra dört cilt halinde kitaplaştırmıştır. Lamartine, 1850 yılında tekrar İstanbul’a giderek Abdülmecit ile görüşme yapmıştır. Milletvekili seçildiği haberi üzerine ülkesine dönüş yapan Lamartine, giderek siyasi görüşlerini değiştirmeye başlamıştır. Liberal görüşlere sahip olan Lamartine, zamanla demokratik bir fikir yapısına bürünmüştür. 1848 İhtilâli’nde önemli bir rol oynamıştır. Şubat Devrimi olarak adlandırılan bu hareket sonrasında Lamartine, Dış İşleri Bakanlığı görevine getirilmiştir. Bir süre bu görevi sürdüren Lamartine, zamanla oldukça önemli devlet adamları arasına girmiştir. Çeşitli önemli görevlerde bulunan Lamartine, bu görevleri sırasında soyluluk unvanları, ve siyasi idam cezasını kaldırmıştır. Bunların yanı sıra ülkesini kolonilerinde mevcut bulunan köleliği kaldırmıştır. 1850 yılında III. Napolyon tarafından gerçekleştirilen darbe neticesinde Lamartine, politik yaşamına son vermiştir. Bu şekilde siyasi yaşamı sona eren Lamartine, daha sonra maddi bazı olanaksızlıklar içerisine girmiştir. Bunun üzerine 1850li yıllarda Osmanlı topraklarına yerleşmek istemiştir. Daha önce de görüştüğü Abdülmecit’ten İzmir veya Marmara dolaylarında bir arazı isteyerek bir çiftlik yaşamı kurmayı düşünmüştür. Sultan Abdülmecit, Lamarte’nin bu isteğine kayıtsız kalmamış ve 38 dönümlük bir toprağı, hakkı Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’da olması şartı ile Alphonse Lamartine’e kira şeklinde takdim etmiştir. Lamartine, çiftlikte kullanmak için gerekli olan sermayeyi hazırlayamamıştır. Lamartine, Osmanlı Devletinin bu iyiliğine neticesinde Osmanlı Tarihi adında sekiz ciltlik bir eser kaleme alarak minnettarlık duygularını ifade etmiştir. Yaşamının son zamanlarında oldukça zor günler yaşayan usta kalem 1863 yılında karısını güç bir şekilde kaybetmiştir. 1867’de bir kriz geçiren Lamartine, bilincini belli bir oranda yitirmiştir. Bu şekilde 2 yıl yaşayan Lamartine, 28 Şubat 1869 tarihinde yaşama veda etmiştir. Öykü, roman, deneme, tiyatro oyunları kaleme alan Lamartine, seyahatleri sırasında yazdığı anı ve gezi yazılarıyla da büyük bir miras bırakmıştır. Tüm bu türlerin yanı sıra içinde Osmanlı Tarihini de anlattığı birçok tarih eseri bulunmaktadır. (https://www.bilgiustam.com/alphonse-de-lamartine-kimdir-2/)

1680’de Canbaz Şahin 7 gemiden gerili halatla Haliç’i geçer.

1582’de III. Murat, Şehzade Mehmet’in sünnet düğününde Dikilitaş’a canbazlar tırmanmaya çalışır.

** III. Murad ( 1546-95): Manisa’da doğdu. Babası II. Selim, annesi Nurbanu Sultandır. III. Murad’ın 16 erkek 5 kız çocuğu dünyaya geldi. 1595 yılında vefat eden Sultan’ın yerine oğlu III. Mehmet geçti. III. Murad Osmanlı İmparatorluğunun 12. padişahıdır. Padişah olmadan önce başta Manisa olmak üzere birçok şehirde sancak beyliği yaptı. 1574 yılında tahta geçti ve 1595 yılına kadar ülkeyi yönetti. 21 yıllık süre boyunca aldığı kararlarla ülkeyi kargaşadan kurtardı. En otoriter padişahlardan biri olan III. Murad, Osmanlı Devletinin doğudaki en geniş sınırlarına ulaşmasını sağladı. Fethettiği diğer yerler Şirvan, Yanıkkale ve Tiflis’tir. Şiir ve diğer sanat türleriyle ilgilenen kişilere yardım eden III. Murad, birçok okul, medrese ve ilim merkezi açtırdı. 1574 yılında tahta geçen ve aynı zamanda 91. İslam halifesi olan III. Murad döneminde birçok savaş ve önemli olay yaşandı. Bu savaşların ilki 1578 yılında Portekiz ile yapılan Vadisseyl Muharebesi’dir. Tarihe ”Üç Kral Savaşları” olarak geçen savaş Fas’ın Kasru’l Kebir bölgesinde yapıldı. Portekiz İmparatorluğuna karşı Osmanlı Devleti, Fas Sultanlığı’nın yanında yer aldı. Savaşta Osmanlı Ordusunun kumandanları arasında Ahmed-El Mansur ve Abdülmelik yer alıyordu. Savaş Fas Sultanlığı – Osmanlı İmparatorluğunun mutlak zaferiyle sonuçlandı. Portekiz İmparatorluğu savaşı kaybettikten sonra İspanya’nın denetimi altına girdi. Yine 1578 yılında Safeviler ile Çıldır Muharebesi yapıldı. Safeviler’in yanında yaklaşık 10 bin Gürcü asker yer aldı. Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, savaşı kazandı. ”Çıldır Zaferi” olarak da bilinen zaferden sonra Çıldır Eyaleti kuruldu. 1583 yılında Safevi Devleti ile Osmanlı İmparatorluğu tekrar karşı karşıya geldi. Bugün Erivan sınırları içerisinde kalan bölgede Meşaleler Savaşı yapıldı. Safevi ordusunun başında İmam Kulu Han, Osmanlı ordusunun başında ise Özdemiroğlu Osman Paşa bulunuyordu. Meydan muharebesine ”Meşaleler” adının verilmesinde geceleri de devam eden savaşta her iki tarafın da meşale yakmasıdır. Safeviler’i yenen Osmanlı Devleti, bölgedeki İran baskısını büyük ölçüde azalttı. III. Murad’ın en büyük isteği Osmanlı İmparatorluğunun, Avrupa topraklarında da söz sahibi olmasaydı. Bu nedenle 1593 yılında Macaristan Seferi düzenlendi. Aynı zamanda Avusturya İmparatorluğunun ödemesi gereken vergiyi vermemesi ve bölgedeki diğer ülkeleri Osmanlı İmparatorluğuna karşı kışkırtması da seferin düzenlenmesinde etkili olmuştur. Tarihe 1593 Osmanlı- Avusturya Savaşı olarak geçse de bu tanım, özet niteliğindedir. Çünkü Macaristan Seferi boyunca Osmanlı, birçok ülke ile savaştı ve Macaristan Seferi, Zitvatorok Antlaşmasının imzalanması ile sona erdi. 3. Murat, erken yaşta şiire ve edebiyata ilgi duydu. Divan şiirinde bu kadar yetkin olmasında kendisine lalalık yapan Cafer Bey’in de katkısı olmuştur. Osmanlıca dışında Farsça şiirler de kaleme alan Sultan Murat şiirlerini divanda topladı. III. Murat, şiir dışında nakkaşlık ve hat sanatına da ilgi duymuştur. Osmanlı, Avusturya ve Macaristan ile savaştayken, felç geçirerek vefat etti. (https://www.hurriyet.com.tr/egitim/iii-murad-kimdir-iii-murad-donemi-olaylari-ve-3-muratin-hayati-41684721)

** III. Mehmed (1566- ): Manisa’da Sart ovasında doğdu. Babası III. Murad, annesi Arnavut asıllı, Dukakin’de Rezi köyünden olan Safiye Sultan’dır. Rivayete göre adını, doğum haberini çıktığı Sigetvar seferi sırasında alan büyük dedesi Kanûnî Sultan Süleyman koymuştur. İlk çocukluk yıllarını babasının Saruhan sancak beyliğiyle bulunduğu Manisa’da geçirdi. Ancak sancağa çıkarılmasına kadar sarayda siyasî güce erişebileceği unsurlardan, bu arada kadınlardan ve haremden uzak tutuldu; babasına alternatif olabilecek duruma gelmesi önlendi. Biraz da bu sebeple on altı gibi geç sayılabilecek bir yaşta, (1582) başlayan ve elli altı – elli yedi gün süren muhteşem törenler ve eğlencelerle sünnet edildi. Sünneti dördüncü vezir Cerrah Mehmed Paşa yaptı. Bu merasimden bir yıl kadar sonra artık bir veliaht sancağı haline gelmiş olan Saruhan sancak beyliğiyle Manisa’ya gönderildi. Babasının 15-16 Ocak 1595 gecesi ansızın vefatı haberini alıp gelene kadar III. Murad’ın ölümü ustalıkla gizlenmişti. O gün cuma hutbesinde babasının öldüğü ve yerine kendisinin geçtiği ilân edildi, adına hutbe okundu. O gece sarayda elim olaylar cereyan etti. Kardeş katliyle ilgili uygulama icra edildi; dördü yetişkin (Mustafa, Bayezid, Osman ve Abdullah), diğerleri çok küçük yaşta on dokuz şehzade boğularak öldürüldü. Ertesi gün on dokuz şehzadenin cenazesinin saraydan çıkışı her kesimde büyük tepkiye yol açtı, muhtemelen daha önce bu ölçüde görülmemiş uygulamanın sona erdirilmesi kapılarını da araladı. III. Murad devrinde sarayı dolduran ve devlet işlerine karışan cüceler, dilsizler ve diğer eğlence erbabı saraydan sürüldü. Babasının zamanında mal alımları sebebiyle halka olan borçların hemen ödenmesi emrini verdi. Hazine israfının önlenmesi için tedbir alınmasını istediği gibi padişahlara mahsus hazine olan iç hazineye Mısır’dan gelen yıllık vergi dışında herhangi bir kaynaktan tahsisat ayrılmamasını tembihledi ve gelirlerin esas olarak dış hazinede toplanmasını emretti. III. Mehmed’in, maaşını alamayan bir grup askerin sebep olduğu küçük çaplı krizin 1595 ardından karşı karşıya kaldığı ilk ciddi problem düşmanlıkları eskiye giden iki vezirinin, Sinan ve Ferhad paşaların birbiriyle yeni bir çekişme içine girmesi dolayısıyla ortaya çıktı. Bunların taraftarlarının yol açtığı karışıklıklar padişahın tek başına duruma hâkim olmasını engelleyecek boyuttaydı. Annesinin de taraf olduğu bu çekişme İstanbul’daki yeniçeri ayaklanmalarının başlıca sebebini teşkil ediyordu. Sinan Paşa, Eflak cephesinde başarısız olduğu gerekçesiyle Ferhad Paşa’yı azlettirmeyi başardı. Sinan Paşa’nın cephedeki başarısızlıkları yüzünden onu görevden alan III. Mehmed yerine yakın adamı Lala Mehmed Paşa’yı tayin etti. Kısa süre sonra Lala öldü. III. Mehmed seferin hedefini Beç (Viyana) olarak ilân etti. 1596’da İstanbul’dan büyük merasimle yola çıktı. III. Mehmed, Haçova’ya geldiğinde otağı çarpışmaları yakından izleyebileceği bir yere kuruldu. Savaş sırasında bir imparatorluk kuvveti padişahın çadırının bulunduğu yere kadar geldi. Bu sırada cepheden birbiri ardınca kötü haberler İstanbul’a ulaşıyordu. Yanıkkale’nin düşüşü haberi padişahı üzdü. Bu sırada İstanbul’da büyük bir veba salgını vardı. Bu arada Macar cephesinde serdar tayin edilen Satırcı Mehmed Paşa Varad seferinde başarısızlığa uğramış, Budin Habsburg güçlerince kuşatma altına alınmış, bazı önemli kaleler onların eline geçmişti. Padişah, Cerrah Mehmed Paşa’nın ölümü üzerine yeniden sadrazamlığa getirdiği Damad İbrâhim Paşa’yı hemen Uyvar seferine yolladı(1599). İbrâhim Paşa sınır boylarında başlangıçta başarılı harekâtlar yaparak durumu biraz toparladı. Ancak bu sırada Anadolu’da büyük Celâlî hareketlenmeleri baş gösterdi, doğu sınırlarında da asayiş giderek bozuldu. Özellikle Karayazıcı Abdülhalim’in isyanı padişahı çok uğraştırdı. İsyanlar sebebiyle Anadolu’dan gelen felâket haberleri İstanbul’da büyük bir infiale yol açıyordu. Tam bu sırada yeni bir kriz patlak verdi. Eminönü’nde inşa edilecek olan Yenicami’nin arsasındaki kilise ve havranın yıkılmasına karşılık yenilerinin başka bir yerde yapılmasına izin verildiği haberinin duyulması ulemâ ve asker arasında sert tepkilere yol açtı. Cepheden gelen kötü haberler, Celâlî isyanları yüzünden yaşanan karışıklıklar, bozuk ekonomik şartlar sebebiyle iyice hassaslaşan kesimler, olayı bahane ederek Safiye Sultan’ın en yakın hizmetkârı olan Yahudi asıllı Kira Kadın’ı (Esparanzo Malchi) hedef aldılar. Ancak saraydan kaçırılan Kira, Halil Paşa’nın adamlarınca yakalandı ve askere teslim edildi (1600). Habsburglar’a karşı İbrâhim Paşa’nın başarılı harekât haberleri İstanbul’a ulaşmaya başladı. Kanije önlerinde kazanılan savaş ve kalenin teslim alınması sevinçle karşılandı. Kanije’yi kuşatan Habsburg ordusu ise başarısızlığa uğratıldı (1601). İstolni Belgrad’a yeniden hâkim olundu, Peşte’yi alıp Budin’i kuşatan Habsburg ordusu geri çekilmek zorunda kaldı (1602). Karayazıcı’nın Canik dağlarında ölümünün ardından onun yerini alan kardeşi Deli Hasan, Celâlî serdarı tayin edilen Sokulluzâde Hasan Paşa’yı Tokat Kalesi’nde kuşatıp onu kale kapısı önünde öldürttü. Bu hadiseler cereyan ederken İstanbul’da padişahı da içine alan karışıklıklar vuku buldu. Aslında o vakte kadar görülmemiş ölçüde içeride ve dışarıda yaşanan sıkıntılar, bitmek bilmeyen savaşlar, Anadolu’nun yangın yeri haline gelişi genel bir rahatsızlığa yol açmış, tepkiler çeşitli iktidar odaklarının kendi şahsî çıkarları için iyi bir zemin oluşturmuş, tahrik edilen askerler aralarındaki hesaplaşmaları da ortaya çıkararak yeni karışıklıklara sebep olmuşlardı. Özellikle sipahilerle yeniçeriler arasında daha eskiye giden husumet çeşitli tahriklerle iyice su yüzüne çıktı. Sipahi zorba başıları teker teker yakalanıp idam edildi. Böylece isyanı bastıran Yemişçi Hasan Paşa artık rakipsizdi ve padişah nezdinde itibarı artmıştı. Buna güvenerek rakip olabilecek durumdakileri uzaklaştırmaya, bir bölümünü de öldürtmeye başlaması huzursuzluğa yol açtı. Sadrazam görevden alınıp (1603) on iki gün sonra idam edildi ve yerine Mısır’da bulunan Malkoç Ali Paşa getirildi. İstanbul’da bu olaylar cereyan ederken sarayda III. Mehmed, tahtına göz koyduğunu ve kendisini tahttan indireceğini düşündüğü büyük oğlu Mahmud’u öldürtmüştü. Ancak doğu cephesinden gelen kötü haberlerle (Tebriz’in düşüşü, Nahcıvan’ın tahliyesi ve Erivan / Revan’ın muhasarası) sarsılan padişahın rahatsızlığının giderek arttığı ve melankolik mizacı yüzünden iyice içine kapandığı anlaşılmaktadır. Saraya giderken bir derviş kendisine elli altı gün sonra büyük bir olay olacağını, gafil bulunmaması gerektiğini söylemiş, ardından hastalığı iyice artmış ve vefat etmiştir. Kendisine sunulan edebî eserleri ilgiyle karşıladığı, iyi şiir yazdığı ve Adlî mahlasını kullandığı bilinmektedir. (https://www.sabah.com.tr/sozluk/biyografi/3-mehmed-kimdir-iii-mehmet-hayati)

Foire de Saint Germain ve Foire de Troyes’te 2 Türk canbaz, İngiliz canbazın ipi yağlaması nedeniyle düşüp ölmüş.

II. Mahmud döneminin canbazı Ahmet Ağa, omzunda koyunla ipe çıkar. Kurban eder, yüzer, ipteki mangalda etleri pişirip yer.

** II. Mahmud/ Mahmud Bin Abdul Hamid (1785-1839): Osmanlı Devletinin 30. padişahıdır. Babası I. Abdülhamid, annesi Nakşidil Sultan’dır. 109. İslam halifesi olan II. Mahmut, 31 yıl boyunca tahtta kaldı. Taht mücadelesi sırasında, III. Selim, IV. Murad tarafından öldürüldü. II. Mahmut ise Lalası Anber ağa sayesinde kurtarıldı. Yenilikçi bir sadrazam olan Alemdar Mustafa Paşa, II. Mahmut’un tahta çıkmasında önemli rol oynadı. Batı tarzında getirdiği yenilikler halk ve ulema tarafından eleştirilmiştir. Sakallarını tıraş ettiği için ise kendisine ”Gavur Padişah” denmiştir. II. Mahmut, padişah olduğunda Osmanlı Devleti, gerileme devrine girmişti. Savaşlarda kaybedilen topraklar, Osmanlı’nın mali krize girmesine neden oldu. Bununla birlikte Fransız İhtilalinin etkisiyle milliyetçilik akımı tüm dünyada olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğunda da geniş yankı buldu. Başta Sırplar ve Yunanlılar olmak üzere birçok azınlık ayaklandı.  Böyle karışık bir dönemde tahta geçen II. Mahmud, askeri alanda birçok ıslahat yaptı. 1808 yılında Sekban-ı Cedid Ocağı kuruldu. Nizam-ı Cedid’in yerine kurulan bu ocak, Yeniçerilerin isyan etmesiyle birlikte aynı yıl kaldırıldı. II. Mahmut’un yaptığı en büyük yeniliklerden bir diğeri ise Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak oldu. Olay tarih kayıtlarına Vaka-i Hayriye olarak geçti. Yeniçeri Ocağı bu tarihe kadar birçok isyan çıkarmış ve devletin yönetim gücünü zayıflatmıştı. Osmanlı Devletinin gerileme döneminde de birçok ayaklanmanın mimarı olarak gösterilen Yeniçeri Ocağı’nın tüm kışlaları top ateşine tutuldu. Vaka-i Hayriye’de yaklaşık olarak 40 bin yeniçeri öldürüldü. 1848 yılında Mekteb-i Fünun-ı Harbiye kuruldu. Osmanlı ordusunun temel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla açılan bu kurumun diğer adı Erkan-ı Harbiye Mektebidir. Sekban-ı Cedid Ocağının kapanması ve Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra 1826 yılında Asakir-i Mansure-i Muhammediyye Ordusu kuruldu. Genel merkezi Yunanistan’ın Selanik şehrinde olan ordu 12 bin kişiden oluşuyordu. Bu sayı giderek arttı ve başta 93 Harbi olmak üzere birçok savaşta önemli başarılara imza attı. Yapılan ıslahatlar askeri alanda sınırlı kalmadı. Osmanlı Devletinin yabancı ülkelerle diplomatik ilişkilerini geliştirmek adına birçok tercüme odası açıldı. İlk defa bu dönemde ilköğretim zorunlu hale getirildi. Rüştiyeler açıldı ve yurt dışına birçok öğrenci gönderildi. II. Mahmut döneminde ekonomik anlamda gerileme devam etti. 1838 yılında İngiltere ile imzalanan Balta Limanı anlaşması sonunda Osmanlı Devleti ekonomide dışa bağımlı hale geldi. Yabancı devletlerin ödediği iç gümrük vergisi kaldırılırken Lonca teşkilatı kapandı. İngiltere’de gerçekleşen Sanayi Devrimi ile birlikte Osmanlı Devleti Batı ülkelerinin yarı sömürgesi haline geldi. (https://www.hurriyet.com.tr/egitim/ii-mahmud-kimdir-ii-mahmud-donemi-olaylari-ve-2-mahmutun-hayati-41684715)

İstanbul’da ipte satranç oynanmış.

1974’de Philippe Petit New York’da ikiz kuleleri (Dünya Ticaret Merkezi) geçer. (Yazının Unutulan Canbazları)

** Philippe Petit (1949- ): Ağustos 1974’te New York City’deki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kuleleri arasındaki gerilen çelik ipteki yürüyüşüyle ​​ünlendi. “Yüzyılın sanatsal suçu” olarak adlandırılan Petit’in cüretkar başarısı, bir medya sansasyonunun odak noktası haline geldi. Petit, dünyanın dört bir yanında yüksek telli yürüyüşler gerçekleştirdi ve ikiz kuleli yürüyüşü olan Man on Wire’a dayanan 2008 belgeseli , ödüller ve övgüler kazandı. Petit, Fransa’nın Nemours kentinde bir Fransız Ordusu pilotu ve karısının çocuğu olarak dünyaya geldi. Petit, altı yaşında sihirbazlık numaraları çalışmaya başladı. Birkaç yıl sonra hokkabazlık yapmayı öğrendi. Yeteneklerini şehir sokaklarına götürdü, turistler için gösteri yaptı. Petit 16 yaşındayken yüksek tele olan tutkusunu keşfetti ve ip üzerinde bir yıl eğitim aldı. Bu ilgisini halka açık performanslarına dahil etti. Petit, 18 yaşında beş okuldan atıldığı için akademik dünyada pek başarılı olamadı. Petit, genç yaşlarında New York City’deki Dünya Ticaret Merkezi inşaat projesini öğrendi. Bir dişçinin ofisinde beklerken projeyi okudu ve iki bina arasında yüksek bir tel üzerinde yürümeyi planlayarak yıllar geçirdi. Ancak, New York’a gitmeden önce, Petit birkaç başka şaşırtıcı ip zorluklarına da göğüs gerdi. 1971’de bir telle Paris’teki Notre Dame Katedrali’nin kuleleri arasında seyahat etti. İki yıl sonra Avustralya’daki Sydney Harbour Bridge’i geçti. Her seferinde, bu etkileyici hareketleri yapmada arkadaşlarından yardım aldı. Petit, 1973’ün sonlarında New York’a gitti. Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerini incelemek için aylar harcadı. Petit, yeri ziyaret etmek için muhabir ve inşaat işçisi olmak da dahil olmak üzere bir dizi kılık değiştirdi. Fotoğraflar çekti ve ölçümler yaptı. Petit, arkadaşlarının yardımıyla Ağustos ayı başlarında ekipmanlarını kulelerde saklamaya başladı. O ve suç ortakları daha sonra büyük olaya hazırlanmak için 6 Ağustos 1974’te kendilerini binalara sakladılar.7 Ağustos sabahı Petit iki kule arasında asılı duran ipin üzerine çıktı. Kısa bir süre sonra, 1.300 fitten fazla yukarıda bulunan telde adamı izlemek için binlerce kişilik bir kalabalık toplandı. Petit, 45 dakika boyunca ince metal çizgide dans etti. Çabaları nedeniyle tutuklandı ve cezası olarak Central Park’ta bir performans göstermesi emredildi. (https://www.biography.com/athlete/philippe-petit)

Bowling 400 yılında Almanya’daki kilise bahçelerinde oynan “Dinsiz Öldürme Oyunu”‘dur. Devrilen her kuka/dinsiz için ziyafet verilip, günahı bağışlanıyordu. Tutturamazlarsa inancı güçlensin diye kiliseye gidip dua ediyordu.

** Bowling oyunu: Bowling basit anlamda dizilmiş 10 adet kuka’yı (pin) bir topla devirmeye çalışmak olarak görülse de bugün hem keyifle oynanabilen, hem de yarışma sporu olarak son derece ciddi bir çalışma gerektiren bir strateji ve koordinasyon sporudur. Oldukça basit yapıda görünse de aslında düşünüldüğünden daha zor, eğlenceli ve köklü bir tarihe sahiptir. Çünkü M.Ö 5200 yıllarında dahi oynandığı düşünülmektedir. Bu düşüncenin sebebi ise İngiliz antropolog olan Sir Flinders Petrie’nin 1930 yıllarında yaptığı Mısır kazıları sonucu bir çocuğun mezarında bowling oyununa benzer oyun malzemeleri bulmasından kaynaklanmaktadır. Bu kazı sonucu eski bir tarihi oyun olduğu kanıtlanan bowling, o dönemlerde mermer ve yarım daire şeklinde olan bir alanda taş kukalar ve taş toplarla oynanıyordu. Bowlinge benzer bir oyun olan ve Polonezyalıların oynadığı “ula maika” isimli oyunda 60 feet mesafeden kukaları devirerek oynanıyordu. Bu mesafe günümüzde hala 60 feet olarak kullanılmaktadır. Yine aynı dönemlerde avcı ve savaşçıların yeteneklerini geliştirmek için bowlinge benzeri bir oyun geliştirdikleri biliniyor. Almanya’da da M.S 300’lü yıllarda dinsel amaçla kullanıldığı düşünülen bowling benzeri oyunda kiliselerdeki 9 ahşap kukayı devirerek oynanan oyunla kişilerin günahlarından ne kadar kurtulduğu öğreniliyordu. Yani testi başarı ile bitirenler günahlarından kurtulmuş sayılıyordu. Tapınanlar “kegel” adındaki 9 ahşap kukayı devirerek günahlarından ne kadar kurtulduklarını gösteriyorlardı. Bu testi başarı ile geçenler tamamen günahlarından da kurtulmuş sayılıyordu. (Protestanlığın kurucusu Martin Luther tüm kukaları devirmesiyle anılıyor) Bowlingçiler için kullanılan “kegler” deyimi bu döneme aittir. Avrupa da daha sonraları yaklaşık 14. yy da dinsel bir tören olmaktan çıkan oyun oldukça popüler oldu. Hatta o kadar popüler ve oynanır bir hal aldı ki 100 yıl savaşlarındaki askerler ok atışları yapmak yerine bu oyunu oynamaya başladı bunun üstüne King Edward III ve King Richard II oyunu yasaklamaya karar verdi. Yasaklanan oyun sonraları King Henry VIII tarafından tekrar yasallaştırıldı. Bu dönemde pek çok bowlinge benzer oyun Avrupa’dan Amerika’ya göçmenlerle taşındı. Ancak tarih boyunca oynanan bu oyunların çoğu günümüzdeki bowlingle fazla bir benzerlik taşımıyordu. Bunların arasında İtalyanların bocce’si, Fransızların pentanque’si ve Ingilizlerin lawn bowling denilen, kukasız oynanan bir bowling türü yer almakta. Modern bowlingin temelinin ise Hollandalı göçmenlerin 1600’lü yıllarda taşıdıkları üçgen şeklinde dizilen ahşap kukalarla oynanan “Dutch Pins” oyunundan geldiğine inanılmakta. Hollandalılar bu yıllarda bu oyunu New York’ta hala aynı isimle bilinen “Bowling Green” yöresinde oynuyorlardı. Tarih de bunca değişim ve amaçta kullanılan bu oyun hep dış mekanlar da oynanmıştır. İlk kez 1840 yılında New York’ta bir iç mekan yapılması üzerine bundan sonra popüler bir iç mekan oyunu olmaya başlamıştır. 1841 yılında Connecticut eyaleti 9 kukalı bowling oyununu yaygınlaşan bahis ve kumar yüzünden yasaklamış, bunu diğer eyaletler izlemiştir. Dünyada “Ten Pin Bowling” olarak bilinen 10 kukalı bowling’in bu 9 kuka yasağını delmek üzere oluşturulduğu düşünülmekte. Tüm dünyada oynanmasına rağmen kuralları belirli olmayan bowling oyunu ilk organizasyonuna 1875 yılında 9 kuka bowling oynatan 9 kulüp tarafından oluşturulan “National Bowling Organisation” ile kavuştu. Bu organizasyon ve diğer kulüpler standartları belirlemek için yıllarca çalıştı ve sonunda 1895 yılında New York’ta kurulan ABC – American Bowling Congress ile tek bir çatı altında toplandı ve bugün de geçerli olan pek çok kuralı saptadılar. Bu dönemden sonra bowling sporunda erkeklerin katılabildiği resmi karşılaşmalar başladı. 1917 yılında kurulan Women’s International Congress ile kadınlar da kendi karşılaşmalarını düzenlemeye başladılar. Bu organizasyon daha sonra Woman’s National Bowling Association olarak değiştirildi. 1971 yılında bu organizasyon Women’s International Bowling Congress (WIBC) olarak tekrar değişti. 20 yy.da bu sporda çok ciddi gelişmeler oldu. 1905 yılına kadar kullanılan sert ahşap topların yanında plastik toplar kullanılmaya başlandı. 1914 yılında Brunswick “Evertrue” adında “gizli plastik formülü” ile ürettiği ilk marka plastik topunu üretti (bu malzemeye Mineralite adını verdi). Belki hiç bir şey bowlingin tarihinde 1940 yılında American Machinery & Foundry (AMF) tarafından üretilen otomatik “Pin Yerleştirme Makinesi”nin (Automatic Pinspotter) bulunması kadar önemli bir değişiklik yapmadı. 1950’lerin başlarında artık pinleri yerleştiren “pinboy” denilen çocukların yerini bu makinalar almaya başladı. 1950’lerde ABC, kurallarında yer alan “sadece beyazlar için” kuralını değiştirdi. 1958’de PBA – Professional Bowlers Association’un, 1960 yılında Professional Women’s Bowling Association’un kurulması ile erkek ve kadınlarda profesyonel düzeyde üst düzey spor karşılaşmaları organize edilmeye başladı. Kadınların organizasyonundaki başarısızlıklardan dolayı buradan ayrılan bir grup 1974 yılında Ladies’ Professional Bowlers Association adında bir kuruluş kurdular. Daha sonra bu iki kurum 1978 yılında birleşerek Women’s Professional Bowlers Association (WPBA)u oluşturdular. 1981 yılında bu kuruluş Ladies Professional Bowlers Tour adını aldı. 1982 yılında genç oyuncuların organizasyonu için YABA – Young American Bowling Alliance kuruluyor. 1993 yılında ABC, kurallarında yer alan “sadece erkeklere mahsus” kuralını kaldırarak kadınların da bu organizasyonda yer almasına olanak sağladı. (http://www.tbbdf.gov.tr/bowling_1#:~:text=Tarihi%20boyunca%20d%C4%B1%C5%9F%20mekanlarda%20oynanan,i%C3%A7%20mekan%20oyunu%20haline%20geldi.&text=Bu%20d%C3%B6nemden%20sonra%20bowling%20sporunda%20erkeklerin%20kat%C4%B1labildi%C4%9Fi%20resmi%20kar%C5%9F%C4%B1la%C5%9Fmalar%20ba%C5%9Flad%C4%B1.) (http://sakaryabowling.com/index.php/bowling-in-tarihcesi)

Biz bowling oyuncuları

Ama gülleler de biziz

Devrilen kukalar da

Ve gümbür gümbür öten

Oyun yeri, yüreklerimiz (Wolfgang Borchert)

** Wolfgang Borchert (1921-1947): Alman şair, oyun ve öykü yazarıdır. II. Dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan ve şehirlerin yıkılması ailelerin dağılması savaş travmaları ile şekillenmiş olan Yıkım Edebiyatının öncülerindendir. Wolfgang Borchert  öğretmen olan Fritz Borchert ve yazar Hertha Borchert’in oğlu olrak Hamburg’da dünyaya gelmiştir. 15 yaşındayken şiir yazmaya başlayan Borchert’ın bazı şiirleri gazetelerde yayınladı. Liseyi terk etmiştir. Nazi rejiminden hoşlanmayan yazar katıldığı Hitler Gençliğinden çok da zor olsa ayrılmayı başarmıştır. Bir kitapçıya girerek çıraklık yapmaya başlamıştır. Helmuth Gmelin’den oyunculuk dersleri almıştır. 1938 yılında 17 yaşında iken Hamlet benzeri bir teması olan kaçık Yorick trajedesini yazmıştır. Bundan sonra peynir ve Kara Kardinal Gravenvella izledi. 1941 yılında askeri eğitim aldı. İlk cephe görevinde yaralandı. Bu arada difteriye yakalandı. Almanya’ya geri gönderildi. Sol elindeki silah yarasının kendisinin kasıtlı yaptığı düşünüldü ve 3 ay tutuklu olarak yargılandı. Savcının ölüm cezası istemesine rağmen beraat aldı. Wolfgang Borchert  savaştan sonra tiyatro ve kabare dünyasında yer edinmeye çalışmıştır. Hinterhoftheater Komedisinin kurucularından oldu. 1946 yılında bir öykü yazdı. Yılın sonuna kadar 20 nesir daha tamamladı. 1940 ve 1945 yılında yazdığı şiirler bir kitapta toplandı. Ocak 1947 yılında yazdığı Kapıların Dışında isimli bir dışavurumcu tiyatro oyunu büyük ses getirdi.  (https://kidega.com/yazar/wolfgang-borchert-170753)

Her şey, savaş günlerinde olduğu gibiydi yani … Büyük kazanmak hırsıyla atış yaparken, küçük ayakların altında devriliyordu yaşam… Ve çocuklara her seferinde, yıkılanları yapmak, yaşamı yeniden ayağa kaldırmak düşüyordu! (Biz Bowling Oyuncuları)

1960 Roma Olimpiyatları Maraton koşusunu Habeşi Abebe Bikila çıplak ayakla rekor kırarak kazanır.

** Olimpiyatlar: Günümüzde yapılan Modern Olimpiyat Oyunları’nın kökeni Antik Yunan’da yapılan şenliklere dayanır. İlk olimpiyatlar, Eski Yunan’da Tanrı Zeus adına yapılan şenliklerdi. M.Ö. 776 yılında Yunanistan’ın Olimpia bölgesinde, Sparta Kralı Likorgos’un da önerisiyle yapılan şenlikler, tarihteki ilk olimpiyat oyunlarını temsil eder. Önceleri 32 metre genişliğinde, 192 metre uzunluğunda bir pistte sadece 1 gün süren koşulardan oluşan oyunlara sonraları değişik mesafelerde yarışlar, disk ve cirit atma, uzun atlama, boks, güreş, atlı araba yarışları gibi branşlar eklenerek şenliklerin süresi de 5 güne çıkarıldı. İlk başlarda ölülerin ruhlarının 8 yılda bir dirileceği inancıyla 8 yılda bir düzenlenen oyunlar, daha sonra 4 yılda bir yapılmaya başlandı. Sadece Yunanlı erkeklerin katılabildikleri yarışlar, çıplak olarak yapılır ve kadınlar tarafından seyredilemezdi. Oyunlara katılan yarışmacılar, 10 ay önceden çalışmalara başlar, şenliklerden 1 ay önce de Elius’a gelerek rakipleriyle birlikte sıkı bir çalışma içine girerlerdi. Oyunlarda yarışmacılara ödül olarak zeytin dalından yapılmış çelenkler takılırdı. M.Ö 146’da Yunanistan’ın Romalılar tarafından işgal edilmesi üzerine oyunlar Atina’ya alındı. M.S 392 yılında Bizans İmparatoru 2. Theodosius, Olimpiyat Oyunları’nın yapıldığı stadyum ve tapınakları yıkarak olimpiyat geleneğine son verdi. Ayrıca M.S. 522 ve 551 yıllarında yaşanan iki deprem ve sel felaketi de bu tesislerde büyük hasar meydana getirerek Eski Olimpiyat Oyunları’nın izlerini büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Modern Olimpiyatların kurucusu Baron Pierre de Coubertin’dir. İlk Modern Olimpiyatlar ise 1896 yılında Atina’da düzenlendi ve ardından her 4 yılda bir yapılmaya başladı. (https://shgm.gsb.gov.tr/Sayfalar/128/163/OlimpiyatOyunlarininTarihcesi)

