Şeytan Ve Genç Kadın- Paulo Coelho

İnsanda olsun, toplumda olsun köklü değişikliklerin çok kısa zaman dilimlerinde gerçekleştiğine inanırım. En beklemediğimiz anda hayat, cesaretimizi ve değişim arzumuzu sınayacak biçimde meydan okur bize. Demek ki ortak hiçbir şey yokmuş gibi davranmanın yararı yoktur ya da hazır olmadığımızı söyleyerek mazeret aramanın. Hayat, bize meydan okurken beklemez. Hayat, geriye bakmaz. Bir hafta alınyazımızı kabul edip etmemeye karar vermemize bol bol yetecek bir zamandır. (Paulo Coelho)

… çünkü yaşlılar, geçmişin ve gençliklerinin hayalini kurar, artık kendilerine ait olmayan bir dünyaya dalgın dalgın bakar, komşularıyla sohbet etmek için fırsat ararlar.

… kendini Arjantinli olarak göstermeye karar verdi, nedeni de, Arjantin futbol takımını pek beğenmesiydi.

… Güney Amerikalıların Birbirlerini karşılıklı olarak yüceltme alışkanlığında olduklarını biliyordu çünkü, önemli alanlarına ya da caddelerine komşu ülkelerin adlarını verirlerdi.

Küçük yerlerin ayrıcalığı buydu işte: Herkes, her şeyi en ufak ayrıntısına