** Maraton: Antik Olimpiyat Oyunlarının hiçbir zaman bir parçası olmuş olmasa da, maraton koşusu da Antik Yunan kökenlidir. Yunanlı tarihçi Herodot’a göre, Atinalılar, Persler’in MÖ 490’da Atina’ya saldırmak için Maraton’a ulaştıklarını öğrendiklerinde, Atinalı general Miltiades kazandıkları zaferi Atina’ya bildirmek için hızlı koşan bir adamını görevlendirdi. Daha önce Sparta’ya da koşarak zafer haberini götürüp geri dönen Phedipides, Atina’ya kadar koştu. Bu orijinal ‘maraton koşucusu’ iki günden daha kısa bir sürede engebeli arazi üzerinde 260 kilometre uzunluğunda yol kat etti! Şehre vardığında bir adım atacak hali kalmadığından, “zafer bizimdir” deyip öldü. Uzun mesafe yarışları başlangıçta dahil edilmemiş olmasına rağmen, koşu, Antik Olimpiyatların çok önemli bir parçasıydı. Kısa bir hızlı koşu (sprint) olan stadyum yarışı (ya da ‘stade’), ilk 13 Olimpiyatta yer alan en eski ve doğrusunu söylemek gerekirse ‘tek’ müsabakaydı. Modern “stadyum” sözcüğü buradan gelmiştir ve kazananın adı o yılki Olimpiyat’a verilirdi. İzlenilen koşu yolu dairesel değil, düz ve yaklaşık 192 metre olarak ölçülmüştür. Olympia’daki programa yavaş yavaş diğer koşu yarışları da eklendi. Çift borudan oluşan müzikal bir enstrümandan adını alan diaulos, stadyumun iki katı uzunluğundan oluşuyordu; dolicholar ise 20 veya 24 kat uzunluktan oluşan uzun mesafeli bir yarıştı. Tüm zamanların en iyi Olimpiyat koşucusu, MÖ 164-152 tarihleri arasında gerçekleşen dört Olimpiyat’ın her birindeki üç karşılaşmanın hepsini kazanan Rodoslu Leonidas’dı. 12 yıl boyunca böyle bir zindeliği korumak (tüm koşu yarışları aynı gün olurdu) bir koşucu için olağanüstü bir başarıydı ve bu sebeple şehrinde yerel bir tanrı olarak tapınmaya başladı. Bugün bildiğimiz şekliyle maraton, 1896’daki modern Olimpiyat Oyunlarına kadar bir müsabaka olarak değerlendirilmedi ve hatta uzunluk konusunda çeşitlilik göstermesi de o zaman ortaya çıktı. İlk modern olimpik maratonlar, Maraton ve Atina arasındaki mesafeye eş bir uzunluktaydı, yani yaklaşık 40 km civarında. Maraton, genellikle stadda biten, olimpiyatlardaki son atletik yarıştır. Şu anki standart uzunluk 26 mil ve 385 metre (yaklaşık 42 km), ilk defa Londra’daki 1908 Oyunları’nda gerçekleşti. Kadınlar Olimpiyat Oyunlarında yarışamıyorlardı, ancak Olympia’da kendi festivalleri vardı. Bu festivaller Heraia olarak adlandırılır ve Hera şerefine yapılan oyunlardan oluşurdu. Bunlar da her dört yılda da kutlandı, ancak tek bir müsabaka türü vardı – koşu yarışı. Farklı yaş gruplarındaki kızlar için üç ayrı yarışma bulunurdu. Kazananlar Olimpiyat galibi gibi zeytin dalıyla taçlandırılır ve Hera’ya kurban edilen hayvan derisinden bir parça verilirdi. Olimpiyat ödül sahiplerinin kendilerine ait heykellerinin olmasına izin verildiği gibi, bu festival galiplerinin de Hera tapınağında resmedilme ayrıcalığı verilirdi. Bu yarış olimpiyat oyunlarında ve diğer maraton koşularında 42.195 m mesafelik yollarda yapılmaktadır. Maraton mesafesinin yarısına gelindiği zaman tekrar dönüş yapılır. Yoldaki iniş çıkışlar, rüzgarın esme yönü dikkate alındığından, milletlerarası koşularda tek istikamet kabul edilmemekte, yarışın yarı mesafesinden geri dönüş yapılmaktadır. İlk önce 40 km olarak koşulan yarış, 1924 yılından sonra 42.195 m olarak değiştirildi. 1896 yılında 40 kilometrelik maraton yarışı 2 saat 58 dakika, 50 saniyede koşuldu. 1936 yılında Koreli K.Son, 42.195 m olan mesafeyi iki saat otuz dakikada; 1954 yılında İngiliz Peters iki saat on yedi dakika otuz dokuz saniyede; 1967’de Avusturyalı D.Clayton Fukuoka, iki saat dokuz dakikada bitirerek birinci oldular. 1976 olimpiyatlarında Demokratik Alman Waldemar Chierpinski iki saat dokuz dakika elli beş saniye ile olimpiyat rekorunu kırdı. 1980’deki olimpiyatlarda iki saat on bir dakika üç saniye ile aynı koşucu 1984 olimpiyatlarında 2 saat 9 dakika 21 saniye ile Portekizli Carlos Lopez birinci oldular. 1988 Seul Olimpiyatlarında 2 saat 10 dakika 32 saniye ile İtalyan G. Bordin birincilik kürsüsüne çıktı. 1970 yılından sonra bayanlar da maratona iştirak ettiler. 1975 yılında Amerikalı bayan atlet J.Hansen bu mesafeyi iki saat otuz sekiz dakika on dokuz saniyede koştu. Olimpiyat programına bayanlar maraton müsabakasının alınması ilk defa 1984 Los Angeles Olimpiyatlarında başlamıştır. Bu ilk bayanlar olimpiyat birinciliğini 2 saat 24 dakika 52 saniye ile ABD’li Joan Benoit kazandı. 1988 Seul Olimpiyatlarında ise olimpiyat birinciliğini 2 saat 25 dakika 39 saniye ile Portekizli Rosa Mota kazandı. Türk maratoncularının en ünlüsü İsmail Akçay’dır. 1964-1965 yıllarında Türkiye maraton şampiyonu olan İsmail Akçay, 1967 Balkan Maraton Şampiyonluğunu kazandı. Başarılarına devam eden sporcu 1967 Amerika (Las Vegas) Maratonunda ikinci, 1967 Akdeniz ve Balkan yarışmalarında ikinci, 1968 Meksika Olimpiyatlarında ve Milletlerarası Tokyo Maratonunda dördüncü, 1969 Dünya Maraton Yarışmasında da ikincilik kazandı. Son yıllardaki en iyi Türkiye maraton rekoru, Veli Ballı tarafından kazanıldı. Derecesi 2 saat 11 dakika 30 saniyedir. Ülkemizde yapılan uluslararası nitelikteki en önemli maraton yarışı, ilki 1979’da düzenlenen Asya-Avrupa Maratonudur. (https://arkeofili.com/maraton-kosusunun-antik-kokenleri/) (https://www.turkcebilgi.com/maraton)

** Abebe Bikila (1932- 73): İtalya’nın Etiyopya’yı işgali sonrası doğduğu yerden taşınmak zorunda kalan Bikila hiç de kolay bir çocukluk geçirmedi. 1952 yılında İmparatorluk Muhafızları 5. Piyade Alayı’na katılan genç Bikila, atletizmle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen görevi nedeniyle Sululta tepelerinden Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’ya kadar her gün 20 kilometre koşuyordu. Bikila’yı ilk keşfeden Etiyopya Atletizm takımının İsveçli koçu Onni Niskanen’di. Bikila’nın yeteneklerinden etkilenen Niskanen, genç Bikila’yı eğitmeye başladı. Bikila, 24 yaşına geldiğinde kısa bir süre eğitim görmesine rağmen, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri Şampiyonası’nda ikinci olmayı başarmıştı. 1960’da Addis Ababa’daki ilk maratonunu kazanan Bikila, 2 saat 21 dakika 23 saniyelik derecesiyle Emil Zatopek’in elinde bulunan mevcut Olimpiyat rekorundan daha hızlı koşmayı başarmıştı. Olimpiyat finalinde Bikila, kendisi için alınan ayakkabıların ayağını vurması sonucu yarışa çıplak ayakla çıkmaya karar verdi. Capitoline Tepesi’nde başlayıp Kolezyum’un hemen dışındaki Konstantin Kemeri’nde son bulan yarışı çıplak ayakla en yakın rakibinin 25 saniye önünde 2 saat 15 dakika 16 saniyeyle dünya rekoru kırarak kazanan Bikila adını daha önce hiç duymamış Avrupalıların ve çocukken ülkesini işgal eden İtalya’nın merkezinde adını tarihe adını altın harflerle yazdırıyordu. Etiyopya’da ulusal kahraman haline gelmişti. Roma’nın dönüşünde büyük bir kalabalık tarafından karşılaşan efsane atlet artık bir sporcudan çok daha fazlasıydı. 1961’de Atina Klasik Maratonu’nu da yine çıplak ayakla kazanan Bikila, maratonun en büyük efsanelerinden birine dönüşmüştü bile. 1964 Tokyo Olimpiyatı’nda da altın madalya kazanan Etiyopyalı atlet, 1969 yılının 22 Mart’ında geçirdiği trafik kazası sonrası felç geçirdi ve bir daha yürüyemedi. Ancak hayatı boyunca mücadeleden vazgeçmeyen Bikila, 1970 paralimpik atlet olmaya karar verdi ve okçuluk, masa tenisinde kendini geliştirmeye başladı. Abebe, 1972 Münih Olimpiyatı’na özel davetle katıldı ve açılış töreninde ayakta alkışlandı. (https://www.birgun.net/haber/ciplak-ayakla-tarih-yazan-adam-abebe-bikila-293440)

Küba’lı Alberta Juantorena 1976 Montreal Olimpiyatları’nda 400 ve 800 metrelerde ilk defa 1. oldu.

** Alberta Juantorena (1951- ) Kübalı atlet. Alberto Juantorena’nın 400 ve 800 metre yarışlarında sprinter olarak gösterdiği mükemmel rekorlar, onu atletizm tarihindeki en büyük Latin Amerika koşucuları arasına yerleştirdi ; Etkileyici fiziksel gücü (El Caballo/ Pistlerin zarif adamı ), onu uzmanlık alanında rakipsiz bir koşucu yaptı. (https://www.biografiasyvidas.com/biografia/j/juantorena.htm)

Olimpiyat Halkaları: Sarı Asya, Mavi Avrupa, Kırmızı Amerika, Siyah Afrika, Yeşil Avustralya

1908 Londra Olimpiyatlarına ilk defa Türkiye’den Rum Mullos Efendi katılır.

** Baron Pierre de Coubertin ( 1863-1937): Fransız pedagog, tarihçi ve sporcu. Modern Olimpiyat Oyunları’nın kurucusu. İtalyan kökenli ve aristokrat bir Fransız ailesinin çocuğu olarak Paris’te doğdu. İngiliz ve Amerikan okullarındaki eğitim sistemini inceleme fırsatı buldu. Bu onun eğitim anlayışının gelişmesine ve ülkelerdeki değişik sistemlerin avantajlarını ve dezavantajlarını görmesine sebep oldu. Alman orduları karşısında Fransa`nın bozguna uğrama nedenini Fransız gençliğinin fiziksel olarak iyi yetişmemesine bağladı. Antik oyunların yapıldığı Olympia antik kentinin o dönemde açığa çıkarılmasından doğan eski oyunlara genel ilgi onu da yakından ilgilendirdi. Oyunların tekrardan başlatılması fikrini planlamaya başladı. Bu planlarını açıklamak için 23 Haziran 1894 günü Paris, Sorbonne`da bir kongre organize etti. Bu toplantıda oyunların tekrar başlatılmasını teklif etti. Kongre sonunda  Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) kuruldu ve Pierre de Coubertin genel sekreter oldu. De Coubertin, ölene dek IOC`nin onursal başkanı olarak kaldı. Öldükten sonra komitenin genel merkezinin bulunduğu Lozan`da gömüldü. (https://www.turkcebilgi.com/pierre_de_coubertin)

** Aleko Mullos : Türkiye’de modern spor öğretimine 1860’lı yılların başlarında Amerikalı öğretmenlerin görev aldığı Robert Kolej’de, 1860’lı yılların sonlarında ise öğretim kadrosunu Fransızların oluşturduğu Galatasaray Lisesi’nde (Mekteb-i Sultani) rastlıyoruz. Robert Kolej bünyesinde başlatılan ‘Field Day’ düzenlemesinin özünde atletizm yarışları vardı (1864). Daha sonra buna benzer düzenlemeler diğer okullarda da yapılmaya başlandı. Sadrazam Ali Paşa tarafından Galatasaray Lisesi’ne getirtilen Fransız beden eğitimi öğretmeni Curel, okuldaki geniş bir alanı cimnastikhaneye dönüştürdü. Okulun eğitim programına cimnastiği zorunlu ders olarak koyduran (1868) Curel, iki yıl sonra çalışmalarının meyvelerini almaya başladı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın emriyle 1869’da ortaokullara (Rüştiye), 1870’te tıp okuluna (Mekteb-i Tıbbiye), 1877’de liselere (İdadi) cimnastik ve eskrim dersleri konuldu. Curel’den sonra Galatasaray Lisesi’ne gelen bir başka Fransız Moiroux, Harp Okulu’nda da görev aldı (1874). Cimnastik öğretmenleri Martinetti ve Stangalli, lisenin aletli cimnastik salonundaki çalışmaları sırasında Faik Üstünidman (Faik Hoca) gibi cimnastiğin temel taşlarından birini Türk sporuna kazandırdılar. Atina 1896’daki ilk Olimpiyat’ta Danimarkalı Viggo Jensen 115.5 kilo kaldırarak halterde şampiyon olduğunda, Üstünidman günlük halter çalışmalarını 115 kilo ile yapmakta, bu ağırlığı zaman zaman 125 kiloya kadar çıkarmaktaydı. Üstünidman, Stangalli’nin önerisiyle Galatasaray Lisesi’ne beden eğitimi öğretmeni oldu. Faik Üstünidman, Stangalli ile Beyoğlu’nda açtığı özel cimnastik salonunda Galatasaray’da okumayan birçok gencin de yetişmesini sağladı. Faik Üstünidman’ın 1899’da yayımlanan ciimnastik kitabı (Riyazat-ı Bedeniyye) ülkenin ilk spor kitabı olarak bilinir. Faik Hoca, özel cimnastik salonunda askeri okullarda beden eğitimi öğretmenliği yapan Mazhar Kazancı ile tanıştı. Aletli cimnastiğin inceliklerini Faik Hoca’dan öğrenen Kazancı ile Üstünidman birlikte çok yararlı çalışmalarda bulundular. Faik Üstünidman’ın Galatasaray Lisesi’nde yetiştirdiği öğrenciler arasında Selim Sırrı (Tarcan), Rıza Tevfik, Dr. Hikmet, Ali Rana (Tarhan), Şevki, Hüseyin, Kamil, Mehmet Ali, Tatar Süleyman, Bedri, Hayri Barutçu, Ziya Feridun, Selahattin Hayri (Bedrettin), Orhan Tahsin (Deniz), Nesip Mustafa Beyler, Erdekli Miltiyati ile Aleko Mulos efendiler vardı. Bunlardan Selim Sırrı Tarcan, daha sonra Türk beden eğitimi ve spor yüksek okullarının babası, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin ilk Türk temsilcisi olacak; Aleko Mulos Bey de Londra 1908 Olimpiyat Oyunları’na katılarak Osmanlı Devleti’ni Olimpiyatlarda temsil eden ilk sporcu unvanıyla tarihe geçecekti. Taksim’deki bir Rum okulunun öğrencisi Rum Mullos Efendi İstanbul’u ziyaretinde modern olimpiyatların kurucusu Fransız Pierre de Coubertin ile tanışmış ve ona mihmandarlık yapmıştır. Coubertin de bu şahsı, şahsî daveti ile Osmanlı adına jimnastik yarışmalarına dâhil etmiştir. Mullos Efendi yarışmalarda madalya kazanamadı ama olimpiyatlara katılan ilk Osmanlı sporcusu olma şerefine nail oldu.(https://www.olimpiyatkomitesi.org.tr/Detay/Hakkimizda/Tarihce/46/1) (http://www.ilgazetesi.com.tr/haydi-vahra-amatorun-sesi-omer-yilmaz-242965h.htm)

Ruhi Sarıalp, 1948 Londra Olimpiyatları’nda 3 adım atlamada bronz madalya aldı.

** Ruhi Sarıalp (1924-2001): Milli Atlet. Üç adım atlamada mücadele etmiş Türk atletidir. Atletizme Manisa Askeri Lisesinde başladı, Fenerbahçe Spor Kulübünde devam etti. Londra’da gerçekleştirilen 1948 Yaz Olimpiyatları’nda Türkiye’yi üç adım atlama dalında temsil etti ve sonucunda bronz madalya aldı. Bu madalya 2004 yılında bir başka Fenerbahçeli atlet Eşref Apak’ın çekiç atma dalında aldığı bronz madalyaya kadar Türkiye’nin olimpiyatlarda atletizmde aldığı tek madalya oldu. Sarıalp, aynı başarıyı 1950 yılında Brüksel’de düzenlenen Avrupa Atletizm Şampiyonası’nda gösterdi. Bu şampiyonada alınan madalya da 2002 yılında Süreyya Ayhan Kop’un 1500 metrede kazandığı altın madalya hariç Türkiye’nin kazandığı tek madalya oldu. 1951-52 yıllarında askerde olduğu için Ordu milli takımında yer alan Sarıalp, Dünya Ordulararası Atletizm Şampiyonası’nda hem 1951 hem de 1952’de iki altın madalya kazandırdı. Fenerbahçe Spor Kulübü Yüksek Divan Kurulu Toplantısı’nda Yönetim Kurulu’nun önerisiyle 1948 Londra Olimpiyatları’nda 3 adım atlamada bronz madalya kazanan Ruhi Sarıalp’in isminin Fenerbahçe Spor Kulübü Dereağzı Lefter Küçükandonyadis Tesisleri’ndeki atletizm pistine, Balkan Şampiyonu ve rekortmen atlet Eşref Aydın’ın isminin ise Fenerbahçe Spor Kulübü Topuk Yaylası Tesisleri’nde atletizm pistine verilmesi kararlaştırıldı. Adı İstanbul Büyükçekmece’deki bir spor lisesine verilmiştir (Ruhi Sarıalp Spor Lisesi). (https://www.biyografya.com/biyografi/21719)

Paris, II. Dünya Savaşı’nda işgal edilince Cahit Sıtkı Tarancı İsviçre’ye, Oktay Rifat ve Mehmet Ali Aybar Lyon’a bisikletle kaçarlar.

** Cahit Sıtkı Tarancı (1910- 1956): Diyarbakır’da doğmuştur. Galatasaray Lisesinden mezun olmuştur. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine bir süre devam etse de daha sonra Ankara Yüksek Ticaret Okulunu bitirmiştir. Sümerbank’ta memur olarak çalışmıştır. 1939 yılında Paris Radyosunda Türkçe yayınlar yapmıştır. 2. Dünya Savaşı başladıktan sonra ülkeye dönmüştür. Türkiye’de Çalışma Bakanlığında bir süre görev yapmıştır. Cahit Sıtkı Tarancı şiirlerinde şekle düşkün bir sanatçıdır. Bu nedenle hece veznine ve kafiyeye sonuna kadar bağlı kalmıştır. Dili çok canlı, saf ve temizdir. Ahenkli bir üslupla şiirlerini meydana getirmiştir. Uzun cümleleri kullanmamıştır. En güzel halk deyimlerini kullanmıştır. Hece ölçüsünde durakları şiirlerinden atarak şiire yeni bir bakış açısı getirmiştir. Garip akımının etkisiyle serbest yazdığı şiirleri de bulunmaktadır. Cahit Sıtkı Tarancı sembolizm ve romantizm etkisiyle şiirlerini oluşturmuştur. Bu nedenle şiirlerinde günlük aşklar, mutluluklar, insanların gündelik tasaları, yaşama sevinci gibi konuları işlemiştir. Şiirlerinin çoğunda kendini anlatmıştır. Cahit Sıtkı Tarancı sanat için sanat anlayışıyla şiirlerini yazmıştır. Onun şiirlerinde birey ön plandadır. Pencereye konan kuşta, yoldan geçen çocukta, havada ölümü hatırladığı için ona Ölüm Şairi de denmiştir. Karamsar ruh hali ve yaşama sevgisi arasında kalıp bu ikilemini şiirlerine yansıtmıştır. Ayrıca şiirlerinde derin felsefe ve fikirlerden bahsetmemiştir. Deneme, makale, mektup ve hikaye türünde de eserler yazmıştır. Çocukluk arkadaşı olan Ziya Osman Saba’ya yazdığı eseri olan Ziya’ya Mektuplar yayımlanmıştır. Cahit Sıtkı Tarancı şiirlerini Otuz Beş Yaş adlı kitabında toplamıştır. Bu kitabı sayesinde şiir yarışmasında birinci olmuştur. Cahit Sıtkı Tarancı kısmi felç geçirerek konuşma yetisini kaybetmiştir. 12 Ekim 1956 yılında Viyana’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmiştir. (https://kidega.com/yazar/cahit-sitki-taranci-002257)

** Oktay Rifat Horozcu (1914-1988): Oktay Rifat Şair ve dilci Samih Rifat’la Münevver Hanım’ın oğlu. 10 Haziran 1914’te, babasının vali olarak bulunduğu Trabzon’da doğdu. İlkokulu Ankara’da okudu. Ankara Erkek Lisesi’ni (1934) ve AÜ Hukuk Fakültesi’ni bitirdi (1937). Hukuk doktorası yapmak üzere Maliye Bakanlığı tarafından Paris’e gönderildi; ancak II. Dünya Savaşı’nın patlaması üzerine 1940 yılında doktorasını tamamlayamadan yurda döndü. Askerlik hizmetini yaptıktan sonra bir süre Maliye Bakanlığı’nda ve Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde çalıştı; bir süre de Ankara ve İstanbul’da serbest avukatlık yaptı. İlk eşi Türkân Hanım’ın ölümünden sonra 1945 yılında, Fransızca öğretmeni ve çevirmen Sabiha Omay’la evlendi. Bu evlilikten bir oğlu oldu. 1961 yılında İstanbul’da Devlet Demiryolları I. İşletme Hukuk Müşavirliği bürosunda avukat olarak çalışmaya başladı ve 1973’te bu görevinden emekliye ayrıldı. Yaşamının geri kalanını İstanbul’da ve –yaz aylarında– Ayvalık, Altınova’da geçirdi. 18 Nisan 1988’de İstanbul’da öldü. Lise yıllarında tanıştığı Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday’la birlikte çıkardıkları “Garip” (1941) adlı kitapla yeni Türk şiirinin kurucuları arasında yer alan Oktay Rifat, 1956 yılında yayımladığı “Perçemli Sokak” adlı kitapla, aynı dönemde ortaya çıkan İkinci Yeni akımına koşut bir çizgi içine girdi; kimi eleştirmenler tarafından da bu akımı başlatan ozanlardan biri sayıldı. Başlangıçta, dönemine göre yeni bir hava içinde güçlü aşk şiirleri, halk deyim ve söyleyişlerinden yararlanan başarılı taşlamalar yazan Oktay Rifat, “Perçemli Sokak”tan sonra her kitabında yeni bir ses ve biçim arayışıyla okurun karşısına çıktı ve ölümünden kısa süre önce yayımladığı “Koca Bir Yaz”a dek her kitabıyla yazın çevrelerinde geniş yankılar uyandıran bir ozan oldu. Şiirlerinin yanı sıra yazdığı çok sayıda tiyatro oyunu ve ileri yaşlarında kaleme aldığı üç roman da benzer bir ilgiyle karşılandı. Ozanın kaleme aldığı çok sayıda oyundan kendi yaptığı bir seçme (“Birtakım İnsanlar”, “Kadınlar Arasında”, “Atlar ve Filler”, “Çil Horoz”, “Yağmur Sıkıntısı”) 1988’de “Toplu Oyunlar” başlığı altında; ölümünden sonra bir araya getirilen yazı ve denemeleri de 1992 yılında “Şiir Konuşması” başlığı altında kitaplaştırılmıştır. Bunların yanı sıra Oktay Rifat genç yaşlarından başlayarak, özellikle Fransız yazınından birçok yapıtı –bir bölümünü eşi Sabiha Rifat’la birlikte– dilimize kazandırmış, dönem dönem dergilerde yayımladığı çeviri şiirler de ölümünden sonra oğlu Samih Rifat’ın hazırladığı “Gece Yazı” (1994) adlı kitapta bir araya getirilmiştir. Ozanın kitaplarına almadığı şiirler ise “Bu Dünya Herkese Güzel” (Dışarıda Kalan Şiirler) başlığı altında Mehmet Can Doğan tarafından derlenmiş ve “Bütün Şiirleri” ciltlerine hiçbir zaman eklenmemesi koşuluyla ayrı basımı (2016) yapılmıştır. (https://kitap.ykykultur.com.tr/cevirenler/oktay-rifat)

** Mehmet Ali Aybar (1908-1995): İstanbul doğumlu. Hareket Ordusu kumandanlarından Hüseyin Hüsnü Paşa ve matematikçi Gelenbevi İsmail Efendi’nin torunu. Yeşilköy’deki Fransız Okulu’nu ve Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. 1939’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde Devletler Hukuku doktoru iken, Paris’e Sorbonne Üniversitesi’ne hukuk araştırmaları yapmaya gitti. Fakat bir yılın sonunda İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla, kuzeni şair Oktay Rıfat ve birkaç arkadaşı ile beraber bisiklete atlayıp Paris’ten Lyon’a kaçtı, oradan da Türkiye’ye döndü. 1942’de Devletler Hukuku doçenti olduğu İstanbul Hukuk Fakültesi’nden 1946’da Vatan gazetesinde yazdığı Milli Şef İnönü rejimini eleştiren ‘Kağıt Üzerinde Demokrasi’ başlıklı yazı nedeniyle uzaklaştırıldı. 1947-49 yılları arasında her ikisi de sıkı yönetimce kapatılan Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerini çıkarttı. 1949’da yine Milli Şef İnönü’ye yazdığı ‘Açık Mektup’tan dolayı ‘hakaret’ten hüküm giydi ve Paşakapısı Cezaevi’ne girdi. Burada, diğer şair kuzeni Nazım Hikmet’le 1950 affına kadar yattı.1962’de bir grup sendikacının kurduğu Türkiye İşçi Partisi’nin genel başkanlığı görevini kabul etti ve 1962-69 yılları arasında TİP’in başında lider oldu. 1965 yılında Türkiye’de ilk defa bir sosyalist parti Aybar başkanlığında Meclis’e 15 milletvekili soktu. 1967’de ABD’yi savaş suçlusu olarak mahkum eden Russell Mahkemesi üyesi olarak Vietnam’a gitti. Dünya sosyalizm tarihinde ilk defa Sovyetlerden bağımsız bir politika güden TİP’in başkanı olan Aybar, 1968’de Sovyetlerin Çekoslovakya’yı işgaline sert bir tepki gösterdi. Bu, parti içinde hizipleşmelerin su yüzüne çıkmasına neden oldu. Aybar, 1969’da genel başkanlıktan, 1971’de partiden istifa etti. 1975’te TİP’ten ayrılan elli arkadaşla beraber, daha sonra Sosyalist Devrim partisi adını alan, Sosyalist Parti’yi kurdu. SDP, 12 Eylül 1980’de kapatıldı. Aybar, bilim adamı ve lider olmanın yanı sıra ünlü bir atlet ve sporcudur.100, 200 ve 400 metreleri koşmuş, Türkiye ve Balkan rekorları kırmıştır.1928 Amsterdam Olimpiyatları’na, 1930,’31 ve ’33 Atina Balkan Oyunları’na katılmıştır. Edebiyata ve resme çok meraklı olan Aybar’ın kendi resim çalışmaları da vardır. Fakat çok genç yaşlarından itibaren bütün hayatı kapsayan uğraşı, yazı yazmak olmuştur. (https://iletisim.com.tr/kisi/mehmet-ali-aybar/5601)

1928 Amsterdam Olimpiyatları’nda 100 metre ve 4×100 metrede Mehmet Ali Aybar, Ömer Besim Koşalay, Şinasi Şahingiray ve Semih Türkdoğan yarışır.

** Ömer Besim Koşalay (1899-1956): İstanbul’da doğdu. Atletizme başlamadan önce bir süre güreş yaptı. 1917 yılında, 52 kiloda İstanbul şampiyonu oldu. Galatasaray Spor Kulübü’ nde 1. futbol takımına geçerek sol açık oynadı. 23 yaşında 1922 yılında atletizme başladı ve aynı yıl 1500 m. Türkiye rekorunu kırdı. 13 yıl boyunca 6 ayrı mesafede 29 rekor kıran Koşalay, 1924 ve 1928 Olimpiyatları’na katıldı. Türkiye’ye ilk kez 1924 yılında eşofman getirdiği için her yıl adına İstanbul’da “Kırmızı Eşofman Kros Yarışmaları” düzenleniyor. 1935 yılında atletizmi bıraktı. Daha sonra gazetecilik ve Galatasaray Spor Kulübü yöneticiliği yaptı. (http://www.afroturc.org/omer-besim-kosalay)

** Şinasi Şahingiray (1905/1906 – 1983): Türk mimar, atlet. Mekteb-i Sultani ve İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun oldu. İnönü Stadyumu, Ali Sami Yen Stadyumu ve Lütfü Kırdar Kongre Merkezi’nin mimari projelerinde yer almıştı. Şahingiray, 1928 Amsterdam Olimpiyatları’nda ülkesini temsil etti. 100 metre ve bayrak takımıyla çıktığı 4×100 metre eleme serilerini geçmeyi başaramadı. Şahingiray, Türk atletizminin ilk dönemlerinde 200 ve 4×100 metrede Türkiye rekorları kırmıştı. (https://www.wikizero.com/tr/%C5%9Einasi_%C5%9Eahingiray)

** Semih Türkdoğan  (1912- 1994): Türk sprinter ve antrenör. Atletizme 13 yaşında Galatasaray Lisesi’nde başladı. Milli formayı 15 yaşında giydi.  1928 Amesterdam Olimpiyatları’na katıldı ve Türkiye’nin en iyi sprinterlerinden birisi oldu. 100 metrede 10.6’lık rekoru 25 yıl boyunca kırılamadı. 1930 yılında Atina’da düzenlenen Balkan Oyunları’nda 100 metrede 11.1′lik derecesiyle ikinci olan Semih Türkdoğan’ın kazandığı gümüş madalya, Türkiye’nin uluslararası yarışmalarda atletizm dalında kazanılmış ilk madalya olarak tarihe geçti. 9 Türkiye rekorunun sahibi oldu. Atletizmi 1938’de bıraktı. Galatasaray Spor Kulübü ve Türkiye Atletizm Federasyonu yönetim kurullarında görev aldı.  1948 Londra Olimpiyatları’na katılan Türk atletizm takımını çalıştırdı. (https://www.turkcebilgi.com/semih_t%C3%BCrkdo%C4%9Fan)

En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de devrim

O, onun en güzel yüz metresini koştu. (Mare Nostrum/Bizim Deniz, Can Yücel) ( En Güzel 100 Metre)

** Can Yücel (1926-1999): İstanbul’da doğdu. Eski Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğludur. 1943 yılında, yakın dostu ve Ankara Atatürk Lisesi’nden sınıf arkadaşı Gazi Yaşargil ile birlikte yurtdışı eğitim bursu kazandığı halde, babası, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in ‘ Bakan, kendi oğluna torpil yaptı derler’ diyerek karşı çıktı, söylendi. Gazi Yaşargil, bu bilginin doğru olmadığını, ikisinin de ailelerinin imkânlarıyla yurt dışına gittiklerini açıkladı. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum ve Marmaris’te turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu. Son yıllarında Eski Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça’ya defnedildi. Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında `Yenilikler`, `Beraber`, `Seçilmiş Hikayeler`, `Dost`, `Sosyal Adalet`, `Şiir Sanatı`, `Dönem`, `Ant`, `İmece` ve `Papirüs` adlı dergilerde yazdı. Daha sonraları `Yeni Dergi`, ‘Birikim`, `Sanat Emeği`, `Yazko Edebiyat` ve `Yeni Düşün` dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao’dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapse mahkûm oldu. 1974’de çıkarılan genel afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından hapiste yazdığı Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabını yayımladı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla ‘Rengahenk’ adlı kitabı toplatıldı. 1962’de İngiltere’deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı. Yücel, ilk şiirlerini 1950 yılında `Yazma` adlı kitapta toplamıştır. Can Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel’in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. ‘Maaile’ şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Can Yücel için ailesi çok önemlidir. Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır. ‘Küçük Kızım Su’ya’, ‘Güzel’e’, ‘Yeni Hasan’a Yolluk’, ‘Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim’ bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır. Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi önemli yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Shakespeare çevirileri (Hamlet, Fırtına ve Bir Yaz Gecesi Rüyası) aslına bağlı kalmayan, eserleri topluma aktarma amacıyla yaptığı çevirilerdir. Shakespeare’in ünlü ‘to be or not to be’ sözünü ‘bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’ şeklinde Türkçeleştirmiştir. 1959’da ilk baskısı yayımlanan ‘Her Boydan’ adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini serbest ama çok başarılı bir biçimde Türkçeye çevirmiştir. (https://www.dr.com.tr/yazar/can-yucel/s=3754)

Mehmet Aksoy’un Alman asker kaçakları anısına yaptığı heykel Postdam kentinde Einheit Platz’da 1989’da dikildi.

** Mehmet Aksoy: 1939 Yayladağı-Hatay’da doğdu
1961 – 1967 İ.D.G.S. Akademisi Heykel bölümünde Prof.Şadi Çalık atölyesinde öğrenim gördü
1969 – 1970 İ.D.G.S. A Heykel bölümünde asistanlık yaptı
1970 – 1977 Devlet bursuyla yurt dışında öğrenim gördü.1972’ye kadar Londra’da kaldı
1972 Berlin Türk Akademiker ve Sanatçılar Derneği’nin kurucu üyeliğini ve başkanlığını yaptı
1972 – 1978 Berlin Yüksek Sanat Okulu Heykel Bölümünde “Meisterschule”
1976 Antalya Film ve Sanat Festivaline katıldı,2 Ay süresince Belediye meydanında kamuya açık heykel çalışması yaptı
1977 N.Hikmet projesinin yönetimini yaptı
1978 – 1981 İ.D.G.S. A Heykel bölümü Taş atölyesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı
1981 – 1989 Yılları arasında Berlin’de serbest sanatçı olarak çalıştı
1989 tarihinde Türkiye’ye döndü,1989’dan beri Türkiye’de çalışmaktadır
1982 – 1986 Kranoldplatz Berlin’e  “Buluttan Sevgililer” adlı heykeli yaptı
1984 – 1987 “Berlin Schlesischestor ‘a  “İş Göçü”adlı heykel ansamblesini yaptı
1986 – 1988 Berlin’de ”Cemal’in rüyası” isimli taş heykeli bitirdi “Stedhaus Böcklepark” gençler yurdu binası önüne dikti
1989 – 1991 Potsdam’a dikilen  “Meçhul Asker Kaçağı” heykelin yaptı
1989 II. Uluslararası İstanbul Bienaline Aya İrini’deki “Şahmeran Öyküleri” adlı proje ile katıldı
1990 III. Aysa-Avrupa Bienaline katıldı
1990 “Ayrılık” adlı heykeli İstanbul Bebek Türk Merchant Bank’ın önüne dikildi
1990 Karacaahmet’te, bir aile mezarlığı için heykel yaptı
1991 Ankara Esenboğa girişinde doğal kayaları içine alan “Toprak ana” heykel projesi üstünde çalıştı
1992 Ankara Altınpark için “Gökkuşağının altında” heykel projesine başladı
1995 Ankara Belediye Başkanlığı tarafından “Periler Ülkesinde” adlı heykel müstehcenlik nedeniyle kaldırıldı ve Gökkuşağının Altında Heykel çalışması durduruldu
1995 Borsa binası önüne “ayı ve boğa” heykeli dikildi
1995 – 1998 İzmir Selçuk kurtuluş yolu anıtı yapıldı
1996 Bergama’da yol kavşağında,17m. Yükseklikte,300 ton taştan oluşan “Nike Heykeli” çalışmaları başladı. Bergamaya nakledildi Belediye Başkanının seçimlerle değişmesinden sonra yeni Belediye Başkanınca proje donduruldu. Taşlar ve Sanatçı halen beklemekte…
1998 Boyacıköy İST.Tüncay Artun mezarı için heykel yapıldı
1998 – 2000 Cumhurbaşkanlığı Hüber Köşkü İst. IO Bosphorous ve Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Heykelleri yapıldı
1999 Zincirlikuyu İST. Sıtkı Coşkun Mezarı için heykel yapıldı
2001 Datça Can Yücel mezar Heykeli yapıldı
2001 İş Bankası Kuleleri Kibele Çeşmesi yapıldı
2003 – 2004 Yenişehir Soyak Kibele Evleri Heykel Projeleri Tamamlandı
2005 – 2008 Kars Kalesi karşısındaki tepeye 35m yüksekliğinde “İnsanlık Abidesi” adlı heykel ve çevre düzenlenmesi çalışmaları yapıldı.
2007 – 2008 İ.T.Ü Maslak kampüsü kütüphane önüne Hazerfen
2010 – 2011 Türk Hava Kuvvetleri “100. Yıl Anıtı”
2011 2005 yılında çalışmalarına başladığı “İnsanlık Abidesi”nin hükümet tarafından yıkımına karar verilmesine gösterdiği tepkilerle gündeme geldi. Kamuoyundan büyük destek aldı. (http://www.mehmetaksoy.com/pPages/pArtist.aspx?paID=627&section=120&lang=TR&bhcp=1&periodID=&pageNo=0&exhID=0)

Ve sanıyorum ki, benim savaştan derin, sistemli, aydınca ve belgelere dayanan nefretimi çocukluk günlerimdeki sağlıklı, masum, platonik olarak oynadığım kanlı oyunlara borçluyum… İşte böyle sevgili Stefano, sana tüfekler vereceğim. Ve gerçeğin hiçbir zaman tamamen bir yanda olmadığını, son derece karmaşık savaşlar oynamayı öğreteceğim sana. Gençlik yıllarında bir hayli enerji açığa çıkaracaksın, fikirlerin biraz karışık olabilir; ama yavaş yavaş bazı kanılar geliştireceksin. (Oyun ve Asker Kaçağı)

Yalnızca güneş mi; uçurtma da doğudan yükselmiştir. Çinli rahiplerin ruhlarla buluşup gelecekten haber vermek amacıyla gökyüzüne saldığı uçurtma, denizciler tarafından Batı’ya götürüldüğünde bir oyuncağa dönüşür.

Japonya’da uçurulan uçurtmanın yere indiğinde toplanması büyük bir onursuzluk sayılır. Bunun nedeni, şimşeklerin uçurtmanın toplandığı yere çekileceği inancıdır.

** Uçurtma tarihi: M. Ö. 1500 – Uçurtmanın nerede ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Genellikle Çin, Malezya, Endonezya veya Güney Pasifik Adaları’nda tarih sahnesine çıktığı düşünülmektedir.

M.Ö. 500 – Milattan önce 5. yüzyılda, kuş şeklinde, üç gün uçabilen uçurtmalar yapan Kungshu Pan ve 3 yıl boyunca uğraşıp ahşaptan bir şahin yapan Mo Zi geleneksel Çin hikâyelerinde oldukça meşhurdur.

M.Ö. 400 – Yunanlı Archytas ahşaptan bir kuğu yapmış ve onu uçurmayı başarmıştır. Avrupa arşivlerinde uçurtma hakkında en eski kayıt budur fakat hala bu kuğunun uçurtma olup olmadığı tartışmalıdır.

M.Ö 206 – General Han Hsin kuşattığı şehrin surları ile ordusu arasındaki mesafeyi ölçmek için uçurtma kullanmış ve bu sayede şehre girebilmek için gerekli tünel uzunluğunu tespit etmiştir. Bu tünel sayesinde generalin askerleri düşman birliklerini şaşırtarak şehre girmeyi başarmıştır.

M.Ö. 202 – Han Hanedanı İmparatoru Huan Teng düşman ordusunun dikkatini uçurtma kullanarak dağıtmıştır.

105 – Kâğıt icat edilmiş ve ileriki zamanlarda uçurtmanın en temel malzemelerinden biri olmuştur.

105 – Romalılar özel tasarladıkları bez uçurtmaları ordu sancağı olarak kullanmışlardır.

500 – Çin’de haberleşmek için kullanılan kırmızı fenerleri havalandırmak için uçurtma kullanılmıştır.

509 – Çin İmparatoru Wu Ti, destek kuvvet istemek için içine mektup gizlediği bir uçurtmayı kullanmıştır.

625 – Kelile ve Dimne diye bilinen Hindistan Pançatantra hikâyelerinde uçurtmadan bahsedilir. Uçurtmanın Hindistan’a Çinli kâşifler sayesinde geldiğine inanılır.

637 – Uçurtma Kore’de ilk defa kullanılmıştır. Silla Hanedanlığı zamanında komutan Kim Yu Şin isyanları durdurmakla görevliydi. Gece vakti ucuna yanan bir top asarak büyük bir uçurtma uçurdu. İsyancılar bunun bir yıldızın cennete yükselmesi olduğunu düşünüp isyanları durdurdular.

675 – Uçurtma Japonya’da ilk defa kullanılmıştır. Nara döneminde Çin’den gelen Budist misyonerler tarafından ya da ticaret yoluyla uçurtmanın Japonya’ya tanıtıldığı bilinmektedir.

713 – Çin İmparatoru Xuan Zong, Yichun Bahçesi’nde uçurulan uçurtmaları seyretmeyi severdi.

900 – Çinli Li Yey uçurtmaya bambudan bir flüt takarak müzikli uçurtma yapmıştır.

960 / 1126 – Uçurtma uçurmak Çin’de sevilen bir aktivite haline gelmiştir. Her ayın dokuzuncu günü halk uçurtma uçurarak kötü ruhları bertaraf ettiklerine inanıyordu.

981 – Uçurtma sözcüğü yazılı olarak ilk defa “Wamyo-Ruiju-Şo” isimli Japon sözlüğünde geçer. Uçurtma “kami-tobi” olarak adlandırılır ve ahşap kuş anlamına gelir. Bu eser Minamoto Şitago tarafından yazılmıştır ve Japonya’da uçurtma ile ilgili en eski yazılı dokümandır.

1232 – Moğolistan tarafından kuşatılan Jin Hanedanı, düşman askerlerine mesaj göndermek için uçurtmaları kullanmıştır.

1250 – İslam Dünyası’nda uçurtma sahneye çıkmıştır. Kahire’den Delhi’ye kadar büyük bir alanda ünlenmiştir. Türkler ve Moğollar tarafından tanıtılan uçurtma özellikle zenginler için bir zaman geçirme aktivitesi haline gelmiştir.

1295 – Ünlü denizci Marco Polo Malaya adalarından aldığı uçurtmayı Hollanda’ya getirmiş ve batı ilk kez uçurtma ile karşılaşmıştır.

1326 – Yazar Melemete, Ortaçağ hakkındaki kitabında şehrin üstünde uçan bir uçurtma çizimine yer vermiştir.

1405 – Alman kaynaklarında uçurtma ilk defa görülmektedir. Alman orduları tarafından kullanılan uçurtmaya benzer rüzgâr hortumları kaynaklarda bulunmaktadır. Almancada hala uçurtma anlamında kullanılan ‘drachen’ bu ejderha şeklindeki rüzgâr hortumlarına verilen addır.

1558 – Japonya’nın Hamamutsu bölgesinde Hikuma Kalesi prensinin en büyük oğlu Yoşihiro’nun doğumunu kutlamak için büyük bir uçurtma uçurulur. Bundan sonra o bölgede ilk erkek çocuğun doğum günü ‘Oğlan Günü’ olarak anılmaya ve bu günlerde uçurtma uçurulmaya başlanmıştır. Bu gelenek günümüzde Hamamutsu Uçurtma Festivali ile devam etmektedir.

1589 – İtalyan yazar Giovanni della Porta kitabında uçurtmalardan bahseder.

1599 – Kesin olmamakla birlikte William Shakespeare’in ‘Kralın Uçurtmacıları’ denilen bir gruba katıldığı bilinmektedir. Fakat bu grubun İngilizce’de kite yani uçurtma denilen bir kuş türünün avlandığı bir av grubu olması daha muhtemeldir. Bugün bildiğimiz uçurtma ile ilgili olduğuna dair bilgi yoktur.

1618 – Hollanda’nın Middelburg kasabasını tasvir eden bir çizimde çocukların uçurtma uçurduğu görülmektedir.

1634 – İngiliz John Bate ‘Doğanın ve Sanatın Gizemleri’ isimli kitabında uçurtma yapılışını anlatır. Anlatım uzun ve ayrıntılıdır. Ayrıca kitapta uzun kuyruklu bir elmas uçurtma çizimi yer alır ve bu muhtemelen İngilizce dilinde yazılmış bir kitaptaki ilk uçurtma çizimidir.

1635 – İngilizce uçurtma yani ‘kite’ kelimesi ilk defa John Babington’ın havai fişekler hakkındaki ‘Pyrotechnia’ adlı kitabında geçer.

1646 – Rahip Athanasisus Kircher ‘Ars Magna Lucis’ adlı kitabında Çin uçurtmalarını anlatır.

1650 – Japonya’da Yui-no Sosetsu, Shogun Sarayı’nın üstünden uçarak geçmesini sağlayan büyük bir uçurtma yapmıştır. Bu tarz hikâyeler 17. yüzyıl Japon sözlü edebiyatında çok yaygındır.

1655 – Uçurtma Japonya’da yasaklanmıştır. Sadece ancak yetişkinlerin katılabildiği bazı festivaller için serbest bırakılıyordu.

1662 – Hindistan’daki Chakan kalesi bir uçurtma ile bırakılan bir meşale nedeniyle yanıp yıkıldı.

1670 – İtalyan yazar Francesco Lana, uçurtmanın çocuklar tarafından sevilen bir oyuncak olduğundan bahseder.

1690 – Tayland kralı Petraja isyancıların üzerine uçurtmalarla bomba atmıştır.

1700 – Japonya’da uçurtma hasat için iyi şans duası etmek amacıyla kullanılmıştır. Sonbaharda da şükranlarını sunarken uçurtma uçurtmuşlardır.

1712 – Kakinoki Kinsuke, Nagoya Şatosu’nun tepesindeki altın heykeli çalmak için uçurtma ile havalanmıştır.

1749 – İskoç hava bilimcileri Dr. Alexander Wilson ve Thomas Melville hava değişimlerini ölçmek için termometrelerini uçurtmalar sayesinde 900 küsür metre yüksekliğe çıkarmışlardır. Bu uçurtmanın meteoroloji alanında bilinen ilk kullanımıdır.

1752 – Benjamin Franklin ve oğlu William ünlü şimşek deneylerinde uçurtmadan yararlanmışlardır. Bu deneyler sonucu Franklin şimşeğin içindeki statik elektriği bulmuştur.

1753 – Fransız De Romas uçurtma ile elektrik deneyleri gerçekleştirmiştir.

1762 – Alman fizikçi Peter van Musschenbrock uçurtmanın nasıl uçtuğuna dair matematiksel hesaplamalar yapmıştır.

1783 – Uçurtmacılık Japonya’da tekrar yasaklanır.

1799 – 1804 İngiliz Sir George Cayley uçurtma ile insanlı uçuş deneyleri gerçekleştirmiş ve uçurtmaya benzer kanatları olan bir model uçak yapmıştır.

1809 – Tayland’ın sevilen bir spor türü olan ‘uçurtma savaşçılığı’ Kral II. Rama döneminde başlar.

1822 – George Pocock uçurtmanın kuvvetinden en ilginç yollarla faydalanan kişilerden biri olmuştur. Saatte 32,19 kilometre hız yapan arabasını uçurtmalarla yürütmüştür ve bazı sürüşlerinde 160,93 kilometre hız yaptığı kaydedilir.

1822-23 – Sir William Parry ve George Fisher kutuplarda sıcaklık ölçümü için uçurtmaya bağladıkları bir termometre kullanmışlardır.

1835 – James Espy bilimsel araştırmalarda uçurtmanın kullanımını desteklemek için Franklin Uçurtma Kulübü’nü kurar.

1848 – Homan Walsh, Niagara Şelalesi’nin üzerine kurulacak köprünün ilk adımını uçurtması sayesinde atmıştır. Uçurtmasına bağladığı ipi karşı yakaya geçirerek köprünün yapımını başlatmıştır. Bunu yaptığında 15 yaşındadır. Bu köprü ileride Birleşik Devletler ve Kanada’yı birbirine bağlayacak köprünün ilk adımı olmuştur.

1855 – Rus Savaşları sırasında Amiral Sir Arthur büyük uçurtmalarla hedeflerin amacına ulaşıp ulaşmadığını kontrol etmiştir.

1859 – Cordner batan gemilerden denizcileri kurtarmak için bir uçurtmalı kurtarma aracı tasarlamıştır.

1865 – Mahlon Loomis 18 mil arayla birbirine telle bağlı iki uçurtma yerleştirerek Virginia’da kablosuz telgraf mesajları göndermeyi başarmıştır.

1876 – Joseph Simmons iki uçurtma yardımıyla 180 metre yükseğe uçmuştur.

1887 – İngiliz meteorolojist E. D. Archibold uçurtma fotoğrafçılığını başlatmıştır.

1890 – Birleşik Devletler Hava Bürosu yüksek rakımdaki havanın özelliklerini keşfetmek için düzenli araştırmalara başlamıştır ve bu süreçte uçurtmadan yararlanmıştır.

1891 – William Eddy, Blue Hill’de otomatik hava tespitleri yapabilmek için uçurtma trenleri kullanmıştır.

1891 – Chuhachi Ninomiya bir uçak modeli icat etmiştir. Bu buluş, Wright kardeşlerin başarısından 12 yıl önce gerçekleşmiştir.

1892 – Avustralyalı Lawrence Hargrave, kutu şeklinde (çok hücreli) ‘Hargrave’ uçurtmasını icat etmiştir.

1893 – Hargrave kutu şeklindeki uçurtmalarından dört tane kullanarak yaptığı bir tren uçurtmayla havalanmayı başarmıştır.

1893 – New York, Brooklyn’de Edward Boynton uçurtmaların yalpalamasını önleyen ve daha dengeli olmalarını sağlayan bir omurga icat etmiştir.

1894 – Kaptan Baden-Powell İngilizler için Güney Afrika savaşında kullanılmak üzere bir uçurtma tasarlamıştır. Bu uçurtmalarla gözlemci askerler düşmanların yerini tespit etmek için havalanıyordu. Kaptan Baden-Powell aynı zamanda gemiden gemiye mesaj taşıyan uçurtmalarla bir dizi testler de yapmıştır.

1894 – A. Eddy, Kuzey Amerika’nın ilk uçurtma hava fotoğraflarını çekmiştir.

1895 – Blue Hill Gözlemevi araç gereçleri daha güvenli bir şekilde havalandırdığı için Eddy uçurtmalarından vazgeçip Hargrave uçurtmalarını kullanmaya başlamıştır.

1895 – Fransız Gabriel and Charles Voisin, Hargrave uçurtmaları üzerine çalışmalar gerçekleştirmişler ve insanlı uçurtmalar konusunda araştırmalar yapmışlardır.

1895 – ParaKite’ın mucidi Gilbert Totten Woglom, uçurtma ile New York fotoğrafları çekmiştir.

1896 – Alexander Graham Bell uçurtma deneylerine başlamıştır.

1898 – F.Cody meşhur Cody savaş uçurtmaları üzerinde çalışmaya başlamıştır.

1898 – Amerikan askerleri İspanya-Amerika savaşında keşif amacıyla uçurtma hava fotoğrafçılığına başvurmuştur.

1898 – William Abner Eddy modern tarihin en meşhur uçurtması olan kuyruksuz elmas uçurtma için patent alma başvurunda bulunmuştur.

1899 – Wright Kardeşler, ilk uçan makine (uçak) için geliştirdikleri teorilerini test etmek için uçurtmayı kullanmışlardır.

1900 – Eddy’e elmas uçurtma için patent verilmiştir.

1901 – Graham Bell dört yüzlü (tetrahedral) uçurtmayı icat etmiştir.

1901 – Japonya, Shiga’da dönemin en büyük uçurtması yapılmıştır. Ağırlığı 1,050 kg, büyüklüğü 18 metrekare idi. Uçurabilmek için 215 kişiye ihtiyaç duyulmuştur.

1901 – İngiltere’de uçurtma ile balıkçılık yapılmıştır.

1901 – Samuel F. Cody, insan kaldırabilen uçurtma modelinin patentini almış ve ordu için bir sunum hazırlamıştır.

1902 – Wright Kardeşler ilk uçuşlarını buluşlarının uçurtma formunda bir maketini yaparak gerçekleştirmişlerdir.

1903 – F. Cody, (Fransa) Calais’den başlayıp (İngiltere) Dover’a kadar Manş denizi üzerinden bir tren uçurtma yardımıyla geçmiştir.

1904 – Alexander Graham Bell dörtyüzlü uçurtma için patent almıştır.

1904 – Bell, Yeni İskoçya’nın Baddeck kasabasında Frost King yani buz Kralı diye adlandırılan 1300 hücreli bir dörtyüzlü uçurtma uçurtmuştur.

1906 – San Fransisco depreminin fotoğrafları uçurtmaya bağlanan kameralarla çekilmiştir.

1907 – Graham Bell ve dört meslektaşı insanlı bir uçak geliştirmek için Hava Deneyleri Birliği’ni kurmuştur.

1907 – Graham Bell’in devasa uçurtması Cygnet Yeni İskoçya’daki Bras d’Or Gölü üzerinden bir insanı uçurmuştur.

1908 – Fil şeklindeki ‘Roloplan’ uçurtması, Alman oyuncak şirketi Steiff tarafından piyasaya sürülmüştür.

1914 – Birinci Dünya Savaşı boyunca İngiliz, İtalyan, Fransız ve Rus orduları işaretleşmek ve gözlem yapmak için uçurtmaları kullanmışlardır.

1918 – Ed Sprague Jr. çift ipli uçurtma sistemini geliştirmiştir.

1941-42 – Paul Garber, Garber hedef uçurtmasını üretmiştir.

1943 – Paul Garber aynı zamanda uçurtmaları gemilerden uçaklara mesaj vermek için de kullanmıştır.

1947 – Somerset Maugham “The Kite” (Uçurtma) isimli romanını yayımlamıştır.

1948 – George D. Wanner, modern uçurtmanın temeli olarak kabul edilen esnek uçurtma modelinin patentini almıştır. 1950 – Wiliam Allison, Sled uçurtmasının patentini almıştır.

1964 – Amerikan Uçurtmacılar Derneği (AKA) Robert M. Ingraham tarafından New Mexico’da kurulmuştur.

1964 – Domina Jalbert, parafoil uçurtmayı tasarlamıştır. Onun bulduğu kavramlar diğer uçurtma ve paraşütlerde de uygulanmıştır.

1969 – Japon Uçurtmacılar Derneği, Shingo Modegi ve diğer 14 üye tarafından Tokyo’da kurulmuştur.

1972 – Peter Powel’ın iki ipli uçurtmayı icat etmesinden sonra İngiltere’de halk, uçurtmayı oyun ve eğlencenin yanı sıra spor amaçlı da uçurmaya başlamıştır.

1976 – Avustralya Uçurtmacılar Derneği kurulmuştur.

1977 – Japonya’da Tokyo Uçurtma Müzesi kurulmuştur.

1978 – Kazuhiko Aasaba tren uçurtma halinde 4,128 uçurtma uçurmuştur.

1980 – İtalya’dan Richard de Santis en uzun uçurtma kuyruğuna sahip bir ejderha uçurtma yapmıştır.

1980 – Kutuplarda ilk defa uçurtma uçurulmuştur. Dodds Meddock dört hücreli parafoil uçurtmasını 6 dk havada tutmayı başararak bir ilke imza atmıştır.

1982 – Don Tabor “Hawai” iki ipli uçurtmayı üretmiştir.

1982 – Dış mekânda en uzun süre uçurtma uçurma rekoru kırılmıştır. Harry Osborne ve Edmonds Koleji uçurtma takımı J-25 parafoil uçurtmalarını 180 saat 17 dk havada tutmayı başarmışlardır.

1982 – İlk defa Sahra Çölü semalarında uçurtma uçurulmuştur. Mauro Marsilii ve Claudia Terzani Stratoscoop uçurtmalarıyla bu ilke imza atmışlardır.

1985 – Peter Lynn bugün devasa festival uçurtmaları olarak bilinen balon uçurtmaları geliştirmiştir.

1985 – Hindistan’da Ahmadabad Uçurtma Müzesi kurulmuştur.

1985 – Hamamutsu Festival Binası kurulmuştur.

1988 – Dünya uçurtma başkenti Weifang, Çin’de Uçurtma Müzesi kurulmuştur.

1989 – Californialı Hadzicki ailesi dört ipli Revolution uçurtmalarının üretimine başlamışlardır ve bu uçurtma gelmiş geçmiş en çok satan dört ipli uçurtma olmuştur.

1990 – Peter Lynn ilk pratik uçurtma aracını üretmiştir.

1990 – Washington Dünya Uçurtma Müzesi kurulmuştur.

1990 – Japonya’daki Ikazaki Uçurtma Müzesi kurulmuştur.

1995 – Richard Dutton 101 adet kutu uçurtma kullanarak yaptığı trenle dünya rekoru kırmıştır.

1995 – Kamboçya Ulusal Uçurtma Müzesi Phnom Penh’de kurulmuştur.

1995 – Malezya’da Melaka Uçurtma Müzesi kurulmuştur

1996 – Oostveen ve Schieffer tarafından Circoflex uçurtma icat edilmiştir.

1996 – Tayvan Chiou Fen Uçurtma Müzesi kurulmuştur.

1997 – Türkiye’de ilk uluslararası uçurtma festivali İstanbul’da düzenlendi. Mehmet Naci Aköz tarafından projelendirilen etkinlik, İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına düzenlenmiştir. (1. Uluslar arası İstanbul Uçurtma Festivali)

1998 – Japonya’da Inami Lisesi’nin öğrencileri tren uçurtmalarda 15,585 uçurtmayı uçurarak yeni bir rekora imza atmışlardır. Bu aynı zamanda Guinness Rekorlar Kitabı’na da girmiştir.

1999 – Peter Lynn kendi kendine şişen Waterfoil modeli uçurtmayı geliştirmiştir.

2000 – Peter Lynn, ARC Foil uçurtmayı geliştirmiştir.

2000 – Hollanda’da Space Art müzesi kurulmuştur.

2000 – Kanadalı Richard Synergy, 13,609 ft ile tek ipli uçurtmalarda en yükseğe çıkma rekorunu kırmıştır.

2002 – Malezya’da Pasir Gudang Uçurtma Müzesi kurulmuştur.

2003 – Endonezya Uçurtma Müzesi Jakarta’da kurulmuştur.

2005 – Kanadalı Magenn Power dönen uçurtma elektrik üretim sistemini geliştirmiştir.

2005 – Hindistan’da Jag Mohan Kanojia dünyanın en küçük uçurtmasını yapmıştır.

2005 – Peter Lynn, Kuveyt için dünyanın en büyük uçurtmasını üretmiştir. Uçurtmanın tipi yastık uçurtmadır ve yapımı 750 saat sürmüştür. Guinness Rekorlar Kitabı’na da giren uçurtmanın uçmak için 950 m2 alana ihtiyacı bulunmaktadır.

2006 – Avustralyalı Patrick Spiers ve Ben Deacon, 700 km’lik Greenland yolculuklarını Peter Lynn uçurtma kayaklarıyla normal kayaklara kıyasla % 20 daha hızlı bir şekilde tamamlamışlardır.

2006 – Çin’li Ma Qinghua aynı anda 43 uçurtma uçurtmayı başararak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeyi başarmıştır.

2006 – Drachen Derneği ve Scott Haefner, 1906 San Francisco depreminin hava fotoğraflarını tekrar canlandırmışlardır.

2006 – Türkiye’de ilk kez hava fotoğrafçılığı Mardin’li Zahit Mungan tarafından gerçekleştirildi ve çeşitli yerlerde hava fotoğrafları sergileri açtı

2006 – Peter Lynn’in rekor kıran yastık uçurtmasının iki benzeri daha yapılmıştır. Bunlar Gomberg Uçurtmaları’nın Amerikan bayrağı yastık uçurtması ve Maasaki Modegi’nin Japon sanatını sergileyen yastık uçurtmasıdır.

2007 – Kanada’lı ve İngiliz araştırmacılardan oluşan bir keşif heyeti, Antarktika’nın “ulaşılamaz” noktasına kayaklarından süreci takip etmek için uçurtmalar kullanarak ulaşmışlardır.

2008 – Kanada’nın Peele Adasında Uçurtma Müzesi kurulmuştur.

2011 – Aynı anda uçurulan en fazla uçurtma Gazze Şeridi’nde kırılmıştır. Guinness Rekorlar Kitabı’na da giren organizasyonda aynı anda 12,350 uçurtma uçmaktaydı.

2011 – Malezya’da Kelantan Uçurtma Müzesi kurulmuştur.

2012 – Uçurtma kullanılarak çekilen en uzun video, Kanadalı Darryl Learie tarafından çekilmiştir. 27 dk, 24 saniyelik video 3 boyutlu olarak çekilmiştir ve çekim sırasında bir delta uçurtmanın iki yanına takılan kameralar kullanılmıştır.

2014 – Avustralya’lı Robert Moore ve takımı, Dunton-Taylor delta uçurtmalarını 12.000 metre ip kullanarak 4,879.54 metre yüksekliğe çıkarmışlardır. Böylece 2000 yılında Richard Synergy tarafından kırılan tek ipli uçurtma ile en yüksek rakım rekorunu geçmeyi başarıp Guinness Rekorlar Kitabı’na girmişlerdir.

2015 – Çin’li Wangming ve ekibi, 6000 metre ile dünyanın en uzun uçurtmasını yapıp uçurmuşlardır. Uçurtmanın 200 kg ağırlığındadır ve tamamen havalanması 8 saat sürmektedir.

2018 – 1250m² kare büyüklüğünde bayrak uçurtma ile Peter Lynn ekibi ve Kuveyt Alfarsi uçurtma takımı ile Guinness Dünya Rekorlar olarak dünyanın en büyük uçurtmasını yaptılar. (http://www.zahitmungan.com/ucurtma-tarihinde-neler-yasandi)

Tayland’da ise uçurtmaların cinsiyeti vardır! Bu ülkede yüz yıllardır oynan bir oyunda Chula adlı erkek uçurtmalar Pakpoa adlı kız uçurtmaları havada yakalayarak kendi bölgesine çekmeye çalışırlar.

Küba’da yapılan uçurtma şenliklerinde amaç, uçurtmaya bağlanan jiletlerle rakiplerin ipini koparmaktır.

Orhan Veli çok güzel uçurtma yaparmış. En yükseğe onunki çıkarmış. (İstanbul’da Uçurtma Yasağı)

** Orhan Veli Kanık (1914- 1950): Beykoz’a bağlı Yalıköyü’nde bulunan İshak Ağa Yokuşu’ndaki Çayır Sokağında 9 numaralı konakta dünyaya geldi. Babası İzmirli tüccar Fehmi Bey’in oğlu Mehmet Veli, annesi ise Beykozlu Hacı Ahmet Bey’in kızı Fatma Nigar Hanım’dır. Babası Cumhuriyet’in ilanından sonra ise Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın şefi oldu. Veli Kanık, hem bu yeni görevi hem de Musiki Muallim Mektebinde (Ankara Konservatuvarı) armoni profesörü olması dolayısıyla 1923-1948 yılları arasında Ankara’da yaşadı. Orhan Veli’nin kendisinden küçük iki kardeşi vardı. Bunlar Vatan Gazetesi muhabirlerinden Adnan Veli Kanık ve Füruzan Yol yapandır. Orhan Veli’nin çocukluğu Beykoz, Beşiktaş ve Cihangir’de geçti. Mütareke sırasında Akaretler’de bulunan Anafartalar İlkokulunun ana sınıfına devam etti. Bir sene sonra ise bu okuldan alınarak Galatasaray Lisesi’ne yatılı olarak verildi. Yedi yaşındayken Halife Abdülmecit’in Yıldız Sarayı’nda düzenlediği bir düğünde sünnet edildi. 1925’te dördüncü sınıfı tamamladığında babasının isteği ile Galatasaray Lisesinden ayrılarak annesiyle birlikte Ankara’ya taşındı. Orada, Gazi İlkokulu’na yazıldı. Bir yıl sonra Ankara Erkek Lisesi’ne yatılı girdi. Kanık’ın edebiyata olan merakı ilkokul sıralarında başladı. Bu dönemde Çocuk Dünyası isimli dergide bir hikâyesi basıldı. Ortaokulun yedinci sınıfındayken Oktay Rifat Horozcu ile tanıştı. Birkaç yıl sonra ise bir müsamere sırasında halk evinde Melih Cevdet Anday ile arkadaş oldu. Lisenin ilk yılında edebiyat öğretmeni Ahmet Hamdi Tanpınar’dı. Tanpınar, öğretmeni olduğu sürece Kanık’a öğütler verdi ve onu yönlendirdi. Şair, lise döneminde arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le birlikte Sesimiz isimli bir dergi çıkardı. Kanık, gene lisede tiyatro çalışmalarına katıldı. Raşit Rıza’nın oynadığı Aktör Kin oyununda rol aldı. Ankara Halkevi’nde Ercüment Behzat Lav’ın sahnelediği Ahmet Vefik Paşa’nın Molière’den uyarladığı Zor Nikah’ta Üstâd-ı Sanî’yi, Maurice Maeterlinck’in Monna Vanna’sında ise baba rolünü üstlendi. Kanık, sonraki yıllarda tiyatro alanındaki çalışmalarına çevirmen olarak devam etti ve pek çok oyunu Türkçe’ye çevirdi. Şair 1932 yılında, liseden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin felsefe bölümüne kaydını yaptırdı. 1933 yılında Edebiyat Fakültesi Talebe Cemiyeti başkanı seçildi. 1935 yılına kadar devam ettiği üniversiteyi bitirmeden okuldan ayrıldı. İstanbul Üniversitesi’ne giderken bir yandan sürdürdüğü Galatasaray Lisesi’ndeki öğretmen yardımcılığı görevine, okuldan ayrıldıktan sonra bir sene daha devam etti. Kanık, daha sonra, Ankara’ya giderek PTT Umum Müdürlüğü, Telgraf İşleri Reisliği, Milletlerarası Nizamlar bürosuna girdi. Şair, Ankara’ya döndükten sonra eski arkadaşları Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le tekrar bir araya geldi ve bu üçlü, benzer tarzda şiirler yazmaya başladı. 1936 yılında, Nahid Sırrı Örik’in şiirlerini yayınlatmaları önerisinin ardından, Varlık dergisinde Orhan Veli’nin, Oaristys, Ebabil, Eldorado, Düşüncelerimin Başucunda isimli şiirleri yayınlandı. Bu ilk şiirlerini, bir kısmı Mehmet Ali Sel mahlasını taşıyan diğer şiirleri takip etti. 1936 – 1942 yılları arasında Varlık’ın yanı sıra İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, İnkılâpçı Gençlik dergilerinde şiirleri ve yazıları basıldı. Orhan Veli, bu dönemin ilk yıllarında yazdığı şiirlerin şekli, yapısı ve içeriği dolayısıyla hece şairi olarak kabul edildi. 1937 yılından sonra ise hem Kanık hem de Anday ve Horozcu yeni tarzda şiirlerini yayınlamaya başladılar.1939 yılında, arkadaşı Melih Cevdet Anday’la birlikte araba kazası geçirdi. Bu olayın sonucunda yirmi gün komada kaldı. 1941 yılının Mayıs ayında Garip seçkisi yayınlandı. Bu kitapta şairin yirmi dört şiirinin yanı sıra Melih Cevdet’in on altı, Oktay Rifat’ın ise yirmi bir şiiri yer aldı. Kitabın içindeki şiirler kadar ses getiren önsözünü ise Orhan Veli yazdı. Bu kitap sonradan Birinci Yeni olarak da anılacak Garip akımının başlangıcı oldu. Garip akımının kurucuları olan Kanık, Horozcu ve Anday, radikal bir tutumla kendilerinden önce gelen hececilerin ve Ahmet Haşim’in şiirleriyle, Nazım Hikmet’in toplumcu-gerçekçi şiirlerini reddettiler. Kitaptaki şiirler ve önsöz edebiyat dünyasında büyük tartışmalara sebep oldu. Özellikle Orhan Veli’nin yazdığı “Yazık Oldu Süleyman Efendi’ye” mısrası üzerinde duruldu. Bu münakaşalar sonucunda mısra çok popüler oldu, hatta Nurullah Ataç’ın deyişi ile “vapurlara, tramvaylara, kahvehanelere kadar” girdi ve bir deyim niteliği kazandı. Orhan Veli’nin “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” kadar meşhur olarak gündelik dile giren bir diğer dizesi ise Ahmet Haşim’in “Göllerde bu dem bir kamış olsam” mısrasını hicvetmek için yazdığı “Rakı şişesinde balık olsam” idi. Şair, PTT’deki görevinden askerlik sebebiyle 1942 senesinde ayrıldı. 1945 yılında teğmen rütbesiyle terhis oldu ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın Tercüme Bürosu’nda çalışmaya başladı. Fransızca’dan yaptığı çeviriler bakanlığın klasikler serisinden yayınlandı. Şair Şubat 1945’te Vazgeçemediğim isimli şiir kitabını, Nisan 1945’te ise Garip’in sadece kendi şiirlerini içeren ikinci baskısını çıkardı. Bu kitapları 1946 yılında yayımlanan Destan Gibi ve 1947’de basılan Yenisi takip etti. 1946 seçimlerinden sonra Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı görevinden ayrılması sonucunda Yücel’in kurduğu Tercüme Bürosu da önemini yitirdi. Kısa bir süre sonra Kanık istifa etti. Ayrılmasının ardından Mehmet Ali Aybar’ın çıkardığı Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerinde denemeler ve eleştiriler yazdı. 1948’de La Fontaine’nin masallarını Türkçeye çevirdi, Ulus gazetesinde Yolcu Notları’nı yayınladı. Bakanlıktaki değişimin ardından kendisiyle benzer durumda kalan Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino, Necati Cumalı, Sabahattin Eyüboğlu, Oktay Rifat ve Melih Cevdet gibi arkadaşlarıyla buluşmaları sonucunda 1948 yılı sonunda bir dergi çıkartmaya karar verdiler. Masraflarını Mahmut Dikerdem’in karşıladığı Yaprak isimli bu dergi on beş günde bir yayınlanıyordu. Dikerdem’in yardımlarına rağmen derginin sahibi ve yazı işleri müdürü Orhan Veli’ydi. Bu yüzden zaman zaman ortaya çıkan para problemleriyle kendisi ilgilendi ve dergiye devam edebilmek için paltosunu satmak zorunda bile kaldı. Son sayıyı yayınlayabilmek için ise Abidin Dino’nun kendine hediye ettiği resimleri elden çıkardı. İlk sayısı 1 Ocak 1949’da çıkan, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi gibi yazar ve şairlerin eserleri yayınlanan Yaprak, 1 Haziran 1950’ye kadar 28 sayı yayınlandı. Yaprak’la birlikte Orhan Veli’nin şairliğinin yanı sıra fikir adamlığı yönü de ortaya çıktı. Şairin yaklaşan seçimlerle ilgili fikirleri bu dergide yayınlandı. Ayrıca, Melih Cevdet ve Oktay Rifat’ın toplumsal şiirleri de Yaprak’ta yer buldu. Aynı günlerde Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, Nazım Hikmet’in hapishaneden çıkartılması için açılan kampanyaya katılarak üç gün açlık grevi de yaptılar. Orhan Veli, Yaprak’ın yayınlandığı 1949 yılı boyunca Nasreddin Hoca hikâyelerini şiirleştirdi, Karşı isimli son şiir kitabını yayınladı ve Charles Lamb’ın uyarladığı Shakespeare’in Hamlet ve Venedik Taciri isimli eserlerini Şehbal Erdeniz’le birlikte Türkçeye çevirdi. Orhan Veli, Yaprak’ın kapanmasının ardından İstanbul’a geri döndü. Aynı yıl 10 Kasım’da bir haftalığına geldiği Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düştü ve başından hafifçe yaralandı. İki gün sonra İstanbul’a döndü. 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren şair hastaneye kaldırıldı. Beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın sebebi doktor tarafından anlaşılamadı ve Kanık’a alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulandı, ancak beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşıldı. Aynı akşam sekizde komaya giren şair gece 23.20’de komadan çıkamayarak Cerrahpaşa Hastanesi’nde hayata veda etti. Melih Cevdet ve Oktay Rifat ile birlikte yenilikçi Garip akımının kurucusu olan Kanık, Türk şiirindeki eski yapıyı temelinden değiştirmeyi amaçlayarak sokaktaki adamın söyleyişini şiir diline taşıdı. Yeni bir zevk ortaya çıkarabilmek için eski olan her şeyden uzak duran Orhan Veli, hece ve aruz ölçülerini kullanmayı reddetti. Kafiyeyi ilkel; mecaz, teşbih, mübalağa gibi edebi sanatları gereksiz bulduğunu açıkladı. Geleneklerin dışına çıkan eserleri, önce şaşkınlık ve yadırgama, daha sonra eğlenme ve aşağılamayla karşılansa da hep ilgi uyandırdı. Bu ilgi ise kısa zamanda şaire duyulan anlayış, sevgi ve hayranlığın artmasına yol açtı. (https://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/orhan-veli-kanik-kimdir-usta-sairin-en-guzel-siirleri-ve-hakkinda-her-sey/)

Tahtın kurusun diye anlaşılmasından korktuğu için “Tahta kurusu” sözcüğünü yasaklayan II. Abdülhamit!

** II. Abdülhamid (1842-1918) Osmanlı padişahı (1876-1909).Sultan II. Abdülhamid Osmanlı imparatorluğunun çöküş döneminde yer alan ve 34. padişahıdır. Aynı zamanda Osmanlı imparatorluğunun devlete karşı mutlak hakimiyet sağlayan son padişahı olarak bilinmektedir. İstanbul’da doğan II. Abdülhamid’in babası Abdülmecid, annesi ise Trimüjgan hanımefendidir. 1876 ve 1909 arasında Osmanlı imparatorluğunun başında idi. Tahtta kaldığı dönemde Osmanlı imparatorluğu dağılma dönemini yaşadı. Aynı zamanda Rusya ile Osmanlı arasında yapılan 93 harbine de tanıklık etmiş bir padişahtır. Osmanlı bu dönemde oldukça karışık bir döneme girmiş ve iç karışıklıklar boy göstermiştir. Balkanlar’da yaşanan sorunlar Abdülhamid döneminden önce başlamıştır. Balkanlar’da ki Slav halkları Osmanlı imparatorluğuna karşı kışkırtan Rusya, bununla da başarılı oluyordu. Osmanlı devleti bu karışıklıktan dolayı Balkan topraklarını bir bir kaybediyordu. Aynı zamanda Rusya Şark meselesini de çözmek istiyordu. Bunun için de Balkanlar’da yaşanan iç sorunları fırsat bellemiştir.  93 Harbi:  Abdülhamid döneminin en önemli savaşıdır. Rusya ile Osmanlı imparatorluğu arasında geçen bir savaştır. Rusların Balkanlar’daki halkları kışkırtması sonucu bu savaş patlak vermiştir. Sultan Abdülhamid Ruslarla savaşmak istemiyordu. Fakat devletin kademesinde yer alan Damat Mahmut Paşa Ruslarla savaşın kaçınılmaz olduğunu savunuyordu. Bunun üzerine Doğu ve Batı topraklarında Osmanlı toprak kaybediyordu. Sultan Abdülhamid Han ise bunun üzerine Damat Mahmut Paşa’nın izinden gideceğini açıkladı. Aynı zamanda yeniçeri ocağını da tatil etmiştir.  Rus kuvvetler 93 harbinde Osmanlı ordusuna karşı daha üstündü. Bundan dolayı da Osmanlı devletine Ayastefanos antlaşmasını dayattı. Bu antlaşma imzalandıktan sonra da 93 harbi fiilen sona erdi. Bu antlaşmaya göre Balkanlar’da yeni devletler kurulacak. Bosna Hersek, Romanya ve Arnavutluk kurulacak olan bu yeni devletlerden biri olacak. Osmanlı toprağı olan Teselya’da bu antlaşmaya göre Yunanlılar’a bırakılacaktı. Son olarak ise Osmanlı imparatorluğu Rusya devletine 30.000 rublelik bir savaş tazminatı ödeyecektir. Bu antlaşma ağır şartlar içeriyordu. Rusya’nın bu antlaşma ile aşırı güç kazanacağını düşünen Avrupalı devletler de bu antlaşmaya karşı çıkmışlardır.  Bunun üzerine Ayastefanos antlaşmasının yerine geçen bir yeni daha antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ise Berlin antlaşması idi. Bu anlaşma ile Ardahan, Kars, Batum, Oltu Ruslara, Kotur civarı İran’a, Bosna- Hersek Avusturya’ya bırakıldı. Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ bağımsız oldu. Girit Yunanistan’a geçti. Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilâyetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmuş, ilkokulları köylere kadar ulaştırmıştır. İstanbul’da Şişli Etfal Hastahanesi’ni ve Dârülaceze’yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen içme suyunu borularla İstanbul’a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdat’a ve Medine’ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları yaptırmıştır.31 Mart ayaklanmasıyla tahttan indirilmesi kararlaştırılan II. Abdülhamid, 3 yıl Selanik’teki Alatini Köşkü’nde ev hapsinde tutulmuş, 1912 senesinde Beylerbeyi Sarayı’na getirilmiştir. Bundan 6 sene sonra İstanbul’da vefat etmiştir. Sirkeci ve Haydarpaşa garları, Hicaz Demiryolu II. Abdülhamid döneminde yapılmıştır. Bu projeyle alakalı yapılan her şey yerli girişim ile olmuştur. 1877 yılında Posta Telgraf Teşkilatı bir bakanlık haline getirildi ve 1900 senesinde PTT’de ilk defa bir ‘havale kalemi’ devreye girmiştir. 1901 senesinde Şehir Postaları kurulmuştur. 1876 senesinde Avrupa’da kullanılmaya başlanan telefon, 1881 senesinde Türkiye’ye getirilmiş ve sınırlı sayıda olsa da kullanıma sunulmuştur. 1899 senesinde günümüzde hala faaliyette olan Şişli Etfal Hastanesi II. Abdülhamid tarafından kurulmuştur. II. Abdülhamid 25 Mart 1906 tarihli fermanı ile Okmeydanı’nda bulunan Darülaceze’nin kurulmasını sağlamıştır. 1878’de Kıbrıs İngilizlere satıldı. 1881’de Tunus’un Fransa tarafından işgaline sessiz kaldı. 1882’de Mısır’ı İngilizler işgal ettiğinde de asker göndermedi. 1897-8 ve 1904-5’de Yemen ayaklandı.1889’da Kuveyt İngiliz himayesine girdi. 1904’de Suudiler ayaklandı. 1885’de Sudan ayaklandı ve 1896’da İngilizler buraya girdi. 1854’de ilk dış borcunu alan Osmanlı ekonomisi yüksek faizler nedeniyle 1876’da iflas etti. 1881’de alacaklı ülkeler Duyunu Umumiye İdaresini kurup, tütün, tuz tekelleri kurup, bazı vergilere el koydu. 1850’de kurulan anonim olan Şirket-i Hayriye dışında yerli hiçbir şey yoktu. 1867’den itibaren yabancılara toprak satıldı. 1882-1900 arasında Filistin’e 20.000 Rus Yahudisi toprak alarak yerleşti. 1905’de kendisine suikast düzenleyen Edward Jorris adlı kişiyi yakalayıp idama mahkum edilse de, Belçika kapitülasyon haklarına dayanarak iadesini istedi. Yabancıların baskısıyla affedip, maaşla yanına aldı. Köylü ağır vergi ve askerlikle ezildi. Yabancı okullar denetlenmediği için misyonerlik faaliyetleri ve Ermenileri kışkırtma yapıldı. İstibdat ve baskı rejimi ile aydınları öldürdü ya da hapsetti. Aydınlar yurtdışına kaçtı. (Jön Türkler)Basına sansür kondu. Burun, Girit, geride, Murat, Reşat, Yıldız gibi kelimeler yasaklandı. (https://www.hurriyet.com.tr/gundem/sultan-abdulhamid-kimdir-ne-zaman-oldu-ii-abdulhamid-hanin-hayati-ve-tahtta-kaldigi-yillar-41632394) (https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/sinan-meydan/ii-abdulhamit-mi-2-5922150/)

Cemal Süreya, bir sohbetimizde yüzü İstanbul’a en çok benzeyen sanatçının Ferruh Doğan olduğunu söylemişti. (Dorina Neave’nin Filosu)

**Cemal Süreya (1931- 1990) : Türk şair ve yazar. Asıl adı Cemalettin Seber’dir. 1931 yılında o dönem Erzincan’a bağlı olan Pülümür’de doğdu. Zaza Alevi asıllıdır. Babasının ismi Hüseyin, annesinin ismi ise Gülbeyaz’dır. Çocukluğunun ilk yıllarını Erzincan şehrinde geçirdi. 1938’de Dersim İsyanı sonrasında ailesi Bilecik’e sürgün edildi. İlkokula İstanbul Beyoğlu’nda başlayan Süreya üçüncü sınıfta Bilecik’te eğitim hayatına devam eder. Daha sonra babasına haber vermeden parasız yatılı sınavına girer ve Haydarpaşa Lisesi’ni kazanarak oradan mezun olur. 1954’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nü bitirdi. Maliye Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik görevlerinde bulundu; 1965’te ayrıldığı müfettişlik görevine 1971’de yeniden döndü; 1982’de müşavir maliye müfettişliğinden emekli oldu. Ağustos 1960’ta başladığı ve yalnızca dört sayı çıkarabildiği Papirüs dergisini, Haziran 1966-Mayıs 1970 arası 47, 1980-81 arası iki sayı daha çıkardı. 1978’de Kültür Bakanlığı’nda Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyesi olarak da görev yapan Cemal Süreya, emekli olduktan sonra, yayınevlerinde danışman ve ansiklopedilerde redaktör olarak çalıştı. Birçok dergide yazıları ve şiirleri yayımlandı; ayrıca Oluşum, Türkiye Yazıları, Maliye Yazıları dergileri ile Saçak dergisinin kültür-sanat bölümünü bir süre yönetti. Politika, Aydınlık, Yeni Ulus ve Yazko Somut gazeteleri ile 2000’e Doğru dergisinde köşe yazıları yazdı. (https://www.kitapyurdu.com/yazar/cemal-sureya/10867.html)

**Ferruh Doğan Akdilek ( 1923- 2000). Karikatürcü, yazar. Parmakkapı 45. İlkokulu ve Taksim Lisesini bitirdi. İstanbul Hukuk Fakültesindeki öğrenimini son sınıfta bıraktı. Babıâli’ye on üç yaşında Doğan Kardeş adlı çocuk ve Şaka adlı mizah dergileriyle girdi. İlk karikatürü 1945’te Şaka dergisinde yayımlandı. Doğan Kardeş, Pazar Postası, Hafta, Yeditepe, 41 Buçuk, Dolmuş, Kim, Tef, Taş-Karikatür, Akbaba, Ant, Özgür İnsan, Toplum dergileriyle Cumhuriyet, Milliyet, Yeni İstanbul, Vatan, Akşam, Dünya, Ulus, İstanbul Ekspres dergi ve gazetelerinde çalıştı. 1956 yılında Asrileşen Köy albümü mahkeme kararıyla toplattırıldı. Yurtiçinde ve İtalya, Belçika, Yugoslavya’daki uluslararası karikatür yarışmalarında çok sayıda ödül aldı. İtalya Tolentino’da Onur Diploması almaya hak kazandı. Birçok yabancı ülkede yapıtları yayımlandı. Bazı karikatürleri İtalya’daki Tolentino Uluslararası Mizah Müzesi’ne girdi. Hıfzı Topuz, Mahmut Tali Öngören, Tan Oral, Vecdi Sayar, Önder Şenyapılı, Süleyman Coşkun, Haluk Ünsal ve Nezih Danyal ile Karikatür Vakfı Danışma Kurulunda görev aldı. Birçok yazarın kitabını resimledi. (https://www.biyografya.com/biyografi/5717)

**Dorina Neave/Lady Neave (1881 – 1955): Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde İstanbul’da yaşamış İngiliz yazar. İstanbul’daki yaşantısını anlattığı üç kitabı bulunmaktadır. Dorina Lockhart Clifton, 1872’de İzmir’de evlenen hukuk müşaviri George Henry Clifton (1826-1897) ve İngiltere’nin İzmir Başkonsolosu Robert William Cumberbatch’in (1821-1876; aktör Benedict Cumberbatch’in büyük büyük dedesi) kızı Ellen Camilla Mary Ann Cumberbatch’in (1845-1914) beşinci ve en küçük çocuğu olarak, İstanbul’da dünyaya geldi. İstanbul’daki İngiliz Konsüler Mahkemesi’nde çalışan Clifton, ailesiyle birlikte Kandilli’deki Edib Efendi Yalısı’na yerleşmişti. Sultan II. Abdülhamid döneminde İstanbul’da büyüyen Dorina, 26 Ağustos 1907’de, tam 26 yıl yaşamış olduğu İstanbul’dan ayrılarak İngiltere’ye gitti. 26 Kasım 1908 günü, anne tarafından akrabası Thomas Lewis Hughes Neave (d.1874) ile evlenerek Neave soyadını aldı ve çiftin, dört çocuğu oldu. Eşini 12 Mayıs 1940 günü kaybeden Lady Neave, aynı yılın sonunda Dagnam Park’taki evine ordu tarafından el konduğunda Türk arkadaşlarının yardımıyla Londra merkezinde bir apartman dairesine taşındı. Dönemin Dışişleri Bakanı Antony Eden’ın Londra’da Türk Evi açılmasını sağlaması sonrasında burada sosyal etkinlikler düzenledi ve Türk-İngiliz ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulundu. Çiçek yetiştiriciliği de yapmış olan Dorina Neave’in adının verildiği bir gül türü bulunmaktadır. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Dorina_Neave)

Almanya’nın Osnabrück kenti ile Çanakkale kardeş kenttir.

** Osnabrück: Almanya’nın Aşağı Saksonya eyaletinde bir şehir. Barış Kenti olarak bilinen Osnabrück, 164.000 nüfusuyla Aşağı Saksonya eyaletinin üçüncü büyük kentidir. 164.000 nüfusun yaklaşık 19.800’ünü Türkler oluşturur. Kent Dortmund’a 80 km, Münster’e 45 km, Hanover’e 100 km uzaklıktadır. Almanya genelinde Osnabrück, “UNESCO Geopark TERRA.vita” adlı doğa parkının ortasında bulunan tek ve üçüncü büyük şehirdir. Bu park aynı zamanda Teutoburger ormanını ve Wiehen sıradağlarını kapsamaktadır. Osnabrück bir üniversite şehridir ve aynı zamanda piskoposun idari bölgesi olarak bilinmektedir. Ayrıca Federal Almanya’nın Çevre Koruma Vakfı ve Barış Araştırma Enstitüsü, Osnabrück’te bulunmaktadır. Vestfalya barışının ve ressam Felix Nussbaum ile yazar Erich Maria Remarque’in doğduğu şehir olan Osnabrück, kendini barışa adamış bir şehirdir. Osnabrück, Batı Aşağı Saksonya’nın kültürel merkezini oluşturup aynı zamanda ekonomik alanda çok canlı bir bölgeyi temsil etmektedir. Bu ekonomik alan Aşağı Saksonya ile Kuzey Ren Vestfalya eyaletlerinin toplamda 780.000 nüfusunu etkilemektedir.

Papa III. Innocentius haçlı seferi çağrısını 1212’de yapar ve Etienne/ Stephen? adlı 12 yaşındaki St. Denis’de çobanlık yapan çocuk, yeni öncüler çocuklar olmalıdır der. 7 Gemiyle Marsilya’dan açılırlar. 2 tanesi batar. Kalanlar esir tüccarlarına yakalanır. Almanya Köln’de benzer konuşmayı Nikolaus yapar. Çocuklar tahta atlara binerek sefere katılmışlar. (Atlı Karınca Alayı)

** III. Innocentius: (1161- 1216): İtalya’da doğum adı Lotario de’ Conti di Segni olarak doğdu. 8 Ocak 1198 ile 16 Temmuz 1216 arasında papalık yapmıştır. Innocentius, Dördüncü Haçlı Seferi’ni Kutsal Topraklar’ın yeniden alınması için kutsamıştır. Ancak Haçlılar, Venedik doçesi Enrico Dandolo yönlendirmesi ile rotasını Konstantinopolis’e çevirip bu şehri ele geçirerek Latin İmparatorluğu kurdular. Ayrıca Dördüncü Laterno Konsili’ni toplamıştır. (https://tr.wikipedia.org/wiki/III._Innocentius)

** Çocukların Haçlı Seferi: 1212’de, tam doğru yorumlanmayan, sadece çocukların katıldığı bir seri seferler düzenlenmiştir. Genellikle dinsel tabakalar tarafından Müslümanlara karşı kışkırtılan alt sınıftan halkın, özellikle genç çocukların, Haçlı Seferlerine giden şövalyeleri taklit ederek, Filistin’deki Kutsal Ülkelere giderek Kudüs’ün tekrar Hristiyanların eline geçmesini sağlamaya çalışma uğraşlarından biridir. Bu organizasyonlardan haberdar olanPapa III. Innocentius bu çocuk organizasyonlarını Haçlı seferine katılmayan daha yaşlıların değersizliğini tanrının kınamasının bir nişanesi olarak yorumlamıştı. Fransa’da organize olan çocukların başında “Stephen” adlı bir çocuk bulunmaktaydı ve 30.000 kadar sayıda çocuk bu organizasyona katılmayı kabul etmişti. Almanya’da organize olan çocuk sayısı ise 7.000 civarında olup liderleri “Nicholas” adlı bir çocuktu. Bu organize olan çocuk grupları Kutsal Toprakların yakınlarına bile varamadan ortadan kaybolmuşlardır. Bir kısım çocuklar ailelerine geri dönmüşler; diğerleri yolda bulunan Hristiyanların yanlarına yerleşmişler; diğerleri ya deniz kazasından ya da açlıktan ölmüşlerdir. Bir kısmını bekleyen en fena akıbet ise Venedikli tacirler tarafından Mısır’a veya Mağrip’e götürülerek köle olarak satılmaları olmuştur.(https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87ocuk_Ha%C3%A7l%C4%B1_Seferleri#:~:text=%C3%87ocuklar%C4%B1n%20Ha%C3%A7l%C4%B1%20Seferi%20yapma%20organizasyonlar%C4%B1ndan,k%C4%B1namas%C4%B1n%C4%B1n%20bir%20ni%C5%9Fanesi%20olarak%20yorumlam%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1.)

Piero de Medici, Michelangelo’dan sarayın bahçesine kardan adam yapmasını istemiş. (Çocukların Haçlı Seferi)

**II. Piero de Medici/Il Fatuo/ Talihsiz (1472 – 1503). 1492’den 1494’teki sürgüne kadar Floransa’nın Gran maestrosuydu. Floransa’da doğan Piero di Lorenzo de ‘Medici, Lorenzo de’ Medici’nin (Lorenzo the Magnificent) ve Clarice Orsini’nin en büyük oğlu ve gelecekteki Papa Leo X’in ağabeyiydi. Angelo Poliziano gibi önemli şahsiyetler altında, Medici ailesinin reisi ve Floransalı devletin fiilen hükümdarı olarak babasının yerine geçmek üzere eğitildi. Bununla birlikte, zayıf, kibirli ve disiplinsiz karakteri, böyle bir role uygun olmadığını kanıtlayacaktı. Piero, 1492’de Floransa’nın liderliğini devraldı. Kısa bir nispeten sakin dönemden sonra, Piero’nun babası tarafından zahmetli bir şekilde inşa edilen İtalyan devletleri arasındaki kırılgan barış dengesi, 1494’te Fransa Kralı VIII.Charles’ın Alpleri ile birlikte geçme kararı ile çöktü. Charles, Ludovico’nun yeğeni Gian Galeazzo Sforza’yı kovmanın ve yerine Duke olmasının bir yolu olarak, eski Milan Regent Ludovico Sforza (Ludovico il Moro) tarafından İtalya’ya indi. Milan’daki sorunları çözdükten sonra Charles, Napoli’ye doğru hareket etti. Toskana’dan geçmesi ve orada asker bırakması ve Milan ile iletişim hattını güvence altına alması gerekiyordu. Piero tarafsız kalmaya çalıştı, ancak bu Toskana’yı işgal etmek isteyen Charles için kabul edilemezdi. Piero bir direniş göstermeye çalıştı, ancak fanatik Dominik rahibi Girolamo Savonarola’nın etkisi altına giren Floransalı seçkinlerden çok az destek aldı; kuzenleri bile Charles’ın yanına sığındı. Piero, Charles’ın ordusu Floransa’ya yaklaşırken ve Toskana’nın baş kalelerini istila eden orduya teslim ederken Charles’a istediği her şeyi verirken çabucak pes etti. Durumu kötü idare etmesi ve daha iyi şartları müzakere edememesi Floransa’da bir kargaşaya yol açtı ve Medici ailesi kaçtı. Aile sarayı sonradan yağmalandı ve Medici’nin resmen sürgüne gönderilmesiyle birlikte, Floransa Cumhuriyeti’nin biçimi yeniden kuruldu. Medici ailesinin bir üyesi, 1512’ye kadar Floransa’yı bir daha yönetmeyecekti. Piero ve ailesi önce Philippe de Commines’in yardımıyla Venedik’e kaçtı. Ancak 1503’te, Fransızlar ve İspanyollar, İtalya’da Napoli Krallığı için mücadelelerine devam ederken, Piero, (müttefik olduğu) Fransızların kaybettiği savaşın ardından kaçmaya çalışırken Garigliano Nehri’nde boğuldu. Piero, 1488’de Alfonsina Orsini ile evlendi. O, Roberto Orsini, Tagliacozzo Kontu ve Caterina Sanseverino’nun kızıydı. Dört çocukları oldu. (https://www.geni.com/people/Piero-de-Medici-il-Fatuo/6000000001841992452)

** Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni (1475-1564): İtalyan heykeltıraş, ressam, mimar ve şair. Bu dört alandaki üstün yeteneğinden dolayı, tarihte Dört Ruhlu Adam unvanıyla da anılıyor. Lenonardo Da Vinci ve Raffaello ile birlikte İtalyan Rönesansı’nın en önemli üç ustasından da birisi olarak kabul ediliyor. İlk yapıtı Merdivenler Meryemi için, olgun yapıtlarının habercisi diyebiliriz. Bu başarılı yapıttan sonra Uyuyan Cupid ve Baküs adlı eşsiz yapıtlarını ortaya koyan Michelangelo’nun; bu sayede artık sadece bir ressam değil, aynı zamanda başarılı bir heykeltıraş olduğunu da kanıtladığı biliniyor. Michelangelo, 1499 yılında Hıristiyan heykelciliğinin ilk gerçek eseri olarak kabul edilen Pieta‘yı tamamlıyor. Pieta’nın Michelangelo açısından ifade ettiği büyük anlamsa, üzerinde kendi imzasını taşıyor olması. Michelangelo’nun bu eserinde, imzasını Meryem’in kıyafetini bir arada tutan kuşağın üstüne yonttuğu biliniyor. Pieta eserinde; Meryem’in ellerinin hem naaşa sıkı sıkıya kenetlendiğini hem de onu bir bakıma özgür bıraktığını, ölü bedeni izleyiciye gösterdiğini görüyorsunuz. Meryem’in vücudu toprakla bütünleşmiş izlenimi verirken, İsa sadece sağ ayağının ucuyla yere değiyor. Daha 26 yaşındayken yaptığı ünlü Davut heykeli. Yaklaşık beş buçuk metrelik bir mermerden çıkaracağı, Rönesans heykel sanatının harikalarından biri olarak kabul edilecek bu eseri tek başına, yardımcısız bir şekilde yarattığı biliniyor. Sanatçıya göre Davut heykeli, yapmaya başladığı mermer bloğun zaten içinde ve kendisi onu dışarıya çıkarmak istiyor. Tıpkı, insan ruhunun bedenin derinliklerinde bulunduğuna olan genel inanç gibi… Heykel, Davut’un Golyat’a saldırmaya karar verdiği anı simgelemekle birlikte, Rönesans heykel sanatının başyapıtı olarak kabul görüyor. Papa tarafından Vatikan’ın baş mimarı, ressamı ve heykeltıraşı olarak görevlendirildiğini biliyoruz. Kendisinden Sistine Kilisesi‘nin sunak duvarına ‘Kıyamet Günü‘ tasviri yapması isteniyor. Ve Michelangelo, ‘Adem’in Yaratılışı’, ‘Meryem’in Göğe Yükselişi’, ‘İsa’nın Vaftizi’ ve ‘Musa’nın Hükmü’nün anlatıldığı fresklerle süslenen eseri ortaya çıkarıyor. (https://www.themagger.com/michelangelo-kimdir-eserleri/)

… çok güzel günler beni bekliyordu fakat ben “Tüm güzellikleri yaşadım, diğer insanlara da kalsın!” diyorum. (Kemal Uluer) (Everst’ten Düşen Ressam)

** Kemal Uluer (1960 – 2001): Ressam, yazar. Ortaokuldayken kas erimesi hastalığına yakalandı. Yenimahalle Endüstri Meslek Lisesi (Makine Ressamlığı) ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (1987) mezunu. Bayındırlık ve İskan Bakanlığında resim baskı teknisyeni olarak çalıştı ve buradan emekliye (1998) ayrıldı. Son 10 tablo yapıp, intihar ederek hayatına son verdi. Sergilere katıldı, hiçbir tablosunu satmadı. Maddi olanaklarını yoksul öğrencilerin okuması için kullandı. Anıları ölümünden sonra Başucumda Hayat: Mutlu Bir Ölümün Güncesi (2002) adıyla yayımlandı. (https://www.turkishpaintings.com/index.php?p=25&l=1&modPainting_artistDetailID=54#:~:text=Kemal%20Uluer%2C%2011%20Kas%C4%B1m%201960%20y%C4%B1l%C4%B1nda%20Ankara’da%20d%C3%BCnyaya%20geldi.&text=Yeni%20Mahalle%20End%C3%BCstri%20Meslek%20Lisesi,Politika%20B%C3%B6l%C3%BCm%C3%BCn%C3%BC%201987%20y%C4%B1l%C4%B1nda%20bitirdi.)

Zincirlikuyu mezarlığı mezartaşları Türkçe olan ilk mezarlıktır.

** Zincirlikuyu Mezarlığı: İstanbul’un Şişli ilçesinde, bulunduğu Zincirlikuyu semtiyle aynı adı taşıyan mezarlık. Girişi Nisbetiye Caddesi-Büyükdere Caddesi bağlantı yolu üzerindedir. İstanbul’un modern biçimde düzenlenmiş ilk asri mezarlığıdır ve bu yüzden uzun yıllar halk arasında “asri mezarlık” olarak anılmıştır. Mezarlığın bulunduğu alan 1930’lu yıllara kadar kırsal durumdaydı ve en yakın yerleşme Mecidiyeköy’deydi. 1935’te şehir dışında yeni bir mezarlık kurulmasına karar verildiğinde en uygun yer olarak hem Şişli’den hem de Beşiktaş’tan ulaşılabilen ve genişleme imkanı bulunan Zincirlikuyu seçildi. Ancak 1950’lerde çevresinde ortaya çıkmaya başlayan yerleşmeler mezarlık alanının genişlemesini önledi. Çevresindeki yapılaşma sürecine paralel olarak 1960’lı yıllarda bugünkü sınırlarına ulaştı. 1973 yılında Etiler (Nisbetiye Caddesi)-Büyükdere Caddesi bağlantı yolunun inşası nedeniyle mezarlığın bir bölümü istimlak edildi. Uzun yıllar boyunca Beyoğlu yakasındaki tek modern mezarlık olması, hızla dolmasına yol açmıştır. Bugün 380.847 m²’lik mezarlık alanı aile kabirleri için ayrılmış olanlar dışında bütünüyle dolmuş durumdadır. Umumi Hıfzısıhha Kanunu’na dayanılarak Zincirlikuyu Mezarlığı’na inşa edilen Türkiye’nin tek ve ilk krematoryumu, kullanım için talep gelmediğinden yıktırılmış ve bugün yerinde mezarlığın garajı ve müdürlük binası bulunmaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Avrupa Yakası Mezarlıklar Müdürlüğü de mezarlığın girişindeki binada bulunmaktadır. (http://istanbuldakimezarliklar.com/listing/zincirlikuyu-mezarligi/)

Cemal Nadir Güler’in Zincirlikuyu’daki mezartaşında Amca Bey figürü bulunur.

** Cemal Nadir Güler(1902-47): Bursa’ da doğan Cemal Nadir Bursa Lisesi’ndeki öğreniminden sonra, bir süre tabelacılık ve resim öğretmenliği yaptı. İlk karikatürleri, Sedat Simavi’nin Diken adlı mizah dergisinde yayımlandı (1920). Akbaba dergisine gönderdiği karikatürü ilgi çekince, Akşam gazetesinden davet aldı ve İstanbul’a yerleşti (1929). Akşam’da günlük karikatürler çizmeyi 1943’e değin sürdürdü; daha sonra Cumhuriyet gazetesine geçti.  Resimli Dünya, Karikatür, Yücel dergilerinde de karikatürleri yayımlandı. Cemal Nadir, Türk karikatürünün resmin etkisinden uzaklaşmasına katkıda bulunması, karikatürde yerli tipler yaratması ve halka özgü mizah anlayışını karikatüre yansıtmasıyla, çağdaş Türk karikatürünün öncüsü kabul edilir. Cemal Nadir’e değin Türk karikatüründe resim çizgisi kullanılıyor, tiplemelerde ve mizah anlayışında Fransız etkisi göze çarpıyordu. Cemal Nadir’in “Amcabey”, “Efruz Bey”, “Dalkavuk”, “Akla Kara”, “Yeni Zengin” gibi yeni ve yerli tipler yaratması, karikatürlerinde toplumsal olaylara yer vermesi, yerli özelliklere ağırlık vererek çizmesi, karikatür sanatının yaygınlaşmasında önemli bir etken oldu. Pek çok karikatür albümü yayınlanan Cemal Nadir, karikatür üzerine pek çok konferans da vermiştir. Bu konferanslar ülkemizde daha önce benzerleri pek görülmüş şeyler değildir. Bu konferansların çoğunun halkevlerinde gerçekleşmesi nedeniyle söyleşilere halkın katılımı da çok fazla olmuştur. Cemal Nadir, bu yönüyle de ülkemizde karikatürü halkla bütünleştiren, halkın yaşamına karikatürü sokan “ilk çizer” olmuştur. Genç çizerlere ilgi gösteren, onların karikatürlerini yayınlayan, onlara fırsat veren ilk usta da gene o’dur. Viyana Uluslararası Karikatür Yarışması’nda birincilik alan, karikatürleri pek çok yabancı dergide yayımlanan Cemal Nadir beş kişisel sergi açtı. Özellikle ABD’ de açtığı sergi büyük ilgi uyandırdı. Karikatürlerini Amcabey’e Göre (1932), Karikatür Albümü (1939), Akla Kara (1940), Dalkavuk Karikatür Albümü (1946) ve Amcabey Albümü (1946) adlarıyla yayımladı. Çağdaş Türk karikatür sanatının öncüsü Cemal Nadir Güler, girdiği komadan kurtulamayarak İstanbul’ da öldü. Cağaloğlu’nda Akşam gazetesinin bulunduğu  sokağa ve Bursa’ da bir caddeye adı verildi. Ölümünün 20. yıldönümünde Galatasaray Lisesi’nde, yapıtlarından derlenen bir sergi açıldı. (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=6274)

Amca Bey 1929’da Akşam gazetesinde ilk çıktı. Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Ömer Seyfettin’in hikayelerinden ilhamla yaratılmış. Amca Bey, insanların biblolarını satın aldığı ilk karikatür kahramanı, diğeri Oğuz Aral’ın Avanak Avni’si. (Mezartaşındaki Karikatür!)

** Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944): Roman ve öykü yazar. İstanbul’da doğdu. Eserlerinde 19 ve 20’nci Yüzyıl başındaki İstanbul yaşamını gerçekçi bir biçimde yansıttı. Hünkar yaveri Mehmet Sait Paşa’nın oğlu. 3 yaşında iken annesinin ölümü üzerine Girit’te bulunan babasının yanına gönderildi. İlkokula burada başladı. Babası tekrar evlenince 6 yaşında İstanbul’a anneannesinin Aksaray’daki Konağı’na döndü. Yakubağa Mektebi, Mahmudiye Rüşdiyesi ve İdadide öğrenim gördü. 1878’de Mekteb-i Mülkiye’ye girdi. 1880’de hastalık nedeniyle ikinci sınıfta iken okulu bıraktı. Kısa bir süre Adliye Nezareti Ceza Kalemi’nde memur, Ticaret Mahkemesi’nde Azâ Mülazımı olarak çalıştı. 1887’de Ahmed Mithad Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazmaya başladı. Batı uygarlığının yaşantısını taklit ederken gülünç duruma düşen insanları anlattığı ilk romanı “Şık” aynı yıl bu gazetede tefrika şeklinde yayınlandı. Paul Bourget, Paul de Kock, Alfred de Musset gibi Fransız yazarlardan çeviriler yaptı. 1894’te İkdam gazetesine geçti. Kendisine büyük ün sağlayan ilk eseri “Mürebbiye” ile “Metres”, “Tesadüf” ve “Nimetşinas” bu gazetede tefrik edildi. Sansürün “Alafranga” (1911’de “Şıpsevdi” adıyla basıldı) romanını yasaklaması üzerine yazarlığı bıraktı. 1908’e kadar suskun kaldı. İkinci Meşrutiyet döneminde Ahmet Rasim ile birlikte 37 sayı süren “Boşboğaz ile Güllâbi” adlı mizah dergisini çıkardı. Sabah ve Vakit gazetelerinde çalıştı. 1912’de Heybeliada’ya taşındı. Kütahya milletvekili olduğu 1936-1943 dışında tüm yaşamını Heybeliada’da geçirdi. 1924’te Son Posta gazetesinde tefrik edilen “Ben Deli miyim” romanı ahlaka aykırı bulunarak yargılandı, beraat etti. Anneannesinin yalısında dadılar arasında geçirdiği çocukluk ve gençlik yılları, İstanbul yaşamı ve insanlarını tüm detaylarıyla öğrenmesini sağladı. Ev kadınlarının çeşitli konulardaki düşüncelerini öğrendi. Geniş bir okur kitlesine ulaşabilmek için yalın bir dil kullandı. Çok okunan bir yazar olmasını da bu yalınlığına bağladı. Eserlerinde toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri, kadın-erkek ilişkilerini, din sorunlarını konu aldı. Zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işlerini yürüttükleri çarpık bir düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savundu. Dar sokakları, ahşap evleri, konakları, yalıları ve çarşılarıyla hep İstanbul’u işledi. Romanlarında döneminin İstanbul’un her kesiminden, sınıfından insana yer verdi. Külhanbeyler, züppeler, fahişeler, hanımefendiler, mahalle kadınları, paşalar, memurlar, beslemeler, imamlar, esnaf. Çevre betimlemeleri üzerinde durmaktansa karakterlerini güçlendirmeyi tercih etti. Bu karakterleri yerel şivelerle konuşturmakta ustalaştı. Emile Zola’nın deneysel roman yöntemini benimsedi ve uyguladı. Edebiyatımızda natürlizmin temsilcisi sayılmıştır. Yapıtlarında Ahmet Mithat geleneğini sürdürmüş; anlatımın akışına karışarak kendi duygu ve düşüncelerini aktarmıştır. Yapıtlarında, kahramanları çevrelerinin diliyle konuşturmuş, taklitlere yer vermiştir. Romanlarının önemli bir özelliği de toplumsal bir yergi taşımasıdır. Eski İstanbul yaşamının geleneklerini yansıtan belge değerindeki romanlarında; “Şık”, “Şıpsevdi”, “Gulyabani”, “Mürebbiye”, “Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç” ince bir mizah da göze çarpar. Yapıtlarında halk deyimleri geniş yer tutar. Yapıtlarının önemli başka bir yönü de yoksul çevrelerin kadın yaşamını dile getirmesi, onların çilesini işlemesidir. “İffet, Tesadüf, Nimetşinas, Sevda Peşinde” adlı yapıtları bunun en güzel örnekleridir. (https://www.turkedebiyati.org/huseyin_rahmi_gurpinar.html)

** Ömer Seyfettin (1884-1920): Çağdaş Türk öykücülüğünün ve Milli Edebiyat Akımı’nın kurucularından. Gönen’de doğdu. Kafkas göçmenlerinden Yüzbaşı Ömer Şevki Bey’in oğlu. Öğrenimine Gönen’de başladı. Babasının görevi nedeniyle sürekli yer değiştirmemeleri için annesiyle birlikte İstanbul’a gönderildi. 1892’de Aksaray’daki Mekteb-i Osmaniye’ye yazdırıldı. 1896’da Eyüp’teki Baytar Rüşdiyesi’ni bitirdi. Edirne Askeri İdadisi’nden sonra 1903’te İstanbul’da Mekteb-i Harbiye’den mezun oldu. Mülazim (teğmen) rütbesiyle orduya katıldı. İzmir Zabitan ve Efrat Mektebi’nde bir süre öğretmenlik yaptı. 1908’de merkezi Selanik’te olan 3’üncü Ordu’da görevlendirildi. 1911’da ordudan ayrıldı. Ama Balkan Savaşı çıkınca tekrar askere alındı. Sırp ve Yunan cephelerinde savaştı. Yanya Kalesi’nin savunması sırasında Yunanlılara esir düştü. Bir yıl süren tutsaklıktan sonra İstanbul’a döndü. Kısa bir süre “Türk Sözü” dergisinin başyazarlığını yaptı. 1914’te Kabataş Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Ölümüne dek bu görevi sürdürdü. Yazmaya Edirne’deki öğrenciliği sırasında başladı. İlk şiiri “Hiss-i Müncemid” “Ömer” imzasıyla 1900’de “Mecmua-i Edebiye”de yayınlandı. İlk öyküsü “İhtiyarın Tenezzühü” 1902’de Sabah gazetesinde yer aldı. İzmir ve Makedonya’da görevliyken yazdığı şiir, öykü ve makaleler çeşitli dergilerde çıktı. Askerliğe ara verdiği dönemde ise yazıları “Rumeli” gazetesi ve çeşitli dergilerde yayınlandı. Selanik’te yayınlanan “Genç Kalemler” dergisindeki yazılarıyla ünlendi. Derginin ikinci dizisinin ilk sayısında Nisan 1911’de yayınlanan “Yeni Lisan” başlıklı yazısı “Milli Edebiyat” akımının başlangıç bildirgesidir. Yazılarında, yalın, halkın konuştuğu ve anladığı bir dil kullanmak gerektiğini savundu. Türkçe’nin kendi kurallarına uygun yazılmasını, Arapça ve Farsça sözcüklerden arındırılmasını istedi. Milli Edebiyat akımının öncülüğünü Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem’le birlikte sürdürdü. 1’inci Dünya Savaşı yıllarında “Yeni Mecmua”da yayınlanan öyküleriyle ününü iyice yaygınlaştırdı. Öykülerini kişisel deneyimlerine, tarihsel olaylara ve halk geleneklerine dayandırdı. Günlük konuşma dilini kullanması, öykülerine canlı ve etkileyici bir özellik verdi. Çok değişik konular işledi. Bunları anlatırken yergiye, polemiğe, komik durumlara ve toplumsal yorumlara da yer verdi. Ömer Seyfettin, olay ya da Maupassant tarzı öykücülüğün kurucu ismidir. Öykülerinde büyük oranda realizm etkisinde olduğu görülmektedir. Öykülerindeki kahramanlar için çok yönlü ve derin bir psikolojik çözümleme yapmamıştır. Öykülerinde anlatımı daha etkili kılmak için efsanelerden, atasözlerinden, deyimlerden ve halk hikayelerinden sık sık faydalanır. Öyküleri genellikle sürpriz bir sonla bitmektedir. İnceleme kitaplarında “Tarhan”, “Ayın Sin” rumuzlarını kullandı. (https://www.turkedebiyati.org/yazarlar/omer_seyfettin.html)

** Oğuz Aral (1936- 2004): Dünya tarihinde en fazla satan 3. mizah dergisini kurmuş olan yazar, karikatürist, pandomimci ve çizgi film yapımcısı.  Silivri’de dünyaya geldi. Kendisi gibi sanatçı olan kardeşleri karikatürist Tekin Aral ve yazar İnci Aral’la beraber büyüdü. Davutpaşa Lisesi’nden mezun olduktan sonra, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne başladı fakat eğitimini yarıda bıraktı. İlk karikatürünü 1950 yılında, 14 yaşındayken yayınlatan Aral, o tarihten sonra çeşitli dergi ve gazetelerde karikatür çizmeye başladı. 17 yaşına geldiğinde dönemin en büyük ve en uzun süreli yayın yapan mizah dergisi olan Akbaba’da profesyonel olarak çalışmaya başlamıştı. İlk evliliğini Sevil hanım ile yapan Oğuz Aral, ikinci ve son evliliğini Tolga Tiğin ile yaptı. Gırgır dergisini çıkartmadan önce uzun süre pandomim (sessiz tiyatro) gösterileri yapan Aral, ülkenin pek çok yerinde turnelere çıktı. Trt’de yayınlanan çizgi filmler de hazırlayan usta sanatçı ayrıca Türkiye’nin ilk canlı karikatür stüdyosunu kurdu ve burada reklam filmleri yaptı. Kardeşi Tekin Aral ile birlikte çıkarttıkları Gırgır dergisi, zaman zaman 1.000.000’a ulaşan haftalık tirajı ile dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi oldu. Siyasi, ekonomik, sosyo-politik eleştiriler içeren ve halkın üzerinde büyük bir etkisi olan Gırgır’ın yönetimi 1989 yılında Aral’ın elinden zorla alındı. Hasan Kaçan, Latif Demir, Mehmet Çağçağ, Metin Üstündağ, Gani Müjde gibi onlarca ünlü karikatürist ve yazar, Oğuz Aral’ın yönetimindeki Gırgır dergisinde yetişti. 1990 yılında, Gırgır’ın zorla elinden alınmasını takiben Avni dergisini kurdu. Sevilen karakteri Avanak Avni’nin adıyla kurulan bu dergi, 1996 yılına kadar yayın hayatını sürdürdü. Derginin kapanmasının ardından Hürriyet Gazetesi’ne geçen Aral, vefatına kadar karikatür ve yazılarını bu gazetede yayınladı. Çalışma hayatındaki titizliği ile bilinen ünlü karikatürist, beğenmediği işleri tekrar çizdirir, amatör karikatürleri tek tek inceler, yayınlanmaya uygun bulduklarına mutlaka telif hakkını öderdi. Lakabı olan “Huysuz İhtiyar”‘ı kendisi koymuş olan Oğuz Aral’ın “gereksiz taramalardan kaçın” sözü, yetiştirdiği her usta tarafından kendi öğrencilerine aktarılmaktadır. Yetiştirdiği mizahçılar ve çalışma arkadaşları tarafından 2005 yılında Cihangir Parkı’na dikilen heykeli, daha sonra iki defa saldırıya uğramış, her seferinde tekrar yapılarak yerine konulmuştur. En son 2008 şubatında gerçekleşen üçüncü saldırıdan sonra heykel onarılamayacak duruma gelmiş, yerine yenisinin konulmasına karar verilmiştir.
Ünlü Karikatür Tipleri; Avanak Avni, Vites Mahmut, Utanmaz Adam, Mayk Hammer. Çıkarttığı Mizah Dergileri; Gırgır, Avni. Yönetmenliğini Yaptığı Tiyatro Oyunları; Huysuz İhtiyar, Keşanlı Ali Destanı. Yarattığı Çizgi filmler Koca Yusuf, Direkler Arası, Ağustos Böceği ile Karınca. (https://www.ensonhaber.com/biyografi/oguz-aral-kimdir-2011-11-16)

Arkelolog Musa Baran, Bademler Köyü’ne Oyuncak Müzesi açmış. Susuz Yaz burada çekilmiş. Köyde tiyatro salonu varmış. (Musa Baran’a Sunduğum Oyuncak)

** Oyuncak Müzesi: 1983 yılında Arkeolog Musa Baran’ın kurduğu Türkiye’nin ilk oyuncak müzesinde eski uygarlıklara ait oyunlar, Antik Yunan kentlerindeki farklı oyuncaklara ait görseller, ziyaretçilerine tarihi farklı bir açıdan görme imkanı sunuyor. Pişmiş topraktan arabalar, ağaç oyması gemi maketleri, tahtadan çelik çomaklar, çıngıraklar, beş taş, aşık ve daha niceleri. Hepsi de asırlar boyunca farklı coğrafyalarda yaşayan farklı kültürlerin çocukları tarafından oynanan oyunlar ve oyuncaklar. İzmir’in Urla ilçesine bağlı Bademler köyündeki Musa Baran Oyun ve Oyuncak Müzesi, ziyaretçilerine oyunların evrenselliğini gösteriyor. Müzenin kurucusu Musa Baran bir arkeologdu. Selçuk ve İzmir’de müze müdürlükleri de yapan Baran, emekli olduktan sonra doğduğu köye, baba ocağına yerleşti. Anadolu’da farklı uygarlıklara ait antik kentlerde yaptığı çalışmalar sırasında çocuk oyunlarıyla ilgili gördüğü freskler, kazılardan elde edilen oyuncaklar ve binlerce yıl öncesine ait yazılarda anlatılanlar onu 1983 yılında bu müzeyi kurmaya götürdü. 2003 yılında hayatını kaybeden Musa Baran’ın oğlu Nadi Baran müzenin kuruluş hikayesini, “Babamın ilk dikkatini çeken şey, eski uygarlıklarda oynanan oyunlarla kendi çocukluğunda oynadığı oyunlar arasındaki benzerlikti. Daha sonra Hollandalı sanatçı Pieter Bruegel’in ‘çocuk oyunlar’ tablosunu görünce oyunların ve oyuncakların evrenselliği konusunda daha da netleşti” sözleriyle anlatıyor. Türkiye’nin bu ilk oyuncak müzesinde oyuncakların zamanı ve mekanı aşan karakterini anlatan çeşitli tablolar da yer alıyor. Antik Yunan kentlerindeki farklı oyunlara ve oyuncaklara ait görseller, ziyaretçilerine tarihi farklı bir açıdan görme imkanı sunuyor. Müzedeki oyuncakların en önemli özelliklerinden biri de toprak, tahta, kumaş gibi tamamen doğal ürünlerden yapılmış olmaları. Nadi Baran, “Bunlar çocukların doğal malzemeleri kullanarak, kendi becerileri ve hayal güçleriyle ürettikleri oyuncaklar” diyor. Oyuncakların kimi doğrudan çocuklardan alınmış, kimini de Musa Baran kendi yapmış. Müze olarak kullanılan bina da Musa Baran’ın ata ocağı. Çocukların endüstriyel oyunların oyuncağı haline gelmesine tepki gösteren Baran, kendi çocukluğunun da geçtiği evi, ölümünden sonra da yararlansınlar diye çocuklara adamış. Oğlu Nadi Baran, “Müzeye gelenlere dikkat ediyorum. Çocuklar şöyle bir baktıktan sonra dışarı çıkıyorlar. Anne ve babaları ise daha çok zaman geçiriyorlar. ‘Biz çocukken bu oyunu oynardık, şu oyuncakla oynardık’ diyorlar. Büyükler burada daha çok eğleniyorlar” diye konuşuyor. Müzede oyuncakların yanı sıra ilkel tarım aletleri, geleneksel köy eşyaları ve kıyafetler de sergileniyor. Müzenin bakımıyla Bademler köyü muhtarlığı ilgileniyor. (https://www.arkeolojikhaber.com/haber-turkiyenin-ilk-oyuncak-muzesi-cocuklardan-cok-buyukleri-buyuluyor-19440/#:~:text=%C4%B0zmir’in%20Urla%20il%C3%A7esine%20ba%C4%9Fl%C4%B1,do%C4%9Fdu%C4%9Fu%20k%C3%B6ye%2C%20baba%20oca%C4%9F%C4%B1na%20yerle%C5%9Fti.)

1836’da II. Mahmut, ilk kez devlet dairesine (Selimiye Kışlası) resmini astırdı.

Güzelyalı’da bir okaliptüs

Bir palmiyeye vurulmuş Karşıyaka’dan

Gelgelelim arada koskoca bir denz

Ah palmiye

Ah okaliptüs (Bitkilerin Aşkı, Erdoğan Çokduru)

** Erdoğan Çokduru (1937-99): Marmaris’te Karaduman´ların Fatma Çokduru ile Zile`li Jandarma uzatma Onbaşı Sabri Çokduru evliliğinin ilk göz ağrısı olarak dünyaya geldi. Ancak yine de İzmir´li şair olarak tanınır. Hava Kuvvetlerinden kıdemli Albay rütbesiyle emekli olarak, 12 yaşından beri, Bursa, Eskişehir ve İzmir´deki askeri okullarda başlayan askerlik kariyerini noktaladı. Tüm yaşamı boyunca şiirler, yazılar yazdı. Resimler, portreler ve karikatürler yaptı. Tiyatrolarda oynadı. Çok yönlü yetenekleri olan, yaratıcı bir sanatkârdı ve de iyi bir pilot hocasıydı. Şiirleri değişik dergilerde yayımlandıysa da, en çok tiyatro oyuncusu olmayı isterdi. Hatta bunun için ordudan ayrılmayı bile göze almıştı. Fakat babasını ikna edememişti. Yaşamını istediği gibi sürdürememek onu gençliğinden beri kahrederdi. Şiirlerini Şey ve Adam adlı kitaplarda toplayıp yayımladı. “Okaliptüs” terimini şiirde kullanan yegane bir şair olması nedeniyle de ünlüdür. Aslında Okaliptüs yerine, çok sevdiği Marmaris yerel şivesindeki, eşanlamlısı “Zufata” terimini kullanmak istemiş ama anlaşılmaz diye vazgeçmiştir. Ölümünden sonra, daha önce yayımlanmamış şiirleriyle birlikte, yazdığı tüm şiirler Şadan Gökovalı tarafından derlendi ve Salihli Belediyesi Kültür Yayınları tarafından Karnaval Gecesi adıyla kitaplaştırıldı. (https://www.antoloji.com/erdogan-cokduru/hayati/)

** Okaliptüs/Sıtma ağacı): Mersingiller (Myrtaceae) familyasından birçok türü bulunan geniş bir ağaç (nadiren çalı) cinsi. Avustralya’da türleri egemendir. Çoğu Avustralya’ya özgü olan, 700’den fazla türü mevcuttur; bazı türler de Yeni Gine ve Endonezya’da bulunur. Kıtanın neredeyse tüm bölümlerinde bulunan okaliptüs, Avustralya’daki her türlü iklim koşuluna adapte olmuştur. Okaliptüs dünyanın en uzun boylu ağaçlarından olup 100 metrenin üzerinde boya sahip bireyleri olduğu bilinmektedir. Uzun ve iri gövdeleri sayesinde diğer ağaç türlerinden farklı olarak yetişkin bir okaliptüs ağacı bünyesinde 200 ila 1000 litre su bulundurabilir. Bu özelliğinden dolayı da bazı bataklık alanlara dikilerek o bataklık kurutulabilir. Okaliptusların yapraklarından (Folia eucalyptic)subuharı distilasyonu yoluyla okaliptus yağı elde edilir. Bu yağ Cineol bakımından zengindir. Cineolun bir diğer adı Eucalyptol’dur. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Okalipt%C3%BCs)

Bir adam öldü

Gazatalar bile yazdı öldüğünü

Acanslar bile verdi

Ama gömülmedi

Ne bok yesin mezarcıbaşı

Nasıl örtsün toprağını

Adam hababam bağırmakta

Batan güneşe karşı

Nüfusunu düşseler kütükten

Helvasını kotarsalar,

Vasiyetini yazsalar,

Adam hababam ummakta

Doğan güneşe karşı.

Adam adam değil ki;

Adam kurtuluş marşı. (Bir Adam Öldü, Erdoğan Çokduru) (Ağaçların Unutamadığı Roman)

Seni bağırabilsem seni,

Dipsiz kuyulara,

Akan yıldıza,

Bir kibrit çöpüne varana,

Okyanusun en ıssız dalgasına

Düşmüş bir kibrit çöpüne (Ahmed Arif)

** Ahmed Arif/ Ahmet Önal (1927-91): Diyarbakır’da doğmuştur. Ankara Üniversitesi Felsefe bölümünde öğrenci iken Türk Ceza Yasasına aykırı davranmak suçu ile tutuklandı. Daha sonra gizli örgüt kurma suçu ile bu tutukluluk devam etti.  Cezaevi günlerinin sonunda Ankara’ya yerleşti. Ankara’daki gazete ve dergilerin teknik işleri ilgilendi. Gazetecilikten emekli oldu. Lise hayatını yatılı olarak Afyon lisesinde okudu. Bu yıllarda şiire gönül verdi Ahmed Arif. Sürekli şiir yazıyordu. Bir dergide seçme şiirler adı altında şiirleri yayınlanıyordu. Büyük şairin ilk ve tek şiir kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim 1968 yılında yayınlandı. Şiirleri genellikle türkülere dayalı gibi göründü. Fakat Arif türkülerin çok ötesinde şiirler yazdı. Gazete ve dergilerde yayınlanan düz yazıları ile 1950 kuşağı yazar ve şairlerde derin izler bıraktı. Ahmed Arif’in çoğu şiiri bestelendi. Toplumcu şiirin, hece, aruz ve halk şiirinin köküdür. (https://kidega.com/yazar/ahmed-arif-092102)

… Aziz Nesin’in kaza sonucu çenesi kırılan ve sola kayan Reşid Halid Gönç için yazdıkları: İkimizin de menfaatlerine aykırı olduğu halde, benim kafam, senin çenen aynı tarafa dönmüş. (Kibrit Kutusundan Kayık)

** Aziz Nesin (1915-95): İstanbul’da doğmuştur. Darüşşafaka Lisesi’nde iki yıl eğitim gördükten sonra Kuleli Askeri Lisesi’ne devam etmiştir. Burada mezun olmuştur. Kara Harp Okulu ve Askeri Fen Okulundan mezun olmuştur. Göreve geldikten sonra görev ve yetkisini kötüye kullanma suçuyla yargılanmıştır. Daha sonra ise ordudan uzaklaştırılmıştır.  Bir süre bakkallık yapmıştır. Aziz Nesin bir müddet sonra gazeteciliğe başlamıştır. Birçok dergi çıkarmıştır. Mizahi yazıları pek çok dergi ve gazetede yayımlanmıştır.  1972 yılında Çatalca’da Nesin Vakfı’nı kurmuştur. Bu vakfı kurmadaki amacı kimsesiz çocukların eğitimini gerçekleştirmektir. Aziz Nesin kitaplarının tüm gelirini bu vakfa bağışlamıştır.  1979 yılında Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanlığı’na getirilmiştir. Yıllarca bu görevini sürdürmüştür. Aziz Nesin yazdığı bazı yazılar nedeniyle tutuklanmış ve sürgüne gönderilmiştir. Aziz Nesin sadece Türk edebiyatının değil aynı zamanda dünya edebiyatının da tanıdığı bir yazardır. Aziz Nesin yazdığı eserler sayesinde Türk mizahını dünyaya tanıtmıştır. Ayrıca genç mizah yazarlarının da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Aziz Nesin yazı hayatına önceleri şiirle başlamıştır. Bir müddet şiir yazdıktan sonra mizah dışı gerçekçi hikayeler yazmıştır. Son olarak ise mizahi hikayelere yönelmiştir. Türk edebiyatının önemli gülmece yazarlarından olan Aziz Nesin hikaye, masal, roman, şiir, fıkra, gezi yazısı, anı ve oyun türlerinde eserler vermiştir. Bu yönüyle çok çeşitli türlerde yazan nadir sanatçılardandır. Yazarın yüzün üzerinde eseri bulunmaktadır. Eserlerinde genellikle toplumda yaşanan haksızlıklar ve zulüm gibi konuları işlemiştir. Ayrıca sosyal ve siyasi kötülükleri kınayan konulara da değinmiştir. Toplumda yaşanan bütün abeslikleri, komiklikleri ve tuhaflıkları eserlerinde malzeme olarak kullanmıştır. Toplumun aksayan yönlerini, yergiye elverişli olaylarını mizahi bir anlatımla anlatmıştır. Zıpçıktı, türedi ve değerleri çürümüş olan tipleri ise rahat ve oyunlu anlatımıyla işlemiştir. Kitap oluştururken gözleme geniş yer vermiştir. Toplumdaki zıtlıklar ve siyasal çatışmalar temel konularıdır. Aziz Nesin olayları betimlerken ve konuşmaları aktarırken doğal bir şekilde yansıtmıştır. Bu konuda oldukça ustadır. Kitaplarının genelinde ön yüz komedi olarak görülürken arka yüz ise trajedidir. Aziz Nesin sosyal gerçekçi bir anlayışla kitaplarını oluşturmuştur. Eserlerinde çok fazla abartıya kaçmıştır. Masal tekerlemelerini andıran ve tekrarı çok olan cümleleri çok kullanmıştır. Sade bir dille yazmıştır. Yazarın üslubu ise çok başarılıdır. Yazar Sabahattin Ali ile birlikte Marko Paşa, Alibaba, Merhum Paşa, Malum Paşa adlarında mizah dergisini çıkarmışlardır. Ayrıca tek başına ise Zübük adlı mizah dergisini çıkarmıştır. (https://kidega.com/yazar/aziz-nesin-099558)

** Reşid Halid Gönç (1892-1966): Aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğar. Babası Mehmed Halim Bey, annesi Reşide Hanımdır. Tahsilini Paris’te tamamlayıp İstanbul’a döndüğünde Fransızların işlettiği İstanbul Telefon Şirketi’nde önemli bir memuriyete başlar. Fakat daha sonra istifa etmesiyle büyük bir yoksulluğun içine düştü. Yatacak yeri dahi olmadığından Tan ve Hergün gazetelerinin arşivlerinde yatıp kalkar, patronları da yatak parasını arşiv memurluğu ücretine sayardı. 1929 tarihinden itibaren en az bir yazısı basılmış yazarların imzalı ve ithaflı vesikalıklarını toplamaya başlar. Yusuf Ziya Ortaç ile başlar. Gazeteci ve karikatüristlerden de alır. Mavi renkli bir kartona resimleri yapıştırır. 1954 yılında 900 kişi vardır. (https://www.tyb.org.tr/babialinin-unutulmaz-koleksiyoncusu-resid-halid-gonc-39204h.htm) (https://www.fikriyat.com/galeri/kultur-sanat/babialinin-unutulmaz-koleksiyoncusu-resid-halid-gonc)

Çiftçi Fleming, Lord Randolph’un oğlunu bataklıktan çıkarır. Lord da onun oğlunu kendi oğluyla aynı okulda okutur. Bu çocuk Alexander Fleming’dir. ve Lord’un oğlu Winston Churchill’in hayatını bulduğu penisilinle bir kez daha kurtarır.

** Sir Alexander Fleming (1881- 1955): İskoçya’nın Ayrshire kentindeki Darvel yakınlarındaki Lochfield’da doğdu. Polytechnic’e gittiği Londra’ya taşınmadan önce Louden Moor Okulu, Darvel Okulu ve Kilmarnock Akademisi’ne katıldı. Londra Üniversitesi St. Mary’s Medical School’a girmeden önce bir nakliye ofisinde dört yıl geçirdi. 1906’da üstünlükle kalifiye oldu ve St. Mary’s’de aşı terapisinde öncü olan Sir Almroth Wright ile araştırma yapmaya başladı. 1908’de Altın Madalya ile MB, BS (Londra) kazandı ve 1914’e kadar St. Mary’s’de öğretim görevlisi oldu. Birinci Dünya Savaşı boyunca Ordu Sağlık Birlikleri’nde kaptan olarak görev yaptı ve 1918’de Mary’s’e döndü. 1928’de Okul Profesörü ve 1948’de Londra Üniversitesi’nden Emeritus Bakteriyoloji Profesörü seçildi. Tıp hayatının başlarında Fleming, kanın doğal bakteriyel etkisine ve antiseptiklere ilgi duymaya başladı. Çalışmalarına askeri kariyeri boyunca devam edebildi ve hayvan dokularına toksik olmayacak antibakteriyel maddeler üzerinde çalışmaya başladı. 1921’de “dokular ve sekresyonlar” da Lysozyme adını verdiği önemli bir bakteriyolitik maddeyi keşfetti. Bu süre zarfında, daha sonra penisilin titrasyonu için kullandığı insan kanı ve diğer vücut sıvılarında duyarlılık titrasyon yöntemleri ve tahlilleri geliştirdi. 1928’de influenza virüsü üzerinde çalışırken, bir stafilokok kültür plakasında küfün kazara geliştiğini ve küfün kendi etrafında bakterisiz bir daire oluşturduğunu gözlemledi. Daha fazla deney yapmak için ilham aldı ve bir küf kültürünün, 800 kez seyreltildiğinde bile stafilokokların büyümesini engellediğini keşfetti. Etkin maddeye penisilin adını verdi. Sir Alexander, lizozim ve penisilinin orijinal tanımları da dahil olmak üzere bakteriyoloji, immünoloji ve kemoterapi üzerine çok sayıda makale yazdı. Tıbbi ve bilimsel dergilerde yayınlanmıştır. Royal College of Surgeons (İngiltere), 1909 ve Royal College of Physicians (Londra) Üyesi olan Fleming, 1944, birçok ödül kazandı. Bunlar arasında Hunterian Profesör (1919), Arris ve Gale Öğretim Görevlisi (1929) ve Kraliyet Cerrahlar Koleji Onursal Altın Madalyası (1946); Williams Julius Mickle Bursu, Londra Üniversitesi (1942); Charles Mickle Bursu, Toronto Üniversitesi (1944); John Scott Madalyası, Philadelphia Şehir Loncası (1944); Cameron Ödülü, Edinburgh Üniversitesi (1945); Moxon Madalyası, Kraliyet Hekimler Koleji (1945); Kesici Öğretim Görevlisi, Harvard Üniversitesi (1945); Albert Altın Madalya, Kraliyet Sanat Derneği (1946); Altın Madalya, Kraliyet Tıp Derneği (1947); Başarı Madalyası, ABD (1947); ve Bilge Alphonse X Büyük Haçı, İspanya (1948). Genel Mikrobiyoloji Derneği Başkanı olarak görev yaptı, Papalık Bilim Akademisi Üyesi ve dünyanın hemen hemen tüm tıp ve bilim topluluklarının Onursal Üyesiydi. 1951-1954 yılları arasında Edinburgh Üniversitesi Rektörü, birçok ilçede ve şehirde Freeman ve Kiowa kabilesinin Onursal Şefi Doy-gei-tau idi. Kendisine ayrıca  otuza yakın Avrupa ve Amerika Üniversitelerinde fahri doktora dereceleri de verildi. 1915’te Fleming, 1949’da ölen İrlanda, Killala’dan Sarah Marion McElroy ile evlendi. Oğulları genel tıp pratisyenidir. Fleming 1953’te yeniden evlendi, eşi St. Mary’s’de Yunan meslektaşı Dr. Amalia Koutsouri-Voureka idi. Gençliğinde Bölgesel Ordunun bir üyesiydi ve 1900’den 1914’e kadar Londra İskoç Alayında özel olarak görev yaptı. (https://www.nobelprize.org/prizes/medicine/1945/fleming/biographical/)

** Sir Winston Leonard Spencer- Churchill (1874-1965): Oxfordshire’da, Lord Randolph Churchill’in oğlu olarak dünyaya geldi. 1895’te Kraliyet Harb Okulunu bitirdi ve orduya girdi. Boerler savaşında esir düştü ve kaçarak milli kahraman haline geldi. On ay sonra, Muhafazakar partiden milletvekili seçildi. 1904’te Liberal Partiye girdi. 1911’de Bahriye Nazırı oldu. Başarılı siyasi kariyeri 1916 Gelibolu yenilgisinden sonra düşüşe geçti. Sadece donanmayla Çanakkale Boğazının geçilebileceği, ardından da rahatça İstanbul’a ulaşılabileceği konusundaki ısrarcı tavrı, Türklerin umulandan çok daha başarılı bir savunma yapması; müttefik ordusunun tarihi yenilgisine yol açtı. Bu başarısızlığın mimarı olarak nitelendirilen Churchill, İngiliz halkı karşında çok zor bir durumda kaldı ve muhaliflerinin de zorlamasıyla görevinden ayrıldı. Ancak 1917’de Cephane Bakanlığına ve Harbiye Bakanlığına getirildi. 1924’te tekrar Muhafazakar Partiye girdi. Maliye Bakanı oldu (1924-1929). 1939’da bir kez daha Bahriye Nazırlığına ve 1940’ta N. Chamberlain’ın yerine Başbakanlığa getirildi. İkinci Dünya Savaşında izlediği savaş politikası ve Roosevelt ile kurduğu iyi ilişkiler onu İngiliz tarihinin en önemli devlet adamları arasına soktu. Gene bu dönemde Müttefik Devletlerin Balkanlar’a kaydırmağa çalıştığı strateji konusunda Ruslarla çalıştı. Ancak S.S.C.B.’nin burada hakim duruma geçmesinden de çekiniyordu. Bu yüzden savaşın başından itibaren stratejik önemi büyük olan Türkiye’yi savaşa sokmağa çalıştı. Kahire ve Adana’da Türk yöneticileriyle bu konuda yaptığı görüşmelerde, Türkiye’nin istediği askeri yardımı vermeğe de yanaşmadı. Savaş sonrası Avrupa ülkelerinin birleşmesini sağlayan Kuzey Atlantik Paktı, Avrupa Konseyi gibi kurumların oluşması için büyük çaba gösterdi. 1951 seçimlerinde tekrar iktidara geldi. 1955’te görevlerini A.Eden’e bırakarak siyasetten çekildi. Son yıllarını daha çok yazarak ve resim yaparak geçirdi. 1953 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. 1963’te Amerikan Devleti, kendisine onursal vatandaşlık verdi. (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=210)

Akşam ezanı öncesi hasta çocuk mezarlığa bırakılır. Anne ağlamadan eve gider. Arkadan gelen başkası çocuğu eve eve getirir. Bu davranış, ” Tanrım, yavrumu sana bıraktım, hastalığını toprağa göm, onu bana sağlıklı ver!” anlamına geliyormuş: (Parmaklarını da Mile Yapmışlar)

İstanbul akşamında ışıldayan atlıkarınca, gece gezmesine gitmek için hazırlanan bir kadının kulağına taktığı küpe gibidir; o denli zarif, o denli ışıl ışıl…

1875’de Özgürlük Bildirgesi’nin ardından Jim Crow yasası çıkar. Bu yasaya göre, karatenli yurttaşlar ayrı fakat eşit sayılırlar. Toplu taşıma araçlarında Afrika kökenli insanların ön koltuklara oturmaları yasaklanır. Hatta daha ileri gidilerek trenlere yalnızca karatenlilerin binebileceği vagonlar konulur.

Bu atlıkarıncanın beyim

Jim Crow kısmı nerde

Ben binmek istiyorum da.

Aşağıda Güney’de, benim geldiğim yerde

Beyaz ve renkliler

Oturmazlar yanyana.

Aşağıda Güney’de trenlerde

Hep bir Jim Crow vagonu vardır.

Otobüslerde de

Arkaya oturturlar bizi.

Fakat bir atlıkarıncanın

Arkası olmaz, peki

Siyah bir çocuğun

Binebileceği at hangisi? (Atlıkarınca, Langston Hughes) (Atlıkarınca Dönüüyooor)

** James Mercer Langston Hughes (1902- 67): Joplin, Missouri’de doğdu. Küçük bir çocukken ailesi boşandı ve babası Meksika’ya taşındı. Aile sonunda Cleveland, Ohio’ya yerleşmeden önce annesi ve kocasıyla birlikte yaşamak için Lincoln, Illinois’e taşındığında on üç yaşına kadar büyükannesi tarafından büyütüldü. Hughes şiir yazmaya Lincoln’de başladı. Liseden mezun olduktan sonra Meksika’da bir yıl ve ardından New York City’deki Columbia Üniversitesi’nde bir yıl geçirdi. Bu süre zarfında aşçı yardımcısı, çamaşırcı ve garson olarak çalıştı. Denizci olarak çalışarak Afrika ve Avrupa’ya da gitti. Kasım 1924’te Washington, DC Hughes’in ilk şiir kitabı The Weary Blues 1926’da Alfred A. Knopf tarafından yayınlandı. Üniversite eğitimini üç yıl sonra Pennsylvania’daki Lincoln Üniversitesi’nde tamamladı. 1930’da ilk romanı Kahkahasız Değil, Harmon altın madalyasını edebiyat dalında kazandı. Paul Lawrence Dunbar, Carl Sandburg ve Walt Whitman’ın başlıca etkileri olduğunu iddia eden Hughes, özellikle Amerika’da yirmili ve altmışlı yıllara kadar siyahi hayatın içgörülü tasvirleriyle tanınıyor. Romanlar, kısa öyküler, oyunlar ve şiir yazdı ve aynı zamanda caz dünyasıyla olan ilgisi ve kitap uzunluğundaki Montage of a Dream Deferred  adlı şiirinde olduğu gibi tanınır. 1920’lerin Harlem Rönesansı’nın sanatsal katkılarını şekillendirmede yaşamı ve çalışmaları son derece önemliydi. Claude McKay, Jan Toomer ve Countee Culle gibi dönemin diğer önemli siyah şairlerinin aksine, Hughes kişisel deneyimi ile siyah Amerika’nın ortak deneyimi arasında ayrım yapmayı reddetti. Halkının hikayelerini, acılarının yanı sıra müzik sevgileri, kahkahalar ve dil de dahil olmak üzere gerçek kültürlerini yansıtan şekillerde anlatmak istedi. Bize geniş bir şiirsel çalışma seçkisi bırakmanın yanı sıra, Hughes, aralarında tanınmış “Simple” kitaplar da dahil olmak üzere on bir oyun ve sayısız düzyazı çalışması yazdı: Simple Speaks His Mind; Simple Stakes a Claim; Simple Bir Eş Alır; ve Simple’s Uncle Sam. The Poetry of the Negro ve The Book of Negro Folklore antolojilerini düzenledi, beğenilen bir otobiyografi yazdı, The Big Sea ve Zora Neale Hurston ile Mule Bone oyununu yazdı. Langston Hughes, New York’ta prostat kanserinden kaynaklanan komplikasyonlardan öldü. Onun anısına, Harlem’deki 20 East 127th Street’teki ikametgahına New York City Preservation Commission tarafından “Langston Hughes Place” olarak yeniden adlandırıldı. (https://poets.org/poet/langston-hughes)

Küçükken güreşirken Neyzen Tevfik’in eli kırılır. Küçükken futbol oynarken Fikret Mualla’nın ayağı kırılır. İkisi de Bakırköy Akıl Hastanesi’nde arkadaş olurlar.

**Neyzen Tevfik Kolaylı (1879-1953): Bodrum’da doğdu. Babasının görevleri bulunduğu Urla kasabasında amatör bir neyzenden nota ve usul bilgileri öğrenerek başladığı ney çalışmalarını kendi kendine ilerletti. İzmir İdadisi’ne girdiyse de bitirmeden ayrıldı. Bu arada gene kendi kendine Farsça öğrendi. İzmir Mevlevihanesi’ne girdi. Daha sonra İstanbul’a yerleşerek Galata ve Kasımpaşa Mevlevihanelerine devam etti. 1902’de Bektaşi tarikatından nasip alarak Bektaşi dervişi oldu. Bir yandan da şiirle ilgileniyordu. Eşref’le ve Mehmet Akif’le tanıştı ve şiir konusunda her ikisinden de etkilendi. 1908’den sonra bir süre Mısır’da bulundu 1913’te İstanbul’a döndü. Neyzen Tevfik genellikle toplum kurallarına uymadan yaşamını sürdürmüştür. Sazını bir geçim kapısı haline geçirmemek için direnmiş, yalnızca içinden geldiği zaman ney üflemiştir. Neyzenliğini geliştirmek kaygısı duymamış, sanat değeri kalıcı bir müzikçi olmak için uğraşmamıştır. Neydeki başlıca ustalığı sazı iyi üflemesiydi. Belirli müzik kurallarının dışına çıkar, ama hep duyarak çalar ve dinleyenleri etkilerdi. Kendi açıklamasına göre yüze yakın plak doldurmuştur. Neyzenliğinin yanı sıra adını yergi ve taşlamaları ile de duyurmuştur. Kimi eleştirmenleri göre bu türün Nef’î ve Eşref’ten sonra üçüncü önemli temsilcisi sayılır. Ününün yaygınlaşmasında halk tarafından çok sevilmesinin de çok büyük payı vardır. Ancak oldukça eski bir dil kullanması nedeniyle güç anlaşılan ve biçimsel açıdan yetersiz kalan bu şiirleri pek kalıcı olmamıştır. Yergilerini genellikle siyasal ve dinsel baskıya, çıkarcılığa yöneltmiş, toplumdaki tüm haksızlıkları çekinmeden dile getirmiştir. (https://www.antoloji.com/neyzen-tevfik/hayati/)

** Fikret Mualla Saygı (1903- 1967): İstanbul’da doğdu. Saint Joseph Fransız Okulu’nda ve daha sonra bir süre Galatasaray Lisesi’nde okudu. Mühendislik eğitimi almak üzere Almanya’ya gönderildi. Almanya’nın çeşitli kentlerinde dolaştı, İsviçre ve İtalya’ya gitti, buradaki müzeleri gezdi. Resim yeteneğinin farkına vararak kısa zamanda güçlü bir desen bilgisi edindi. Başarılı resimlemeler, moda çizimleri ve gravürler yaptı, desenleri dönemin önemli Alman dergilerinde yayınlandı. Fikret Mualla, 1928’de alkol nedeniyle bir süre hastanede tedavi gördü. Daha sonra Almanya’dan Fransa’ya geçti, Paris’te Montparnasse ve Saint Germain gibi sanat çevrelerinde yaşadı. Orada, André Lhote’un atölyesinde çalışan Hale Asaf’la tanıştı. Paris’te sürekli resim yapan Fikret Mualla bir süre sonra maddi sorunlar nedeniyle Türkiye’ye döndü. Geçimini sağlamak amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı’na yaptığı başvuru üzerine 1934’te Ayvalık Ortaokulu resim öğretmenliğine atandı, ancak kısa bir süre sonra bu görevinden istifa etti. İstanbul’da Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz Caz gibi operetler için kostümler çizdi. Nâzım Hikmet’in Varan 3 adlı şiir kitabını resimledi. İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun çıkardığı Yeni Adam dergisi için desenler hazırladı. Babasının ölümü üzerine eline geçen miras payı ile Paris’te yaşamını sürdürebileceğini düşünerek 1939’da Türkiye’den ayrıldı. 1939 yılında gerçekleşen Uluslararası New York Fuarı Türk Pavyonu için Abidin Dino’nun isteği üzerine “İstanbul” konulu otuz kadar tablo yaptı. 1938’de yayımlanan Ses dergisi için desenler çizdi. Bu dönemde yazılmış ve Ses’te yayımlanmış “Masal” ve “Üsera Karargâhı” adlı iki de öyküsü vardır. Fikret Mualla hayatının yirmi altı yılını Fransa’da yaşadı. Bir ara hastanede kaldığı süre zarfında, iki ay içinde kendisine resim yaptıran Dina Vierny’nin koruması altına girdi. Bu resimleriyle Kasım 1954’te Paris’te Dina Vierny Gallery’de ilk sergisini açtı. Daha sonra sanayici Lharmin’le bir anlaşma yaptı ve Seine Nehri’nin “sağ” yakasına taşındı. Resimlerinin sürekli müşterisi olan Madame Anglés’yle bu dönemde tanıştı. Fikret Mualla’yı bundan sonra koruması altına alan Madame Anglés, 1962’de felç geçirdiğinde hastaneye kaldırılarak bakım görmesini sağladı. Daha sonra sanatçıyı Nice şehrinde Reillane kasabasındaki evine yerleştirdi ve bütün giderlerini karşıladı. Fikret Mualla ömrünün sonuna dek felçten muzdarip kaldı. Ölümünden yedi yıl sonra 1974’te Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün ilgilenmesiyle kemikleri Türkiye’ye getirildi ve Karacaahmet Mezarlığı’na gömüldü. 1976’da dostlarından, yakınlarından ve çeşitli koleksiyonlardan derlenen 118 resmi ile Ankara’da adına bir sergi düzenlendi. Yapıtlarının çoğu bugün özel koleksiyonlarda bulunmaktadır. Ressam Fikret Mualla resimlerinin, konularını kahveler, sirkler ve sokaklar gibi Paris yaşamının ayrıntıları oluşturmuştur. Yaşamın gerçeklerini büyük bir içtenlikle renge ve biçime aktarmış, içinde yaşadığı bohem çevrenin insanını resmine konu olarak almıştır. Daha çok guvaş tekniğine yakınlık duyup bu teknikle çok hızlı çalışabilmiş olmakla birlikte, yağlıboyayı da suluboya ve guvaşı kullandığı ustalıkla kullanmıştır. Resmin kuramsal sorunları üzerine çalışmalar gerçekleştirmeyen sanatçı, çağdaş akımlara katılmamıştır. (https://www.galerisoyut.com.tr/artist/fikret-mualla/)

Oyuncak ve insan kalbi çok benzer birbirine. Bazen tamiri olmaz ikisinin de!.. (Kalpler ve Oyuncaklar)

Rus Çarı Büyük Petro, aşık olduğu Bayan Hamilton’u başka sevgilisi var diye başını kestirmiş ve kesik başı mumyalatıp, alkol dolu kavanoza koyup, yatağının başucuna koymuş.

** Büyük Petro/ I. Petro (1672 -1725) : Rusya’yı 1682’den 1725’teki ölümüne kadar yöneten Rus çarı.  Çar I. Aleksey’in ikinci eşi Natalya Narişkina’dan olan oğludur. 1682’de, zayıf ve hastalıklı üvey ağabeyi  V. İvan’la birlikte tahta çıktı. Petro, bu dönemde annesiyle birlikte Moskova’nın dışındaki “Alman mahallesinde” yaşadı. Rusya’ya gelen Avrupalılar ile yakınlık kurarak uygarlıkları hakkında bilgi sahibi oldu. Burada Avrupalı askerlerden topçuluk ve istihkam eğitimi aldı. 14 yaşından itibaren gemilere büyük ilgi duydu. 1689’da annesinin zoruyla Eudoxia Lapoukine ile evlendi; ertesi yıl Alexis adında bir oğlu oldu. Son derece muhafazakâr bir aileden gelen eşi ile hiç uyuşamadı. Petro 17 yaşında bir saray darbesiyle yönetimi ablasının ve Golitsın’in elinden aldı. 1694’te annesinin ölümü ile ülke yönetiminin tek hakimi oldu. Tahtı Ivan’la paylaşmayı sürdürüyordu ancak devlet işlerinde Ivan’ın hiçbir rolü yoktu. 1696’da Ivan’ın ölümü ile tahtın tek sahibi oldu. Devletini genişletmeyi, dünya hakimiyetini ele geçirmeyi düşleyen Petro, bu amaçlarına ulaşmak için ticareti geliştirmenin önemini kavramıştı. Petro, ticaret için sıcak denizlere inme gereğini fark eden ilk kişi oldu. Petro’nun sıcak denizlere inme planını gerçekleştirmek için ilk girişimi Azak Kalesi’nin kuşatılması idi. 1695 yılında ani bir baskınla Azak Kalesi’ni almayı denedi ancak deniz kuvvetlerinden yoksun Rus ordusu 96 günlük bir kuşatmadan sonra çekilmek zorunda kaldı. Bu başarısızlık üzerine Petro 1695-1696 kışında Don nehri kıyısındaki Voronej’de bir nehir donanması oluşturdu; kaleyi karadan ve denizden 31.000 asker ve 170 topla kuşatarak 6 Ağustos 1696 tarihinde teslim aldı. Asıl amacı Karadeniz’e ve ardından Boğazlara kadar gidebilmekti. Azak Kalesi kuşatması, Çar I. Petro’ya donanmaya ve düzenli bir orduya sahip olmanın önemini göstermişti. Bu amaçla ülkeye yabancı uzmanlar davet etmek yerine soylu ailelerden seçilen gençlerin eğitim için İngiltere, İtalya ve Hollanda’ya gönderilmesini emretti. Avrupa’nın başarısının hangi koşullar altında geliştiği ve mümkün hale geldiğini öğrenmek; Avrupa’daki ilerlemeyi Rusya’ya taşımak istiyordu. Kendisi de denizcilik eğitimi için 1697’de kimliğini gizleyerek yurtdışına çıktı. Sırasıyla Almanya, Hollanda ve İngiltere’ye gitti. Marangozluk, tıp, gemi yapımcılığı üzerinde çalıştı. Bir yandan da Osmanlılar’a karşı Avrupa’daki müttefik arayışı içindeydi ancak bu arayışı sonuçsuz kaldı. Moskova’da çıkan Streltsy ayaklanması nedeniyle Rusya’ya döndü. Kendisini devirerek Sofiya’yı yeniden naibeliğe getirmek isteyen yüzlerce askeri idam ya da sürgün ettirdi. Avrupa seyahatinin sonunda kimi Avrupa adetlerinin Rus adetlerinden üstün olduğuna kanaat getiren Petro, tüm saraylıların ve memurların sakallarını kesmesini; batılı giysiler giymelerini istedi. Bu durum sakalını kesmeyen Rus aristokrasisi içinde büyük sıkıntı doğurunca yıllık 100 ruble sakal vergisi karşılığında müsamaha gösterildi. Böylece sakal tıraşı Rus modernleşmesinin simgelerinden biri hâline geldi. Yeni yıl kutlamalarını 1 Eylül’den 1 Ocak’a aldı. Geleneksel Rus takvimi yerine Protestan takvimini kabul etti. Petro hiç anlaşamadığı eşi Eudoxia Lapoukine’den bu seyahatten döndükten sonra 1698’de boşandı ve onu bir manastıra kapanmaya zorladı. Avrupa Devletleri ile 16 yıldır savaşmakta olan Osmanlı Devleti’nin gerek Azak Kalesi’ni kaybetmesi gerekse Venedik ve Avusturya karşısında aldığı yenilgiler nedeniyle barış istemesi üzerine savaşan taraflar arasında müzakereler başladığında Çar Petro ısrarla Kerç Kalesi’ni istedi. Bu istek kabul olmadığı için Rusya, Osmanlı Devleti ile barış imzalamadı; iki yıllık bir ateşkes imzalandı.Barış Anlaşması 1700’de imzalandı. Ruslar, İstanbul’da sürekli elçiliğe sahip oldu. Azak Rus hakimiyetine girdi, Ortodoksların Kudüs haccı serbest bırakıldı. Petro, Osmanlı İmparatorluğu ile ateşkes imzaladıktan sonra Baltık Denizi kıyılarına ulaşmak hedefine yöneldi. 1701’in şubat ayının sonuna doğru Biržai’de II. Augustus ile tanıştı. Prusya, Danimarka-Norveç ve Lehistan bir araya gelip Kuzey İttifakı’nı kurarak İsveç’e savaş açtı. Rusya’nın ilk saldırısı 1700 yılında Narva Savaşı’nda eğitimsiz askerler dolayısıyla felaketle sonuçlandı. Savaş sırasında XII. Karl’ın orduları sisli kar fırtınasını kendi avantajlarına kullandılar. Petro, Narva’daki yenilgiden sonra ordusunu yeniden organize etmekle ve Avrupa şehirlerine benzer yeni bir şehir (Sankt Petersburg) kurmakla uğraştı. İsveç ile savaşı Polonya ve Litvanyalılar sürdürüyordu. 1708’de İsveç gözünü yeniden Rusya’ya çevirdi ve saldırıya geçti. 28 Eylül 1708’de gerçekleşen Lesnaya Savaşı, Büyük Kuzey Savaşı’nın kaderini belirledi. Yenilen İsveç Kralı Demirbaş Karl, Moskova’ya saldırıdan vazgeçip güneye hareket etti; Ukrayna’da iaşe sorununu giderdikten sonra tekrar Moskova’ya yürüdü ve büyük stratejik öneme sahip Poltova Kalesi’ni 1709 Mayıs’ında kuşattı. Petro, İsveç kralını yendi. İsveç kralı yaralı olarak maiyetiyle birlikte  Osmanlı toprakları yakınındaki Bender Kalesi’ne sığındı. İsveç Kralı’nı takip eden Rus ordusunun Osmanlı sınırını geçerek tahribatta bulunması ile başlayan gelişmeler, İsveç Kralı’nın İstanbul’a gönderdiği yardım dileyen mektuplarının da etkisi ile Osmanlılar’ın Rusya’ya savaş ilanına kadar vardı. Vezîriâzam Baltacı Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Petro’nun ordusunu 19 Temmuz 1711’de Prut Nehri kıyısında kuşattı. Rus ordugâhında büyük bir ümitsizlik hüküm sürmeye başladı. Teslim olunması fikrini onaylayan Petro, esir düşmesi hâlinde kendisini hükümdar olarak tanımamalarına dair senatoya hitaben bir emirnâme hazırladı. Ruslar’ın görüşme talebi, saldırı hazırlığındaki Baltacı Mehmed Paşa’nın yeniçerilere güvenmemesi nedeniyle kabul edildi ve görüşmeler beklenmedik bir seyir takip ederek 24 saat içinde sonuçlandı. 21 Temmuz’da imzalanan Prut Anlaşması’nı Petro 22 Temmuz’da tasdik etti. Rus ordusu serbest bırakıldı. Anlaşma sonucunda Azak tekrar Osmanlılara geçti. Petro, 1712’de Ekaterina Aleksiyevna ile evlendi. Asıl adı Marta Elena Skavronska olan yeni eşi, 1703’te Çardan bir çocuk dünyaya getirdikten sonra Ortodoks olup adını değiştirmişti. Petro’nun bu evlilikten on bir çocuğu dünyaya geldi ancak içlerinden sadece Anna ve Yelizaveta adlı iki kızı yaşadı. Çar Büyük Petro, Avrupa şehirlerine benzeyen yeni bir şehri sıfırdan başlayarak inşa etme çabasını 1703’ten beri sürdürüyordu. Şehri, 1703’te Büyük Kuzey Savaşı sırasında İsveç’ten aldığı Neva Nehri deltasında kurmaya karar vererek Aziz Petro ve Pavel Kalesi’nin temelini 16 Mayıs 1703 günü atmıştı. 10 yıl boyunca Neva Nehri deltasında büyük bir bataklık alan ıslah edildi. Yeni şehrin ilk yapısı olan Aziz Petro ve Pavel Kilisesi’nden sonra birçok bina Amsterdam’da olduğu gibi çamura gömülmüş direkler ve tahtalar ile kuvvetlendirilmiş temeller üstüne yapıldı. Rusya’nın ağaç mimarisinden farklı olarak Avrupa’dan getirttiği mimarlara şehrin planlarını, kanalizasyonunu ve binaların dağılımını çizdirdi. Fransa’daki Versailles Sarayı ile boy ölçüşecek derecede ihtişamlı bir kışlık saray (bugünkü Hermitage Müzesi) ile çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı bir yazlık saray inşa ettirdi. Petersburg, 1712’de başkent ilan edildi. Petro, Prut Antlaşması’nı imzaladıktan sonra anlaşma hükümlerini yerine getirmemişti. Osmanlı Devleti, anlaşma hükümlerinin yerine getirilmesi için Rusya’ya iki defa daha savaş ilân etti. Osmanlı padişahı III.Ahmed’in sefer kararı alarak İstanbul’dan Edirne’ye hareket etmesi üzerine Petro kaygıya kapılarak bir özür mektubu gönderdi ve hemen görüşmelere başlanmasını diledi. Edirne’de yapılan görüşmelerin sonunda 24 Haziran 1713’te imzalanan Edirne Antlaşması ile iki taraf arasındaki anlaşmazlıklara geçici olarak ara verildi. Petro, Edirne Antlaşması’ndan sonra yeniden tüm çabasını Kuzey Savaşı üzerine yoğunlaştırdı. Türk topraklarında beş yıl kalan İsveç kralı XII. Karl 1714’ te memleketine dönmüştü. Petro, o yıl denizlerdeki ilk büyük zaferini (Gangut Savaşı) kazandı. Bu arada Avrupa’ya geziler yaparak çeşitli başarılar elde etti. Demirbaş Karl hala savaşı sürdürüyor, pes etmeyi reddediyordu. Ancak 1718’de gerçekleşen ölümünün ardında barış mümkün olabildi. Nystad Barış Antlaşması imzalandı ama hâlen süren gerginlik yüzünden ancak 1720’de imzalanabildi. Bu anlaşmadan dolayı senato Petro’ya “Büyük” ve “İmparator” sanlarını verdi. Orta Asya, Hazar ve Sibirya bölgelerine araştırma grupları gönderen Petro, 1722’de İran’ın zayıflığından faydalanarak Hazar bölgesine işgale başladı. Hazar Denizi’nin batı ve güney kıyılarını askeri yardım karşılığı İran’dan aldı. Bu sefer sırasında sağlığı bozuldu. Petro, 1723 kışında idrar yolu ve mesanesiyle ilgili sorunlar yaşamaya başladı. 1724 yılında ağır bir mesane ve böbrek ameliyatına girdi. Büyük Petro’ olarak bilinen Rus hükümdar, Rönesans ve Reform döneminde yaptığı incelemeler ve deneyler sayesinde Rusya’nın Avrupa’nın gerisinde kalmasını önlemiştir. Sıcak denizlere inme planlarından dolayı daha çok denizcilik ve gemicilikle ilgili incelemeler yapan Petro; şanından öte bir gemide en alt rütbede çalışarak ilginç kişiliğini ön plana çıkarmıştır. Osmanlılar bu yüzden I. Petro’ya ‘Deli Petro’ lakabını takmıştır fakat Prut Savaşı’nda Osmanlı’nın karşısına büyük ve dayanıklı gemilerle gelince Deli Petro’nun adı Büyük Petro olarak anılmaya başlanmıştır. (https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Petro)

** Maria Hamilton/ Maria Danilovna Gamentova (?- 1719) : İskoç- Petr soyundan. Çar Büyük Petro’nun metresi. Çariçe Catherine’in kürtaj, bebek öldürme, hırsızlık ve iftira nedeniyle idam edildi. 

Eşi Katerina’nın da sevgilisi Willem Mons’un kesik başı başucundaymış.

** I. Katerina /Marta Skavronska (1684- 1727): Litvanyalı/Polonya bir köylü ailesinin kızı olarak Kurşas’ta dünyaya geldi. 1703 yılında Rus Çarı I. Petro’nun sevgilisi oldu. 1705’de Ortodoks dinine geçti. 1712’de Büyük Petro’yla evlendi. 11 çocukları oldu. Bunlardan sadece Anna ve Yelizateva yaşadılar. Yelizateva daha sonra Rusya’nın çariçesi oldu. Prut Savaşı sırasında Osmanlı sadrazamı Baltacı Mehmet Paşa’yla müzakerelere katılmıştır. 1724 yılında da Çariçe ünvanını aldı. Büyük Petro 1725 yılında veliaht bırakmadan ölünce Rusya’nın tek hakimi oldu. 2 yıl hüküm sürdükten sonra St. Petersburg’da öldü. (https://www.turkcebilgi.com/i._katerina)

** Willem Mons (1688 – 1724): Büyük Petro’nun uzun süredir metresi olan ve daha sonra Petro’nun eşi  Katerina’nın özel sekreteri olarak görev yapan Anna Mons’un kardeşiydi. Kız kardeşinin gözden düşmesinden sonra Willem, Rus ordusuna katıldı ve Poltava Savaşı’na katıldı . 1711’de çara kişisel yardımcı olarak atandı. Diğer kız kardeşi  Matryona Balk bu arada Petro’nun 1712’de evlendiği Katerina’nın en yakın arkadaşı olmuştu. 1716’da Katerina’nın emriyle Petro, Willem’e mülklerinin idaresini emanet etti. Katerina’nın 1724’te eş olarak taç giyme töreninden sonra, imparatorluk makamına terfi etti . Ancak birkaç ay sonra Willem Mons, zimmete para geçirme ve güveni kötüye kullanma suçlamalarıyla tutuklandı ve Pyotr Tolstoy’un kısa ve acımasız bir soruşturmasının ardından 27 Kasım’da alenen başı kesildi.  Petro’nun karısını bu korkunç sergiyi saatlerce düşünmeye zorladığına dair bir efsane var.  Willem’in düşüşünün gerçek nedenleri belirsizdir. Petro’nun İmparatoriçe ile olan yakınlığından dolayı öfkelendiği söylendi. Birçok saray mensubu, Mons’u Katerina’nın sevgilisi ve kız kardeşi Matryona’yı da çöpçatan olarak görüyordu. (https://en.wikipedia.org/wiki/Willem_Mons)

Cemal Madanoğlu 1943’de Karaburun’a vuran Rumen askerlerinin eşyalarını Rumen Konsolosluğu’na yollar. Kemerburgaz’da kaldığı ev Karadeniz’de batan gemilerden kıyıya vuran kerestelerden yapılmış. Romanya’dan kaçan 141 Yahudi ile karşılaşır. 1953’de Kore Savaşı’na giderken Demokrat Parti’nin bakanlarından Halil Özyörük’ün oğlunun geri dönmesi emrini Savunma Bakanı Seyfi Kurtbek’ten almış. (Bağışla Ama Unutma)

** Em. Korgeneral Cemal Madanoğlu (1907-1993): Asker, politikacı. Eşme/Uşak’da doğdu. İlkokulu (1920) ve ortaokulu (1923) İstanbul’da bitirdi. Kuleli Askeri Lisesini atlama ile bir yılda tamamladıktan sonra (1924), Harp Okulunu (1926) ve Yıldız Harp Akademisinden mezun oldu (1941). Bölük, tabur, alay ve tümen komutanlıklarında bulundu. Kore Savaşında Türk Tugayı Komutan Yardımcısı görevindeydi. 1959’da Kara Kuvvetleri Lojistik Dairesi Başkanlığına atandı. Askerlikte korgeneralliğe kadar yükseldi. 12 Mart 1971 askeri muhtırasından sonra tutuklandıysa da Ankara ve İstanbul savcılıklarının yetkisizlik kararıyla aklandı. 26 Mayıs 1960 gecesi, 27 Mayıs askeri darbesinde Ankara garnizon komutanı olarak harekâtı yönetti. Cemal Madanoğlu, ihtilalden sonra Milli Birlik Komitesi Güvenlik Komisyonunda görev aldı. Milli Birlik Komitesi üyeleri arasında çıkan görüş ayrılığı yüzünden hemen seçime gidilmesini önerdi. Tabii Senatörlüğe karşı çıkarak, Milli Birlik Komitesi üyeliğinden ayrıldı ve 1961’de emekli oldu. 1966’da Cumhurbaşkanı tarafından Kontenjan Senatörü seçildi. Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan anılarının birinci bölümü “Anılar” (1982)  adıyla kitap olarak basıldı. (https://www.biyografya.com/biyografi/1367)

** Halil İbrahim Özyörük (1884 -1960): Yargıç, Yargıtay başkanlarından, si­yaset ve devlet adamı, milletvekili, bakan . İstanbul Hu­kuk Mektebini bitirerek 1909 yılında adliye hizmetine girdi ve çeşitli adli görevlerde çalıştıktan sonra 1926’da Yargıtay üyeliğine yükseldi. Aynı yıl Yargıtay İkinci Başkanlığına, 1943’te de Yargıtay Birinci Başkanlığına seçildi. Bu görevi sırasında kurulan Yüce Divanda (1928) üyelik görevinde, 1943’ten sonra da Yargıtay Başkanlığında bulundu.  Halil İbrahim Özyörük, 1950’de emekliye ayrı­larak siyasi hayata girdi. Demokrat Parti (DP) listesinden İzmir Milletvekili seçildi. Bir yıl kadar Adalet Bakanlığı yaptı ve 1954’ten sonra siyasi ha­yattan çekildi. Üç çocuğu vardı.(https://www.biyografya.com/biyografi/11601)

** Ali Seyfi Kurtbek (1905-1995): Gelibolu’da doğdu. Bakan, milletvekili, siyasetçi, asker, yazar. Harp Akademisi’ni bitirdi. Almanca, Fransızca ve İngilizce biliyordu. Çeşitli birliklerde ve kademelerde görev yaptı. 2. Süvari Tümeni 45. Alay Grup Komutanı, İstanbul 1. Müstakil Zırhlı Tugay 1. Alay 1. Tabur Komutanı, Genelkurmay 4. Şube Müdürü, Genelkurmay Başkanlığı, Millî Seferberlik Dairesi Başkanı, Silahsızlanma ve Montrö Boğazlar Konferansı Askerî Uzmanı, T.C. Devlet Demiryolları İdare Meclisi Başkanı olarak görevde bulundu. 3 Mart 1950 tarihinde emekliye ayrıldı. 14 Mayıs 1950 (9. Dönem) ve 2 Mayıs 1954 (10. Dönem) tarihlerinde yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti (DP) Ankara Milletvekili, 10 Ekim 1965 (13. Dönem) tarihinde yapılan genel seçimlerde Adalet Partisi (AP) Sivas Milletvekili seçildi. 13. Dönemde Büyük Millet Meclisi NATO Grup Başkanı, NATO Parlamenterler Konferansı Daimi Komite Üyesi olarak görevlerde bulundu. Adnan Menderes’in kurmuş olduğu 19. Hükümet’te (I. Menderes Hükümeti) 11 Ağustos 1950 tarihinde yapılan kabinde değişikliğinde Ulaştırma Bakanı olarak atandı. Adnan Menderes’in 9 Mart 1951 tarihinde kurmuş olduğu 20. Hükümet’te (II. Menderes Hükümeti) Ulaştırma Bakanlığı görevi devam ettirildi. 20. Hükümet’te 10 Kasım 1952 tarihinde yapılan kabinde değişikliğinde Millî Savunma Bakanı olarak atandı. 27 Mayıs 1960 darbesinde sorgulanıp serbest bırakıldı. (https://www.kimoneo.com/ali-seyfi-kurtbek-kimdir/)

** Kore Savaşı (1950-3): 25 Haziran 1950’de, Çin ve Sovyetler Birliği destekli Kuzey Kore ile ABD destekli Güney Kore arasında başladı. Kuzey Kore, Güney Kore’yi işgal etti ve sınır hattı boyunca çatışmalar yaşandı. ABD önderliğindeki Birleşmiş Milletler, Güney Kore’ye desteğe gelen ilk kuvvet oldu. Bunun üzerine Çin ve Sovyetler Birliği, Kuzey Kore’ye savaş süresi boyunca destek verdi. Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki Soğuk Savaş’ın bir ürünü olarak Kore ayrı hükümetleri olan iki devlete bölündü. Her iki taraf da Kore üzerinde hak iddia etti ve sınır hattı hiçbir zaman kalıcı olarak kabul görmedi. Kore Savaşı’na, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, BM güçlerinin Kore’ye, Kuzey Kore işgalini sonlandırmak için göndermeye onay verdi. BM’ye üye 21 ülkenin askeri gücü BM tarafında savaştı. BM destekli güçlerin yüzde 90’ını ABD askerleri oluşturuyordu. Kore Savaşı’nın başlamasından iki ay sonra Güney Koreli ve ABD’li kuvvetler, Güney Kore’de Kuzey Koreli askerlerle Pusan Çemberi Muhaberesi’nde çatıştılar ve küçük bir alanda sıkıştılar. Eylül 1950’de Incheon civarında BM destekli karşı saldırı düzenlendi ve çok sayıda Kuzey Koreli askeri birlik etkisiz hale getirildi. Saldırıdan kaçmayı başaran Kuzey Koreli askerler Kuzey’e gitmeye zorlandı. BM destekli güçler Çin sınırı olan Yalu Nehri civarına ulaştı fakat Ekim 1950’de Çinli güçler Yalu Nehri sınırını geçerek savaşa dahil oldu. Çin’in Kore Savaşı’na dahil olması BM güçlerinin geri çekilmesine yol açtı ve bu süreç 1951 yılının ortalarına kadar sürdü. Seul kenti dört defa el değiştirdi ve savaşın son iki yılı 38’inci paralel yakınlarındaki cephe hattı ile yıpratma savaşı haline döndü. Kuzey Kore çok ağır bombardımana tutuldu. Avcı uçakları tarihte ilk kez hava muharebe manevrası ile karşı karşıya geldi. Komünist müttefike destek veren Sovyetler Birliği de Sovyet pilotları Kuzey Kore’ye yardım gönderdi. Türkiye, TBMM onayı olmadan Kore Savaşı için asker gönderdi. Bu kararı almadaki en büyük etken, dönemin Demokrat Parti hükümetinin Sovyetler Birliği tehdidine karşı NATO’ya katılabilme fırsatıydı. – Tuğgeneral Tahsin Yazıcı emrindeki 259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4 bin 414 erbaş ve erden oluşan 1. Türk Tugayı, 17 Eylül 1950 tarihinde Hatay’ın İskenderun limanından yola çıktı ve 12 Ekim 1950’de ilk ekip Pusan Limanı’na vardı. 17 Ekim 1950 tarihinde de ana ekip limana ulaştı, yola çıktı ve 20 Ekim 1950’de Taegu’ya ulaştı. 1. Türk Tugayı, Taegu’da ABD teçhizatı ile donatıldı ve savaşta yer almaya başladı. Türk güçleri bir süre cephe gerisinde kalan komünist gerillalarla mücadele etti ve sonrasında BM ordularına katıldı. 10 Kasım 1950’de Türk güçleri Taegu’dan ayrıldı ve 21 Kasım 1950’de Kunuri’ye ulaşarak ABD 9. Kolordusu’nun sağ kanadına konuşlandı. 24 Kasım 1950’de Türk güçleri Çin sınırına doğru ilerlemek için emir aldı fakat Çin askerleri, cephe arkasına sızmaya başladı. ABD ve Güney Kore birlikleri durumu fark etti ve geri çekilme emri verildi fakat bu emir Türk güçlerine çok geç ulaştı. 1. Tabur’un etrafı kuşatıldı ve çatışmaya girildi. 3. Tabur 9. Bölük yenik düştü ve geri kalan Türk güçleri Chongchon Nehri boyunca geri çekildi. Kore Savaşı 27 Temmuz 1953’te Panmunjom Ateşkes Antlaşması imzalanarak sona erdi. Antlaşmaya göre Kuzey Kore ve Güney Kore’yi ayıran Kore Tarafsız Bölgesi oluşturuldu ve savaş rehineleri karşılıklı geri verildi. Böyle bir antlaşma yapılsa da, Kuzey Kore ve Güney Kore tarafları barış antlaşması imzalamadı. Bazı kaynaklar ilişkileri tamamen donmuş her iki ülkenin de teknik olarak savaş halinde olduğunu söylüyordu. Nisan 2018’de Kuzey Kore ve Güney Kore liderleri Kore Tarafsız Bölgesi’nde bir araya geldi ve her iki taraf da Kore Savaşı’nın resmen sona erdiğini bildiren barış antlaşmasını imzaladı. Kore Savaşı sonucunda polis gücü kavramı savaşlarda yerini aldı. Kore Savaşı ile beraber Birleşmiş Milletler 1950 yılında 337 nolu ‘Atmosferde, fezada ve su altında nükleer silâh denemelerinin yasaklanması hakkında antlaşma’ kararını kabul etti. Böylece Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, BM’nin öncelikli organı haline geldi. Kore Savaşı ile beraber Türkiye 1952 yılında NATO üyesi oldu. (https://www.milliyet.com.tr/kore-savasi-nedenleri-nedir–kore-savasi-na-turkiye-neden-katildi–molatik-8851/)

Eric Weiss, Harry Houdini’nin gerçek adı. Sihirbaz Jean Eugene Robert (Robert Houdin)’den esinlenmiş. Karın kaslarına yumruk attırmış ve apandisti patlayarak ölmüş.

** Eric Weiss/ Harry Houdini (1874-1926): Budapeşte de dünyaya geldi. Ailesinin yedi çocuğundan biriydi. 3 Temmuz 1878’de Amerika’ya ayak bastı. Ailecek ilk olarak Appleton, Wisconsine yerleştiler. 1887’de ailecek New York’a taşındılar. Birkaç işte çalıştıktan sonra 9 yaşında trapezci oldu. Kendine “Gökyüzünün Prensi” lakabını taktı. Ayrıca kendi yaşıtlarının arasında yapılan koşu yarışında şampiyon oldu. Profesyonel sihirbaz olduktan sonra lakabını değiştirerek “Harry Houdini” yaptı. Bu lakabı almasındaki en büyük etken ise etkilendiği Fransız sihirbaz Jean Eugène Robert-Houdin ve arkadaşı Jack Hayman’ın ona Fransızcada Houdinin sonuna “-i” eklemenin “ona benzer, onun gibi” bir anlam katacağını söylemesidir. Yaptığı araştırmalardan sonra Houdini, ilk kitabını 1908 yılında “”The Unmasking of Robert-Houdin”” adıyla yayımladı. İlk olarak bütün Avrupa’yı dolaşarak yaptığı “Harry Handcuff Houdini” turnesi ile dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Gittiği her ülkede kendini yerel polis birimlerine meydan okuyarak kelepçelenmesini ve kilit altında tutulmaya çalışılmasıydı. Yeteneklerini fiyakalı bir biçimde gerçekleştirmesi ve seyircinin bütün gösteriye dahil olması en önemli özelliklerindendir. Kısa sürede repertuarını geliştirerek demir zincirlerden, gökdelenlerden sarkıtılan kalın halatlardan, sualtında deli gömleklerinden kurtulmak ve kapağı mühürlenmiş devasa süt şişelerinden kaçmayı da eklemiştir. 1904 yılında, binlerce izleyicinin meraklı ve telaşlı gözleri önünde Londons Daily Miror tarafından özel olarak yapılmış kelepçelerden kurtuldu. Yaptığı kaçış gösterilerinin bir düzmece olduğu söylentisine, kendisini “sahte sihirbazların cezalandırıcısı” olarak adlandırarak cevap verdi. Amerikan Sihirbazlar Topluluğunun başkanlığını yaptı ve profesyonel sihirbazlığın standartlarını yükseltti. Kendi kaçışlarını taklit etmeye çalışan herkese çok hızlı bir şekilde dava açarak hakkını savundu. Houdini birçok film çekti fakat, çok para kazanamadığı için kısa sürede aktörlüğü bıraktı. Aynı zamanda pilot olan Houdini, Amerika’dan Avusturalya’ya giden ilk pilot olmayı planladı. 1926 yılında dramatik ve gizemli bir şekilde hayata veda etti. Bir söylentiye göre, Montreal’de bir öğrencinin karnına atacağı en güçlü yumruğa dayanıp dayanamayacağı denemesine onay verdi ve deneme sırasında öğrencinin Houdini hazır olmadan birçok yumruk atarak apandistinin patlamasına sebep oldu. Birkaç gün sonra da bunun fark edilmeyerek Houdini’nin ölümüne sebep olduğu yönündedir. (https://www.bilgiustam.com/harry-houdini-kimdir-2/)

** Jean Eugene Robert/ Robert Houdin(1805 -1871): Fransız saat ustası, sihirbaz ve illüzyonistti ve modern sihir tarzının babası olarak kabul edildi. Sihri, fuarlarda görülen alt sınıflar için bir eğlenceden, Paris’te açılan bir tiyatroda sunduğu zenginler için bir eğlenceye dönüştürdü. Babası Prosper Robert, Blois’de bir saatçiydi. Jean-Eugene’nin annesi, Marie-Catherine Guillon, henüz küçük bir çocukken öldü. Orleans Üniversitesi’ne gitti. Babası onun avukat olmasını istiyordu, ancak Robert-Houdin bir saatçi olarak babasının izinden gitmek istiyordu. Yazışması mükemmeldi ve ona bir avukatın ofisinde katip olarak iş buldu. Hukuk okumak yerine mekanik aletlerle uğraştı. İşvereni onu babasına geri gönderdi. Saatçi olarak avukattan daha uygun olduğu söylendi, ancak o zamana kadar Jean’in babası çoktan emekli olmuştu, bu yüzden bir saat dükkanı olan kuzeninin çırağı oldu. Kısa bir süre Jean-Eugène saat ustası olarak çalıştı. Hayatının geri kalanında saat yapımı zanaatını sürdürmeye devam edecekti ve gizemli saati icat etmekle büyük bir itibar kazandı. 1820’lerin ortalarında, Ferdinand Berthoud tarafından yazılan Traité de l’horlogerie (“Saat Yapımı Üzerine İnceleme”) adlı iki ciltlik saat yapımı kitabının bir kopyasını satın almak için para biriktirdi . Eve gidip ambalajı açtığında, Berthoud kitapları yerine, gözlerinin önünde görünen şey, Bilimsel Eğlence adlı sihir üzerine iki ciltlik bir setti . Kitapları iade etmek yerine merakı onun üzerine geldi. Bu ciltlerden sihrin temellerini öğrendi. Günün her saatinde pratik yaptı. O andan itibaren sanata çok ilgi duymaya başladı. Aldığı kitapların sırların nasıl yapıldığını ancak nasıl yapılacağını göstermemesinden dolayı üzüldü. O günlerde mevcut olan kitaplardan öğrenmenin ayrıntılı açıklamaların olmaması nedeniyle çok zor olduğunu buldu, ancak kitaplar sanata olan ilgisini artırdı. Böylece Jean-Eugène yerel bir amatör sihirbazdan ders almaya başladı. Blois’den Maous adında bir podiatrist/podolog olan ama aynı zamanda sihir yapan fuarlarda ve partilerde eğlenen bir adamdan bir dizi ders için on frank ödedi. El çabukluğu konusunda ustaydı ve Jean-Eugène’e el-göz koordinasyonunu geliştirmek için nasıl hokkabazlık yapacağını öğretti.  Ayrıca ona bardak ve topların temellerini de öğretti. Genç Jean-Eugène’e, dijital el becerisinin tekrarla birlikte geldiğini ve durmaksızın pratik yaptığını söyledi. Büyü onun eğlencesiydi ve bu arada horoloji (saat yapımı) alanındaki çalışmaları devam etti. Hazır olduğunu hissettiğinde, Tours’a taşındı ve yan tarafta sihirbazlık yaparak bir saatçilik işi kurdu. Robert-Houdin, okuyuculara, Kont’un oğlu ve daha çok Torrini olarak bilinen sihirbaz Edmund De Grisi’nin çırağı olduğunda hayatında önemli bir dönüm noktasının geldiğine inanmasını isterdi. Bilinen şey, erken performansının amatör bir oyunculuk grubuna katılmasından geldiğidir. Daha sonra sosyal partilerde profesyonel bir sihirbaz olarak Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde sahne aldı. Jean-Eugène Robert’ın memleketi Blois’den gelen Parisli bir saat ustası Jacques-François Houdin’in kızıyla bu dönemde bir partide tanıştı. Kızın adı Josèphe Cecile Houdin’di ve Jean-Eugène ilk görüşmelerinde ona aşık oldu. 8 Temmuz 1830’da evlendiler. Kendi adını onunkine yazdı ve Robert-Houdin oldu. O ve Josèphe’nin sekiz çocuğu vardı ve bunlardan üçü hayatta kaldı. Paris’e taşındı ve kayınpederinin toptancı dükkanında çalıştı. Houdin ana mağazada çalışırken, Jean-Eugène mekanik oyuncaklar ve otomatik figürlerle uğraştı. Dükkandaki çalışmalarıyla Jean-Eugène hala sihir yapıyordu. Robert-Houdin tesadüfen Rue Richelieu’daki bir dükkana girdi ve sihir sattığını keşfetti. Orada, hem amatör hem de profesyonel sihirbazlarla tanıştı ve sihirbazlık hakkında konuştu ve Jules de Rovère adında bir aristokratla tanıştı ve sihirbazların kullandığı büyük bir yanlış yönlendirme tekniğini tanımlamak için “prestidigitation/ sihir” terimini icat etti. Papa Roujol’s’ta Robert-Houdin, zamanın birçok mekanik püf noktasının ayrıntılarını ve bunların nasıl geliştirileceğini öğrendi. Oradan, şarkı söyleyen bir kuş, ip üzerinde bir dansçı ve bardak ve topları yapan bir otomat gibi kendi mekanik figürlerini yaptı . En beğenilen otomatı, yazı ve çizim figürüydü. Bu figürü PT Barnum’a sattı. 1843’te Josèphe otuz iki yaşında öldü . Bakması gereken üç küçük çocuğu olduğundan on yaş küçük bir kadın olan François Marguerite Olympe Braconnier ile yeniden evlendi. Robert-Houdin, Paris’e gelen büyük sihir gösterilerini izlemeyi severdi. Bir gün kendi tiyatrosunu açmayı hayal etti. Bu arada, özel partilerde sahne alması için Count de l’Escalopier adlı bir arkadaşı tarafından işe alındı. Artık boş zamanı olduğu için, ekipmanı başkalarına satmak yerine kendi kullanımı için inşa etmeye başladı. Dükkandan ve yeni icatlarından elde ettiği gelir, ona hile içermeyen (veya en azından öyle görünen) cam aparatları kullanarak yeni numaralar denemesi için yeterli parayı verdi. Gösteri yapmak için kiralandığı salonlar kadar zarif bir sahne tasarladı. Ayrıca bir sihirbazın geleneksel gece kıyafetleri giyerek böyle giyinmesi gerektiğini düşünüyordu. Vizyonunu gerçeğe dönüştürmek için kendisine Count de l’Escalopier’den mali destek aldı .  Palais Royal’in bahçelerinin etrafındaki kemerli yolların üzerinde bir oda grubu kiraladı. 3 Temmuz 1845’te Robert-Houdin, 200 koltuklu theatre Robert-Houdin’in prömiyerini  “Soirées fantastikleri” olarak adlandırdı.  Robert-Houdin her performansıyla daha iyi hale geldi ve eleştirel beğeni toplamaya başladı.  1846’da Liege’de o zamanlar tanınmış Belçikalı sihirbaz Louis Courtois ile yaptığı gibi, bazen yerel sihirbazlarla birlikte Paris dışında da sahne aldı. Robert-Houdin, her sihir programının bir numara diğerlerine dayanacak şekilde düzenlenmesi gerektiğini hissetti. Bir sürpriz, daha da büyük bir sürprize yol açmalıdır. Robert-Houdin’in sunduğu bazı püf noktaları ve yanılsamalar klasik hale geldi. O numaraya, John Henry Anderson gibi sihirbazlar tarafından zaten kullanılan bir başlık olan “Second Sight” adını verdi , ancak etkisi tamamen farklıydı. Robert-Houdin’in versiyonunda, seyircinin içine girdi ve seyircinin kaldırdığı eşyalara dokundu ve oğlunun canlandırdığı gözleri bağlı asistanı her birini ayrıntılı olarak anlattı. Bir sansasyon yarattı ve kalabalığın gösterilerini görmesini sağladı. Sonunda, Robert-Houdin yöntemi değiştirdi, oğluna elinde ne olduğunu sormak yerine basitçe bir zil çaldı. Bu, söylenen bir koddan şüphelenenleri şaşkına çevirdi. Hatta zili bir kenara çekip sessiz kalıyordu ve oğlu hala babasına teslim edilen her nesneyi anlatıyordu. Robert-Houdin testi zorlaştırdı. Oğlunun eline bir bardak su koydu ve Emile ondan içmeye başladı. Seyircilerin sadece düşündüğü sıvıların tadını algılayabildi. Robert-Houdin döneminde, Paris’in tamamı coşkuyla ” eter ” in gizemli kullanımlarından bahsediyordu. Seyirciye, eterin harika bir yeni özelliğini keşfettiğini söyledi. Robert-Houdin, “Yaşayan bir kişi bu sıvıyı en yüksek konsantrasyonda soluyorsa, hastanın vücudu birkaç dakika balon kadar hafif hale gelir” dedi. Tam da bunu “kanıtlamaya” devam etti. Tahta bir bankın üzerine üç tabure koydu. En küçük oğlu Eugène ortadaki ayakta duruyordu. Babasının talimatıyla kollarını uzattı. Robert-Houdin taburelerin üzerine iki baston koydu ve onları oğlunun kollarının altına yerleştirdi. Bir şişe eter aldı ve açtı. Seyirci tiyatroda dolanırken kokusunu aldı. Şişeyi oğlunun burnunun altına yerleştirdi. Robert-Houdin tabureyi oğlunun ayaklarından aldı ve bir paçavra gibi gevşek bir şekilde asıldı. Bastonlardan birini aldı, bu yüzden tek koluyla sallanıyordu ve başını dikkatlice yukarı kaldırılmış eline dayadı. Bu yeterince şaşırtıcıydı. Daha sonra yaptığı şey çarpıcıydı. Küçük parmağıyla oğlunu yatay bir pozisyonda dik olarak kaldırdı ve sonra havada asılı kalana kadar bıraktı. Robert-Houdin oğlunu bu askıya alınmış durumda bırakmak için uzaklaştı, sadece sağ dirseğiyle dengelendi ve başka hiçbir destek yoktu. Robert-Houdin, Havaya Yükselme İllüzyonunu gerçekleştiren ilk kişi değildi. Avrupa’da ilk 1832 veya 1833’te Ching Lau Lauro’ydu. Robert-Houdin’in yan masalarından birinde yumurta, limon ve portakal vardı. Seyircilerin arasına girdi ve o zamanlar moda olan bir bayan mendilini ödünç aldı. Onu bir top haline getirdi. Topu ellerinin arasına soktu ve mendil, masadaki yumurtaya geçene kadar küçüldü. Dikkatlice yumurtayı aldı. Seyirci onun açmasını ve seyircinin mendilini yapmasını bekledi. Bunun yerine, bunu da ortadan kaldırdı. Seyirciye yumurtanın limona gittiğini söyledi. Bu, limon ve portakal ile tekrarlandı. Portakalı yok ettiğinde geriye kalan tek şey ince bir tozdu. Bu gümüş bir şişeye yerleştirildi. Bu şişeyi alkolle ıslattı ve ateşe verdi. Asistanlarından biri tahta bir kutuya dikilmiş küçük bir portakal ağacı getirdi. Seyirci, ağacın herhangi bir çiçek veya meyve içermediğini fark etti. Şişeden çıkan mavi alev bunun altına yerleştirildi. Ondan çıkan buhar, yaprakların ondan portakal çiçekleri yaymasına ve filizlenmesine neden oldu. Robert-Houdin daha sonra sihirli asasını aldı ve salladı. Çiçekler kayboldu ve portakallar açıldı. Portakalları ağaçtan kopardı ve gerçek olduklarını kanıtlamak için izleyicilere fırlattı. Bunu sadece bir tane kalana kadar yaptı. Asasını tekrar salladı ve portakal dört kısma ayrıldı ve içindeki beyaz bir malzeme ortaya çıktı. Ağacın arkasından saat mekanizmalı iki kelebek belirdi. Kelebekler beyaz kumaşın köşesini tutup açarak seyircinin mendilini ortaya çıkardı. Robert-Houdin, belgeleri veya sanat eserlerini kolunun altına tutmak için kullanılan geniş bir portföy getirdi. Portföy, bir inçin dörtte üçü kadar kalın, çok küçük veya resimlerden başka bir şey tutamayacak kadar inceydi. Omurgası seyirciye bakacak şekilde kasayı tutmak için iki ince sehpa üzerine koydu. Beklenen çizimleri ondan kaldırdı. Bu resimlerden biri çıplak başlı bir kadını gösteriyordu. Daha sonra çiçeklerle süslenmiş iki bayan bonesi üretti; biri kış, diğeri yaz için. Her yapım için kanadı indirdi. Sonra bir kuş resmi ve ardından düz doldurulmuş bir kuş gösterdi. Bununla birlikte portföyünden dört canlı kaplumbağa güvercini çıkarmaya başladı. Tencere ile kavga eden iki aşçının çizgi film resmini gösterdi. Bunu üç devasa bakır kap izledi. Biri fasulyeyle, bir diğeri alevler fışkırarak doluydu ve üçüncü kap kaynar suyla doldurulmuştu. Sonradan, portföyün üst kanadını kaldırdı ve kuşlarla dolu büyük bir kafesi çıkardı. Kare kafesle seyircilere doğru yürüdü ve numaranın bittiğini düşünerek alkışladılar. “Şimdi burada hiçbir şey – ne hiçbir şey ne de hiç kimse,” dedi dik kanadı çalarken.  Final için portföyü son bir kez kapattı ve küçük oğlunu ondan çıkardı. Tiyatrosu için icat ettiği hilelerin sayısı çok fazlaydı, ancak en dikkat çekici olanı “Hafif ve Ağır Sandık” tır. Elektrik kullanımının başlangıç ​​döneminden, özellikle de Hans Christian Orsted’in elektromanyetizma keşfinin o zamanki yeniliğinden yararlandı. Robert-Houdin, yanına bir fit genişliğinde küçük bir tahta kutu getirdi. Onu hırsızlardan korumanın bir yolunu bulduğunu söyledi. Seyirciden, genellikle küçük bir çocuktan onu kaldırmasını istedi. Çocuk onu kolaylıkla kaldırdı. Ardından seyircilerin arasından yetişkin bir erkek çıkardı ve ondan aynı kutuyu kaldırmasını istedi. Yetişkin erkek kutuyu kaldıramadı. Robert-Houdin’in icatları, yinelenen illüzyonlar yapmak ve satmaktan tutuklanan güvenilir tamircisi Le Grand tarafından korsanlaştırıldı.  Bu illüzyonların çoğu, rakiplerinin eline geçti. Robert-Houdin’in küçük tiyatrosu, sihir meraklıları için bir mekân haline geldi. Kral Louis Philippe bile özel bir gösteri için odayı kiraladı. Kral, 1847’de Kraliyet Sarayı’nda verdiği zaferden sonra, Palais Royal’de Robert-Houdin’i görmek için maiyetini almaya karar verdi.Devrim Paris’teki tüm tiyatroları kapattı. Robert-Houdin tiyatrosunu kapattı ve yola çıktı. Kıtayı kısa bir süre gezdi ve sonra Büyük Britanya’ya gitti. Robert-Houdin, Fransız oyun yazarlarından oluşan bir şirket ile ilk İngilizcesini Londra’daki St. James Tiyatrosu’nda yaptı. Programını haftada üç kez sundu. Compars Herrmann onun illüzyonlarının korsan versiyonlarını da kullanıyordu. Buna rağmen, Robert-Houdin orada bir başarı elde etti. Öyle ki, 1848’de Kraliçe Victoria için bir performans yaptı. Üç aylık bir İngiltere turunun ardından, yaklaşık bir buçuk yıl sonra evine döndü. Tiyatroyu yeniden açtı ve Paris’te kalıcı oldu. 1850’de Palais Royal’i kayınbiraderi Hamilton’a (Pierre Etienne Chocat) verdi. Fransa’yı dolaşmak için serbest kaldı. Bunu iki yıl boyunca yaptı. Sonra Almanya’ya gitti ve İngiltere’ye dönüş nişanında Kraliçe Victoria için ikinci kez sahne aldı. Kısa bir Fransa turu yaptı ve ardından 48 yaşında halka açık gösterilerden emekli oldu.  Robert-Houdin emekli olduktan sonra, kendisini elektrikle icatlarına ve yazılarına adadı. Evi, “Le Prieuré” (Tarikat), tamamen elektrikle yönetiliyordu. 1856’da Louis Napolyon tarafından Cezayir’deki kabileleri yatıştırması istendi. Napolyon III, Marabutlar adlı dini liderler konusunda endişeliydi . Marabutlar, sahte büyü yetenekleri ile kabilelerini kontrol ediyorlardı. Napolyon, Robert-Houdin’in Fransız büyüsünün daha güçlü olduğunu göstermesini istedi. Büyülü görev, Cezayir’deki Bab Azoun Tiyatrosu’nda haftada iki kez performanslar vereceği gayri resmi bir gösteri ile başladı. Ülkenin aşiret reislerinden önce birçok özel galalar da verdi. Gösterileri tamamlandıktan sonra, kabilesinin birkaç şefine özel bir sunum yaptı. Çöl kabilesinin başı Bou-Allem’in evine davet edildi. Arap çölünün şafağında, Robert-Houdin’e özel bir numara yapması için meydan okundu. İsyancılardan birini, dişlerinin arasına sıkıştırdığı işaretli bir kurşunla kendisine ateş etmeye davet etti.  Fransa’ya olan bağlılığını simgeleyen kırmızı bir cüppe giyen Bou-Allem’den bir sertifika aldı . Robert-Houdin, gizemli tezahürlerini öven bu parşömenle, tamamlanan görevle Fransa’ya döndü.  Olası herhangi bir isyanı bastırdığı için Fransız hükümeti tarafından yaptığı hizmetlerden dolayı ödüllendirildi. Cezayir’deki görevi tamamlandıktan sonra, Robert-Houdin son halka açık performansını Marsilya’daki Grand Théâtre’de verdi , ardından memleketi Blois’in yakınlarındaki Saint-Gervais’deki evine döndü ve burada Confidences d’un Prestidigitateur adlı anılarını yazdı . Ayrıca sihir sanatı üzerine birkaç kitap yazdı. Fransa-Prusya Savaşı çıkana kadar on beş yıl boyunca mutlu bir şekilde emekliye ayrıldı . Oğlu Eugène, bir Zouave alayında kaptandı . 6 Ağustos 1870’te Robert-Houdin, oğlunun Worth Muhaberesi’nde ölümcül şekilde yaralandığını duydu . Bu arada,Hessian Askerleri Paris’i ele geçirdi ve Robert-Houdin ailesini mülkünün yakınındaki bir mağaraya sakladı. Robert-Houdin’e göre Rus askerleri çok kaba davrandı, ancak Polonyalı askerleri çok daha nazik buldu. Dört gün sonra Robert-Houdin, oğlunun yaralarından öldüğünü öğrenecekti. Bunun ve savaşın yarattığı stresle sağlığı bozuldu ve zatürreye yakalandı ve öldü. (https://en.wikipedia.org/wiki/Jean-Eug%C3%A8ne_Robert-Houdin)

** Harry Kellar/ Heinrich Keller (1849 – 1922): Alman göçmeni olarak Erie, Pennsylvania’da doğdu. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında büyük sahne şovları sunan Amerikalı sihirbaz. Kellar,  Harry Houdini’nin öncülü ve altında çıraklık yaptığı Robert Heller ve Isiah Hughes’un halefiydi. Sık sık “Amerikan Sihirbazları Dekanı” olarak anılıyordu ve beş kıtada yoğun bir performans sergiledi. En unutulmaz sahne illüzyonlarından biri, John Nevil Maskelyne tarafından icat edilen ve daha sonra Harry Blackstone Sr. tarafından satın alınan bir illüzyondan kopyalanan, “Prenses Karnac’ın Yükselişi” olarak bilinen bir kızın havaya yükselmesiydi. Kellar bir eczacının yanında çıraklık yaptı ve sık sık çeşitli kimyasal karışımlarla deneyler yaptı. Kellar’ın bir keresinde işvereninin eczanesinin zemininde bir delik açtı. Kellar, ailesinin gazabıyla yüzleşmek yerine bir trene bindirildi. O zamanlar sadece on yaşındaydı. Bir akşam Kellar , Isaiah Harris Hughes’un sahne adı olan gezici bir sihirbaz olan “The Fakir of Ava ” nın performansını izledi ve gösteriden sonra Kellar “hemen sahneye çıkma dürtüsü” aldı. Kellar on altı yaşında ilk solo performansını Michigan, Dunkirk’te verdi ; tam bir felaketti ve Kellar, Hughes ile çalışmaya geri döndü. İki yıl sonra Keller daha iyi sonuçlarla tekrar denedi, ancak mali durumu zayıf olduğu için ilk kariyeri genellikle gösteri için ekipman ödünç almak ve alacaklılardan kaçınmaktan ibaretti. Kellar, 1869’da Ira Erastus Davenport, William Henry Davenport ve William Fay’den oluşan bir grup  olan “The Davenport Brothers and Fay” ile çalışmaya başladı . Kellar, 1873’te yollarını ayırıp Orta ve Güney Amerika’da bir “dünya turuna” çıkana kadar onlarla birkaç yıl çalıştı. Çok başarılı oldu. Bindiği gemi battı, kazancını yatırdığı banka da iflas etti. Keller, John Nevil Maskelyn ve George Alfred Cooke’nin Mısır Salonu olarak adlandırılan tiyatrosunu ziyaret ettikten sonra , tek bir yerde performans yapma fikri ilham verdi. Kalan parasını satın almak için harcadığı bir numara olan ‘The Vanishing Birdcage’i oynadı. Kellar, parayla İngiltere’deki Masekylne ve Cooke’a dayanan bir “grup” kurdu, hatta tiyatrosuna Mısır Salonu adını verecek kadar ileri gitti. Kellar 1878’de İngiltere’ye döndü ve Maskelyne’nin Psycho”  versiyonu da dahil olmak üzere yeni ekipman satın almak için 12.000 $ yatırım yaptı. Güney Amerika’da hayal kırıklığı yaratan bir turun ardından Kellar kalan gösterilerini iptal etti ve New York’a döndü. Gelmeden kısa bir süre önce, Kellar’aRobert Heller’in ölümü söylendi. Kellar, adının her zaman “e” ile Keller olduğunu ve Heller ile karıştırılmaması için yıllar önce gerçekten değiştirdiğini kanıtlamaya çalıştı. Ayrıca Heller’in adını William Henry Palmer’dan değiştirdiğine de dikkat çekti. Halk hala ona karşı duyarlı değildi ve Kellar’ın Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yaklaşan gösterilerini sonunda iptal etmesine ve Brezilya’ya dönmesine neden oldu. 1882’de başka bir dünya turunun ardından Kellar, Avustralya Melbourne’de sahne aldı ve imzasını almak için sahne arkasına gelen Eva Lydia Medley ile tanıştı. Önümüzdeki beş yıl boyunca karşılıklı mektuplaştılar. Kellar, Pennysylvania’da, 1884 yılının Aralık ayında Egyptian Hall versiyonuna başladı . Kellar, 264 gösteriden sonra 24 Haziran 1885’te tiyatroyu kapattı. Medley, buraya geldi ve 1 Kasım 1887’de evlendiler. Önümüzdeki yıllarda Kellar’ın şovlarında önemli bir rol oynadı – sadece onun yaklaşan illüzyonlarının çoğunda rol almakla kalmadı, aynı zamanda şovlar için müzik de sağladı. Kellar’ın yurtdışında olduğu dönemlerde bir başka sihirbaz olan  Alexander Herrmann ünlü olmuş ve Kellar Amerika’ya döndüğünde kendisini bir rakiple bulmuştur. Kellar 1908’de emekli oldu ve Howard Thurston’un halefi olmasına izin verdi. Kellar son gösterisini Baltimore, Ford tiyatrosunda yaptı. Kellar, özellikle Harry Houdini de dahil olmak üzere diğer sihirbazlar tarafından sık sık ziyaret edildi. 1917’de Houdini , bir Alman U- botu tarafından batırılan gemide ölenlerin ailelerine fayda sağlamak için bir gösteri düzenledi ve Kellar’ın emeklilikten çıkıp bir gösteri daha yapmasını sağladı. Hile, izleyicinin bakış açısından gizlenmiş kılık değiştirmiş bir makine tarafından yapıldı. Kellar, sahnede bir kanepede uyuyan kadının bir prenses olduğunu iddia ediyordu , o havada havaya uçuyordu ve sonra askıya alınmadığını kanıtlamak için kadının vücudunda bir çember ileri geri hareket ettiriyordu. “Prenses” in elbisesinin içinde, üzerinde oturduğu düz bir tahta vardı ve bu, kulise doğru yandan çıkan metal bir çubuğa bağlıydı. Çubuğun diğer ucu, kadını kaldırmak ve indirmek için bir makineye bağlanmış, perde ve kendi vücudu tarafından görüş engellenmiştir. Kellar’ın çemberle yüzdüğünü “kanıtlamasına” izin vermek için, çubuk kaba bir “S” şeklindeydi ve çemberi vücudunun uzunluğu boyunca herhangi bir yönde hareket ettirmesine izin veriyordu. Kellar, seyircilerden altı parmak yüzük ödünç alır. Onları bir tabancanın namlusuna yükler , tabancayı sahnenin yanında asılı duran bir sandığa nişan alır ve ateşler. Sandık açılır ve içinde başka, daha küçük bir sandık vardır. Bunun içinde iç içe geçmiş altı kutu var. Her biri açıldığında, üst üste istiflenir ve en küçüğünün içinde her biri çiçeklere kurdeleyle bağlanmış beş halka bulunur. Beş yüzük sahiplerine iade edilir. Altıncı yüzüğün sahibi, kendisine ne olduğunu merak eder ve Kellar fark etmemiş gibi yapar. Robert Houdin’in “Tükenmez Şişesi” nin bir varyasyonu olan bir sonraki numarasına devam ediyor . Seyirci üyeleri şarap, viski, limonata veya sadece su gibi farklı içecekleri söyler. Her biri aynı şişeden dökülür ve seyirciler gerçekten de talep ettikleri içecekleri aldıklarını kabul eder. Şişe boşalınca Kellar onu alır ve kırar. İçeride, boynuna altıncı halkanın takılı olduğu bir kuşak bulunan bir kobay vardır. Yüzük sonunda sahibine geri verilir. ABD başkanı Theodore Roosevelt ve çocuklarına yaptığı yüzük numarasında Ethel altıncı yüzüğün sahibiydi ve Kellar yüzüğünü iade ettikten sonra, kobayı evcil hayvan olarak da isteyip istemediğini sordu. Sonra Kellar kobayını kağıda sardı ve Ethel’e geri verdi. Açıldığında içinde pembe güllerden bir buket vardı. Cam bir masanın üzerine yerleştirilmiş bir lamba görülmektedir. Kellar, parlayan lambayı ince bir bezle örter. Kellar, izleyicilere her akşam lambanın belirli bir saatte Hindistan’daki sözde orijinal sahibine iade edileceğini söyledi . Günün o anki saatinde bir zil çaldığında Kellar bir tabanca yükleyerek lambaya doğrulttu. Kellar son zil sesiyle tabancayı ateşledi. Kumaş sahneye düşerken lamba eriyor gibiydi. (https://en.wikipedia.org/wiki/Harry_Kellar)

** Isaiah Harris Hughes/Ava Fakir’i (1810 -1891) İngiltere Essex’de doğdu. Amerika Birleşik Devletleri’ne taşındı ve gezici bir sihirbaz olarak zamanın birçok standart numarasını yaptı. Hughes Amerika’ya taşındı ve önceki bir işverenin adını aldı ve The Fakir of Ava oldu. Koyu makyaj, egzotik kıyafetler giyer ve Burma’daki Ava’dan geldiğini iddia ederdi. Daha sonra kostümünü bıraktı ve resmi gece elbisesiyle sahne aldı. 1857’de Hughes, daha sonra 1800’lerde birçok sihirbaz tarafından kullanılan bir numara olan “hediye şovu” fikrini ortaya attı. Hughes, hediye şovlarında sihir yapmanın yanı sıra kapı ödülleri de veriyordu. Hediyeler, ikinci el saatler veya pirinç takılar gibi ucuz ıvır zıvırdı. Bununla birlikte, konsept izleyicileri heyecanlandırdı ve çektiği büyük kalabalıklar nedeniyle oldukça karlıydı. Harry Kellar çocukken gazetede Fakir of Ava’nın asistanının ilanına cevap verdi ve işi aldı. (http://www.geniimagazine.com/wiki/index.php/Fakir_of_Ava)

** Siegfried Fischbacher (1939-2021) ve Roy Horn/Uwe Ludwig Horn (1944-2020) : Siegfried ve Roy, en çok beyaz aslanlar ve beyaz kaplanlarla yaptıkları şovlarla tanınan Alman-Amerikan sihirbaz ve eğlence ikilisiydi. 1990’dan 2003’e kadar ikili Mirage Resort and Casino’da Siegfried & Roy olarak en çok ziyaret edilen gösteriyi yaptılar. Fischbacher ve Horn Almanya’da doğdu ve büyüdü. Amerika Birleşik Devletleri’ne taşındılar ve 1988’de vatandaşlığa kabul edildi. Siegfried Fischbacher Rosenheim Bavyera’da Martin ve Maria Fischbacher’in çocuğu olarak doğdu.  Annesi ev hanımıydı ve babası 2. Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’nde savaş esiri olan profesyonel bir ressamdı. Fischbacher çocukken sihir numaralarıyla ilgili bir kitap satın aldı ve illüzyonlar yapmaya başladı. 1956’da İtalya’ya taşındı ve bir otelde çalışmaya başladı. Sonunda Fischbacher, TS Bremen gemisinde Delmare sahne adı altında bir iş buldu. Gemide performans sergilerken, Horn ile tanıştı ve bir gösteri sırasında ona yardım etmesini istedi. Fischbacher ve Horn , gemiye canlı bir çitayı getirdikleri için kovuldu, ancak New York merkezli bir kruvaziyer hattı tarafından keşfedildi ve ikili olarak birlikte performans göstermeye başladı.  Uwe Ludwig Horn Nordenham, Oldenburg’da doğdu. Babası II.Dünya Savaşı’nda öldü ve annesi savaş bittikten sonra bir inşaat işçisiyle evlendi. Daha sonra bir fabrikada çalışmaya başladı.  Horn çok genç yaşta hayvanlarla ilgilenmeye başladı ve çocukluk köpeği Hexe (Cadı) ile ilgileniyordu. Horn’un annesinin arkadaşının kocası Emil, Horn’a 10 yaşından itibaren egzotik hayvanlara erişim sağlayan Bremen Hayvanat Bahçesi’nin kurucusuydu. Horn, 13 yaşında okulu bıraktı. Fischbacher ile tanıştığı ve performans kariyerine başladığı Bremen kruvaziyer gemisinde garson olarak çalıştı. Bremen’deki Astoria Tiyatrosu’nun sahibi, Fischbacher ve Horn’un bir Karayip yolcu gemisinde oynadıklarını gördü ve ikiliyi gece kulübünde performans göstermesi için işe aldı.  Avrupa’da bir kariyer başlattı ve kaplanlarla performans göstermeye başladılar. 1967’de Las Vegas’a gelmelerini isteyen Tony Azzie tarafından Paris’te performans sergilerken keşfedildiler. Horn’un 3 Ekim 2003’te doğum günündeki gösteri sırasında , Montecore adlı yedi yaşındaki beyaz bir kaplan Horn’a saldırdı. Hareketin bir parçası olarak, ancak senaryoyu bozan Horn, mikrofonunu Montecore’un ağzına tuttu ve seyirciye “merhaba” demesini söyledi. Montecore, Horn’un kolunu ısırarak cevap verdi. Eğitmenleri yardımcı olmak için sahne arkasından koşarken, Montecore Horn’un boynunu ısırdı ve onu sahnenin dışına sürükledi. Eğitmenler kaplana , mevcut son çare olan yangın söndürücü bidonlarını püskürterek Horn’u serbest bırakmasını sağladı. Saldırı Horn’un omurgasını kopardı, büyük kan kaybına neden oldu ve vücudunun diğer kısımlarını ağır şekilde yaraladı, motor ve sözel yeteneklerini kalıcı olarak bozdu. Ayrıca felç geçirdi. 23 Nisan 2010’da Fischbacher ve Horn gösteri dünyasından emekli oldu. (https://en.wikipedia.org/wiki/Siegfried_%26_Roy)

David Copperfield, sihirbazlık konusunda antika eşya ve kitap topluyor. Sihirbaz Wyman’ın Abraham Lincoln’un elinden geçirdiği bozuk para, Houdini’nin eşyaları ve ses kaydı bulunuyor.

** David Copperfield /David Seth Kotkin (1956- ): Emmy Ödüllü ABD’li ilüzyonist. Gösterileri sırasında anlattığı hikayelerle gösterilerini çok iyi kombine etmesiyle bilinir. New Jersey, Amerika’da Yahudi ve Ukraynalı göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Henüz 12 yaşındayken sihirbazlığa ilgi duymaya başladı ve 12 yaşında, Amerikan Sihirbazları Derneği’ne kabul edilen en genç sihirbaz olma unvanına kavuştu. 16 yaşında New York Üniversitesi’nde sihirbazlık üzerine dersler vermeye başladı. Sihirbaz, 18 yaşında Fordham Üniversitesi’nde yüksek öğrenimine başladı ve aynı yıl Chicago müzikali “The Magic Man“de rol almaya başladı. Burada yeni sahne ismini benimsedi; “David Copperfield”. Bu müzikal, Chicago sahnelerinde en uzun süre sahnelenen gösteri oldu. Copperfield’ın bu müzikaldeki başarısı, CBS kanalının dikkatini çekti ve sihirbazla “The Magic of David Copperfield” isimli gösteri için bir sözleşme imzaladılar. Bu gösteri, 40 ülkede yayınlandı. Ilüzyonist, 1980 yapımı korku filmi “Terror Train“de sihirbaz Ken rolünü üstlendi. 1994 tarihli “Prêt-à-Porter” adlı filmde de rol aldı. 1982 yılında Copperfield, “Project Magic” adlı bir rehabilitasyon programı başlattı. Bu programda engelli insanların eski kabiliyetlerine tekrar kavuşmalarına yardımcı olunuyordu. Ayrıca bu program dünya çapında 1000 civarında hastanede uygulamaya sokuldu. Copperfield’ın hayallerinden bir tanesi “Magic Underground” isimli, sihir temalı iki restoran açmaktı. Bu restoranların bir tanesi New York’ta, bir diğeri de Walt Disney World’de yer alacaktı. Yüksek teknoloji donanımlı bu restoranlarda masalar havada uçabilecek, garsonlar sihir gösterileri yapabilecekti. Ancak bu proje hem New York hem de Walt Disney World de gerçekleştirilemedi. Copperfield’ın bir diğer projesi, gelecek nesiller için sihir sanatının geçmişini irdeleyen her türlü antika kitap ve yayını toplayarak güvenli bir şekilde saklayabilmekti. Ilüzyonistin “International Museum and Library of the Conjuring Arts” adıyla bilinen bu alandaki geniş koleksiyonu şu anda Las Vegas, Nevada’da bulunuyor. Copperfield, 21 kez Emmy Ödülü kazandı. Aynı zamanda bir solo gösteride en çok bilet satan showman olma unvanıyla Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi. Aynı zamanda Broadway’de bir hafta içinde satılan maksimum bilet sayısı ile de rekoru elinde bulunduruyor. Yine Guinness Rekorlar Kitabı’nda dünya tarihinde en çok ödül kazanan sihirbaz olarak yer alıyor. Hollywood Ünlüler Kaldırımı’nda da bir yıldızı olan ilk sihirbaz. (https://www.haberler.com/david-copperfield/biyografisi/#:~:text=David%20Copperfield%20(David%20Seth%20Kotkin,%C3%A7ok%20iyi%20kombine%20etmesiyle%20bilinir.)

** Abraham Lincoln (1809-1865) : Amerikalı siyasetçi, devlet başkanı, hukukçu. ABD’nin 16. başkanı ve Cumhuriyetçi Parti’nin ilk başkanıdır. Lincoln, Amerikan İç Savaşı’nda Konferasyon’a karşı büyük bir galibiyet elde etti. Ülkenin birliğini korudu ve köleliği bitirdi. 1860 Başkanlık Seçimleri’nden önce savcılık, Illinois Temsilciler Meclisi üyeliği ve bir dönemde ABD Temsilciler Meclisi üyeliği yapmıştır.  1860 yılında Başkanlık için resmen adaylığını koydu. Ertesi yıl oyların büyük çoğunluğunu alarak Cumhuriyetçi Parti’nin ilk başkanı oldu. 1863 yılında Serbest Bırakma Beyannamesi ve On Üçüncü Yasa değişikliği bildirilince Haziran 1863 tarihinde kölelik resmen kalkmış oldu. Lincoln, suikast sonucu ölen ilk başkan oldu. Abraham Lincoln, Thomas Lincoln ile Nancy Lincoln adında iki eğitimsiz çiftçinin ilk çocuğu olarak Kentucky eyaletinde dünyaya geldi. Lincoln’ün soyu, 17. yüzyılda İngiltere Hingham’dan, Massachusetts’e göç etmiş olan Samuel Lincoln’e dayanır. 1818’de, Lincoln 9 yaşındayken, annesi öldü. Kısa bir süre sonra Thomas Lincoln, Saraha Bush Johnston adında bir kadınla evlendi. Lincoln, ekonomik nedenlerden dolayı 18 ay kadar örgün eğitim alabildi. Daha sonra maddi sıkıntılar ve ailesinin kamu arazisinde oturduğu gerekçesiyle Illinois eyaletine taşındı. Doymak bilmeyen okuma isteğiyle kendi kendisini eğitti. Lincoln, aynı zamanda bir güreşçi ve ağaç kesme konusunda yetenekliydi. 1,93 m boya sahipti ve yaşına göre çok güçlüydü. 4 Kasım 1842 tarihinde Lincoln, Mary Todd ile evlendi. Robert Todd Lincoln, 1 Ağustos 1843 yılında Springfield’da doğdu. Onun tek yetişkin yaşa gelebilen oğlu Robert, Harvard Kolejine gitti. Diğer çocukları (3 tane) ise genç yaşta öldüler. 1832’de, henüz 23 yaşındayken, Liberal Parti üyesi olarak başarısız bir kampanya ile siyasi kariyerine başladı. Sangamon nehrindeki gemi trafiğini üstlendi. Daha sonra Kara Şahin Savaşı sırasında milis kuvvetlere kaptanlık yaptı. 1834 yılında, devlet meclisi seçimini kazandı Sir William Blackstone’un İngiltere’nin hukuk sistemini anlattığı, “Commentaries on the Laws of England” adlı kitabı okudu ve hukuk öğretmeye başladı. Bu yıllarda çok başarılı bir avukat oldu. Lincoln, 1841 yılında  Whig Partisi’ne William Herndon ile birlikte girdi. 1847 yılında Birleşik Devletler Temsilciler Meclisine seçildi. Meksika- Amerika Savaşı ile ilgili başkan James K. Polk ‘u eleştirdi. Illinois Yüksek Mahkemesi’nde avukatlık kariyerine başlayan Lincoln, birçok davada başarılı olarak o dönemin en başarılı avukatları arasına girmeyi başardı. Lincoln’ün en önemli davası 1858 yılında bir cinayet davası oldu. Lincoln’ün müvekkili William “Duff” Armstrong, James Metzker’i öldürmekle suçlanıyordu.1858 yılında müdafaa ettiği ünlü William \”Duff\” Armstrong davasıyla, hukuk dehasını da ortaya koydu. Farklı ve o zamanlar ender rastlanılan bir taktik kullanmak suretiyle, görgü tanığının yalan söylediğini çiftçi almanağıyla kanıtladı. Lincoln, İllionis eyaletinde geçirdiği 23 yıllık hukuk hayatı boyunca, 5.100’den fazla davada avukatlık yaptı. 19. yüzyılın ortalarında ABD’nin güneydoğu bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmekte ve gereken iş gücü Afrika’dan kaçırılıp getirilen siyah ırktan oluşan kölelerden sağlanmaktaydı. Diğer bölgelerde ekonomi sanayiye yönelmiş ve kölelik ortadan kalkmıştı. Batı kesiminde hala yeni eyaletler kurulmaya devam ediyor ve bu yeni eyaletlerin çoğunda kölelik yasaklanıyordu. Bu ortamda güney eyaletleri köleliğin eninde sonunda güneyde de yasaklanacağından endişelenmekteydiler. Bu da güneyin yaşam tarzını kökünden tehdit ediyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime katılan başkan adayı Lincoln, seçimi kazanınca güneyli 7 eyalet( Güney Carolina, Mississippi, Florida, Alabama, Teksas, Georgia ve Louisiana) yeni başkanın köleliği kaldıracağına kesin gözle bakarak hemen ABD’den bağımsızlığını ilan ettiler. Bu eyaletler Jefferson Davis’in başkanlığı altında Amerika Konfedere Devletleri adı altında yeni bir devlet kurdular. Kısa bir süre sonra buna 4 eyalet (Virginia, Arkansas, Kuzey Carolina ve Tennessee) daha katıldı. Bu toplam 11 eyalet Amerikan İç Savaşı’nda güneyli Konfederasyon tarafını oluşturdular. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu kısmı) da kuzeyli Union (“Birlik”) tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verdi. Lincoln, savaşın ancak dikkatli ve hatasız bir şekilde kontrol altına alınmasıyla, birliğin bozulmasının önüne geçileceğini düşünüyordu. Muharebe meydanlarında sergilenen çabanın yanı sıra, özellikle senatodaki kendi kabinesinin ve radikal Cumhuriyetçilerin muhalefetiyle de başa çıkmak gerekiyordu. Ayrıca, eşi hakkında çıkan dedikodular nedeniyle, eşinin erkek kardeşleri de Lincoln’e cephe alarak, konfederasyon ordusuna geçmişti. Amerikan İç Savaşı’nın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Her iki taraftan da birçok kayıplar oldu ve her iki taraf da zaman zaman askeri başarılar elde etse de baskın çıkamadı. 1863 yılının Temmuz ayında gerçekleşen Gettysburg Savaşı önemli bir dönüm noktası oldu. Güneyden 75 bin, kuzeyden 82 bin askerin katıldığı bu kanlı savaşta her iki taraf da askerlerinin yaklaşık üçte birini kaybettiler ama kuzeyliler tartışmasız bir üstünlük sağladı. En sonunda 9 Nisan 1865 tarihinde kuzey orduları güneyli ünlü komutan Robert Edward Lee’nin ordularını birkaç koldan sardılar ve teslim olmaya mecbur bıraktılar. Aynı yılın Haziran ayında geri kalan bütün güney askerleri de silahlarını bırakarak teslim oldular ve Amerikan İç Savaşı kuzeyin zaferiyle sona erdi. Savaş bitince Abraham Lincoln Güney’i sömürmek yerine onları kalkındırmak için çok sayıda karşılıksız borç teklif etti. Lincoln 1863 yılında seferberlik çağrısı yaptı. Seferberliğin halka duyurulması ile birlikte New York Eyaleti’nde hükûmete karşı bir isyan çıktı. Lincoln, halkı sakinleştirmek ve savaşa karşı birlik olma konusunda halka çağrı için 1863 yılında Gettysburg konuşmasını yaptı. John Wilkes Booth, aşırı güneyli taraftarı olan bir aktör ve Konfederasyon adına çalışan bir casustu. Booth’un ilk planı Lincoln’ü pazarlık için Konfederasyon hapishanesine kaçırmaktı. Fakat Lincoln’ün 11 Nisan’da siyahların haklarına yönelik yaptığı konuşma sebebiyle planı suikasta çevirdi. Booth, Lincoln ve eşinin Ford Tiyatrosu’nda bir oyun izleyeceklerini öğrendi. Sonrasında planını daha da büyüterek, Başkan Yardımcısı Andrew Johnson ve Dış İşleri Bakanı William H. Seward için de suikastçılar ayarladı. 14 Nisan akşamı Lincoln ve eşi “Our American Cousin” (Amerikalı Kuzenimiz) adlı oyunu izlemek için Ford Tiyatrosu’na geldiler. Yakın koruması o gün Lincoln istemediği için oyuna gelmemişti. Lincoln oyunu izlemek için özel balkonda yerini aldı. Booth, balkonun arka kısmında bir delik açarak bekledi. Çünkü oyunun en komik anını bekliyordu. Böylece gürültüden dolayı silah sesi fark edilmeyecekti. Booth gülme seslerinin arasında Lincoln’ü başından vurdu ve Albay Henry Rathbone’un çabasına rağmen sahneye atlamayı başardı. Ardından “Sic semper tyrannis!” (Daima tiranlar için) diye bağırarak kaçtı. Suikasttan 12 gün sonra Federal ajanlar tarafından bulundu. Sonunda da Virginia’da bir ahırda öldürüldü. Suikastın ardından Lincoln, tiyatronun karşısında bir eve taşındı. 15 Nisan 1865 sabahı Lincoln yaşamını yitirdi. Lincoln, en büyük ABD başkanlarından biri olarak kabul edilir. Günümüzde Lincoln’ün resmi, 5 Dolarlık banknotların ve 1 sentlik madeni paraların üzerinde yer almaktadır. MezarıSpringfield’da bulunan The Oak Ridge Anıtı’ndadır. Ayrıca 1922 yılında yapımı tamamlanmış olan Lincoln Anıtı da Washington’dadır. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Abraham_Lincoln)

… içine girdiği para kasalarından dışarıya nasıl çıktığını soran gazeteciye Houdini’nin yanıtı: Unutma ki, para kasaları dışarıdan açılmamak için yapılır. Bense hep içindeyim! (Ne Sihirdir, Ne Keramet)

III. Mehmet tahta çıkınca saray cücelerini Mısır’a sürmüş. Yüzüğüne saat takan usta Derviş Mehmet Zilli. Sultan Ahmet Camii’nin Harem kapısının işlemelerini de yapmış. Hicaz, Mısır, Estergon’da eserleri var. Oğlu Evliya Çelebi.

** Derviş Mehmet Zıllî (1534-1648): Saray kuyumcubaşısıdır. Kanuni Sultan Süleyman ile II. Selim zamanındaki birçok seferde görev yapmıştır. Bunların arasında Kıbrıs’ın Fethi ile sonuçlanan 1570 yılı seferi de yer alır. Hatta Mağusa’nın anahtarını padişaha takdim eden de kendisidir. Kuyumcubaşılık görevinde, sarayda kullanılan veya hediyelik olarak diğer ülkelere gönderilen değerli eşyaların üretiminden sorumlu olduğu bilinir. Gerçekleştirdiği işler arasında en önemlilerinden biri kendi eliyle yaptığı Kabe’nin altın oluklarıdır. Sultan Ahmet Camisi’nin süsleme işlerinde de görev almıştır. (https://kitapveyazar.wordpress.com/tag/dervis-mehmet-zilli/)

** Evliya/Mehmed Çelebi (1611-82): Türk edebiyatının gezi türündeki ilk ve en önemli eseri olarak adlandırılan, “Seyahatname” adlı kitabın yazarı, ünlü Türk gezgin. İstanbul Unkapanı’nda, geçinmek için pirinç levhalar üzerine oyma işleyen bir sanatçı olan, Derviş Mehmet Zilli’nin oğlu olarak dünyaya gelen Evliya Çelebi, ilk senelerde öğrenimini özel olarak gördükten sonra bir süre medresede okudu, babasından tezhip, hat ve nakış öğrendi. Kanuni’nin Zigetvar Seferi’nde, önemli hizmetleri olan babasının, çevresindeki kişilerin serüvenlerini hikaye ettikleri aile sohbetlerinde bulunduğu süre boyunca, dünyayı gezip görme merakı duymaya başladı. Asıl adı Mehmed olan Evliya Çelebi, yirmili yaşların başında, İstanbul içinde gezerek gördüklerini duyduklarını kaleme almaya başladı. Enderunda eğitim aldığı dört yılın ardından, dayısı Melek Ahmed Paşa’nın aracılığıyla Sultan IV. Murad’ın hizmetine girerek sipahi olan Evliya Çelebi, padişahın Revan Seferi’nden sonra saraya girdi. Sarayda geçirdiği kısa sürenin ardından buradan ayrılarak ilk seyahati olan, Bursa yolculuğuna çıkan ve daha sonra 1640’larda İzmit, Trabzon ve Girit yolculuklarına çıkan Evliya Çelebi, 1645 senesinde, Bahadır Giray’ın yanına, Kırım’a gitti. Aynı sene Yanya’nın alınmasıyla sonuçlanan savaşta, Yusuf Paşa’nın yanında görevli bulunan ve 1646 yılında, Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Paşa’nın muhasibi olan Evliya Çelebi, doğu illeriyle birlikte, Azerbaycan ve Gürcistan’ın çeşitli yerlerini gezdi. Daha sonra Revan Hanı’na ulaklıkla görevlendirilen ve böylece Gümüşhane, Tortum yörelerini de dolaşma fırsatı bulan Evliya Çelebi, 1648 senesinde İstanbul’a geri dönerek Mustafa Paşa ile Şam’a gitti ve üç yıl bu bölgede incelemeler yaptı. 1651’den sonra Rumeli’yi dolaşmaya başlayan ve bir dönem de Sofya’da bulunan Evliya Çelebi, 1667 – 1670 yılları arasında Avusturya, Arnavutluk, Teselya, Kandiye, Gümülcine ve Selanik yörelerini gezdi. 50 yıl boyunca Hicaz, Mısır, Sudan, Habeşistan, Dağıstan gibi ülkelere gezilere çıkan ve bu gezilerin bazılarında yakınlık kurduğu bazı devlet büyükleriyle beraber olan Evliya Çelebi, gezilerde önemli mektuplar götürmek ya da savaşa katılmak gibi çeşitli hizmetlerde bulunuyordu. Bu arada gördüklerini, yaşadıklarını ve gözlemlerini, gerçekçi bir gözle izlenen olayların, yalın ve duru bir anlatım içinde halkın anlayacağı şekilde Seyahatname eserinde, tarih ve yer belirterek yazıya döken Evliya Çelebi, bazen de naklettiği olayları renklendirmek amacıyla uydurma haberler ve olaylar da ortaya atarak, okuyucunun ilgisini çekmek için aklın alamayacağı garip olaylara da yer veriyordu. Bütün gezip gördüğü yerleri okuyucuya anlattığı on ciltlik Seyahatname, sadece gözlemlere dayalı aktarmaları ve anlatımları içermekle kalmayıp, araştırıcılar için önemli inceleme ve yorumlara da olanak sağlayan bu eser, belirli bir çalışma alanını değil, insanla ilgili olan her şeyi kapsar. Bu yönüyle Seyahatname, Türk kültür tarihi ve gezi edebiyatı açısından önemli bir yere sahiptir. (https://www.sabah.com.tr/evliya-celebi-kimdir)

II. Mahmud oyuncak dükkanlarını kaldırtılması emrini verir. Yerli yerinde durduğunu görünce Sait Efendi’ye hesap sorar. Sait Efendi emri yanlış anladıklarını, ama padişahın oyuncakçıların değil, mezarcıların kaldırılması için emir verdiğini söyler. II. Mahmud şaşırınca, Sait Efendi: Evet devletlum! Oyuncakçıların kaldırılmasını herhalde istemezsiniz, çünkü onlar dünyaya gelenlerin, mezarcılar ise öbür dünyaya gidenlerin yolunu gözlerler.

** Mehmet Sait Halet/Seyyid Mehmet Said Efendi (1760- 1823): Ulema sınıfından Osmanlı devlet adamı. II. Mahmud zamanında Rikab-ı Humayun Kethüdası sanını alarak önemli bir konum elde etmiştir. Babası Kadı Kırımlı Hüseyin Efendi olup, şeyhülislam Esadzade Mehmet Şerif Efendi’nin yardımcılarındandı.  Çocukluğundan itibaren “Meşihat Kalemi”‘ne devem etmiştir ve burada “Halet” ismini aldı. Geleneksel ulema eğitimi olan medrese eğitiminden geçmedi. Fakat belagat, kitabet ve şiirde özel çabalarla kendi kendini yetiştirdi. Yaşı yirmiye vardığında kadılık ruusu elde etti. Çeşitli Babıali ve paşa kalemlerinde çalıştı ve zeki ve bilgili olduğu için sivrildi. Önce rikab-ı hümayun kethüdası Mehmed Reşit Efendi’ye mühürdar yamağı olup bu görevde efendisine kendini beğendirdi. Bu görevde iken Mehmet Raşit Efendi’nin konağında yapılan gece toplantılarında gazeller okuyarak ve tarihi konularda konuşmalar yapıp dikkatleri çekti. Sonra Manastır’a gitti. Burada önce Rumeli valisi dairesinde ve sonra da Mirmiran Ohrili Ahmet Paşa dairesinde çalıştı. Daha sonra Yenişehir Feneri mollası kethüdası oldu. Sonra İstanbul’a döndü. Galata Mevlevihane’sinde ünlü şeyh ve şair Şeyh Galip’in yanında dervişlik yaptı Sonra zahire nazırı Rasih Mustafa Efendi; takiben kasapçıbaşı Hacı Mehmed Ağa dairelerinde kâtiplik yaptı. Buradan derya tercümanı Kalmaki yanına katıp oldu. Bu görevde Fenerli Rumların ileri gelenleri ile dostluklara kurdu. Yanında çalıştığı ilk efendisi olan Mehmed Raşit Efendi’nin iltiması suretiyle Hacegân sınıfına alındı. Bu sınıf mensubu olarak beylikçi kasadar maiyetine verildi. 1802’de başmühasip payesi ve orta elçilik unvanı ile Paris’e büyükelçinin yanına ikamet elçisi olarak tayin edildi. 20 Temmuz 1803’de büyük sayıda bir maiyetle ayrılıp o şehre 22 Eylül’de vardı. 1803-1806 döneminde Napolyon Bonepart’ın konsüllük ve imparatorluk dönemlerinde, Osmanlı Devleti Fransa elçisi olarak Paris’te kalmıştır. 1806’da İstanbul’a döndü. 1807’de Divan-ı Humayun beylikçisi görevine getirildi ve hemen sonra da rikab-ı hümayun reisi oldu. Bu arada Fransa’ya karşı savaşa giren İngiltere’nin elçisi ile gizli ilişkilere girdi. Bunu öğrenen Fransız elçisinin ihbar etmesi nedeniyle Mayıs 1807’de III. Selim’e karşı Kabakçı Mustafa İsyanı çıktığı ay Kütahya’ya sürüldü. Bir yıl sonra IV. Mustafa tahta geçmiş iken affedildi, ama İstanbul’a gelmesi önlenmek için Bağdat’a gönderildi. Burada kendisine rütbesi dışında ağır bir görev verildi. Bağdat Valisi olan Süleyman Paşa yıllardır bu görevde bulunmakta idi ve kendine özerk olarak ve devlete karşı kafa tutan bir idare uygulamakta idi. Halet Efendi’ye verilen ağır görev Süleyman Paşa’yı makamından indirerek idam ettirmek ve yerine valilik kethüdasını vezirlik rütbesi ile Bağdat valisi olarak oturtmaktı. Halet Efendi bu görevi başarmak için bölgede bir yıldan biraz daha uzun zaman kalmak zorunda kaldı. Fakat sonunda Musul’daki ileri gelen sülalelerle ve Baban sülalesi destekleri ile bu görevleri başardı. 1810’da İstanbul’a geri döndü. Bu sırada İstanbul’da Mayıs 1807’den beri devam eden gayet karışık Kabakçı Mustafa isyanı ve Alemdar Olayı sona ermiş ve sultan II. Mahmut devlet idaresini tam olarak eline almaya hala çalışmakta idi. II. Mahmut Halet Efendi’nin Bağdat’ta başarılı görevinden haberdar olarak 1811’de Halet Efendi’yi tekrar rikab-ı hümayun kethüdası yaptı ve kendi maiyetine alarak onu gizli yazışmalarla görevlendirdi. 1815’de Halet Efendi nişancı görevini, yani padişahın başkâtibi sıfatını aldı ve büyük bir nüfuz kazandı ve Sultan üzerindeki bu özel nüfuzunu 1823’e kadar devam ettirdi. Bunu yeniçeri ocağını koruyup askeri ıslahatın yapılmasına engel olarak ve Fenerli Rumları (Fenariot) memnun etmek için Tepedelenli Ali Paşa’yı ezerek kötüye kullandı. Benzer şekilde sadrazam Benderli Ali Paşa’nın Yunan İhtilali ile ilgili önerilerine muhalefet ederek gözden düşmesine neden oldu. Politikaları sonucu olarak Mora ihtilali alevlendi, ihtilalciler Yunan Bağımsızlık Savaşı’nı kazandılar. II. Mahmut Halet Efendinin zararlı olduğunu anlayarak onu Konya’ya gönderip başını kestirdi. Başı İstanbul’da kalan kısmı Konya’da gömüldü. Halet Efendi kinciliği ve acımasızlığı ile isim yapmıştır. Buna tam çelişkili olarak şairliği, engin kültürlülüğü, zarif kişiliği, nezaketi ile de bilinmektedir. Konağının bir kültür yuvası olduğu, saz fasıllarına; siyasal, bilimsel ve edebi sohbetlere ve ziyafetlere devamlı açık olduğu da belirtilmektedir. Galat Mevlevihanesi’nde bir 813 nadide yazma kitaptan oluşan bir kütüphane kurdurmuştur. Aynı mevkide yaptırdığı bir sebil ve türbesi de bulunmaktadır. “Zinetu’l-mecalıs” adlı bir şiirler divanı bulunmaktadır ve bu 1842’de basılmıştır. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Halet_Efendi)

Eyüp oyuncakçılarından en eskisi Dökmeci Hasan Ağa.

** Eyüp Oyuncakçılığı: Eyüpsultan semtinde gelişen ve 1950’lere kadar süren, atık malzemelerden oyuncak üretimi geleneği. İstanbul’un dinsel amaçlı bir ziyaret mekanı olan Eyüp, özellikle sünnet merasimi nedeniyle ziyaret edildiğinden, çocuk müşterilere ulaşma imkânı sayesinde 17. yüzyıldan itibaren oyuncak üretiminin merkezi haline gelmiştir. Eyüp Sultan Türbesi’ne giderken İskele Caddesi üzerinde bulunan Oyuncakçı Çıkmazı denilen sokakta karşılıklı iki sıralı dükkanlarda yüzyıllarca oyuncak üretilmiş ve satılmıştır. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sine göre 1635’te Eyüp Oyuncakçılar Çarşısı’ndaki 100 dükkânda 105 oyuncakçı çalışmaktaydı. Kimi kaynaklarda ise Eyüp’te oyuncakçılığın ilk defa 18. yüzyılda Dökümcü Hasan Usta tarafından başlatıldığı yazılıdır. Sonrasında Gümüşsuyulu Darbukacı Halil Efendi, Küçük İsmail Efendi oyuncakçı dükkanları açarak bu sanatın yayılmasına hizmet etmişlerdir. Ustalar, dükkânlarının arka tarafındaki atölyelerde ürettikleri oyuncakları ön tarafta satmaktaydılar. Eyüp’ü çevreleyen diğer semt ve bölgelerin yan ve atık malzemeleri Oyuncakçılar Çarşısı’nda üretilen oyuncakların hammaddesini oluşturmakta ve buradaki oyuncakçılığın üretim bağlamında sürdürülebilir olmasını sağlamaktaydı. Temel malzemeler Tahtakale’nin tahta atıkları, sobacıların atık tenekeleri, Sütlüce Mezbahası’ndan atılan deri ve bağırsak fazlası, Kağıthane ve Alibeyköy derelerinin biriktirdiği kilin kullanılmasından oluşmaktaydı. Bezeme olarak toprak boya ile ve sarı yaldızla, çocuklara hitap edecek dikkat çekici renkler (kırmızı, mavi, yeşil, beyaz) kullanılır, stilize, fazla karmaşık olmayan, yumuşak dalgalı şeritler, benek bezemeler, ışınsal ve basit çizgilerle yüzeylerin hareketlenmesi sağlanırdı. Eyüp oyuncakçıları, ahşap topaçlar, kaynana zırıltıları, kursak düdükleri, darbuka ve davullar, fırıldaklar, hacıyatmazlar, ahşap araba ve sandallar, beşikler, tahta kılıçlar, tefler gibi oyuncaklar üretirdi. Eyüp’te üretilen oyuncaklar, öncelikli olarak çeşitli etkinlikler için semte gelen halk tarafından tüketilmekteydi. Bunun yanında seyyar oyuncak satıcıları, buradaki oyuncakçılardan toptan olarak aldıkları oyuncakları küfeler içerisinde şehrin ve o zaman için imparatorluğun diğer bölgelerinde satmaktaydı. Bu şekilde merkezi bir üretim ağına sahip olan oyuncaklar kısıtlı ama etkin bir dağıtım ağı sayesinde farklı yerlere dağılabilmekteydi. Eyüp oyuncakçılığı, 19. yüzyılda Pera’da açılan mağazalardaki oyuncaklarla rekabet edememiş, bu dönemde oyuncakçıların sayısı otuza kadar düşmüştür. 1957’de Eyüp Bulvarı’nın açılmasıyla Oyuncakçılar Çarşısı ortadan kalkmış ve Eyüp Oyuncakçılığı yok olmuştur. Kalan 28 parça Eyüp oyuncağı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi koleksiyonundadır, günümüzde sergilenmemektedir. İkibinli yıllarda İstanbul’da ev kadınlarına oyuncak yapımını öğreterek Eyüp Oyuncakçılığını canlandırma girişimleri vardır. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Ey%C3%BCp_oyuncak%C3%A7%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1)

** Kursaklı düdükler (sadece içine su doldurarak öttürebilirsiniz)

kursaklı düdükler (sadece içine su doldurarak öttürebilirsiniz)

** Şeytan minaresi

** Sipsi düdük : Söğüt, ceviz, dut gibi ağaç dallarından yapılan düdük. 15 – 25 cm uzunluğunda, tek ya da iki parçalı, üstünde 5 altında 1 olmak üzere toplam 6 deliği olan genellikle kamıştan yapılan nefesli Türk halk müziği çalgısı. (https://www.lafsozluk.com/2017/08/sipsi-nedir-ne-demektir-kisaca-anlami.html)

1916’da Medine’de Arap ayaklanmasında açlıktan çekirge yemişler. (Serçe Gibi Huysuz!)

Son Eyüp oyuncakçısı Kadri Şengöz ve oğlu Halit Şengöz. (Çekirgenin Üçüncü Sıçrayışı)

** Son Eyüp Oyuncakçısı Halit Şengöz, 1924 yılında Eyüp Oyuncakçısı olan babası Kadri Şengöz’den devraldığı oyuncak dükkanında 31 yıl Eyüp Oyuncakları üretmeye devam ettirdi. O yıllarda yaygınlaşan plastik ve teneke oyuncaklarla rekabet edemeyen Halil Şengöz 1955 yılında oyuncak üretimini bıraktı. Son ustanın bırakması ile 1500’lü yıllardan başlayarak 1955 yılına kadar süren 455 yıllık gelenek nihayete erdi. (https://www.eyupoyuncakcisi.com/tr/eyup-oyuncakciliginin-tarihi)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: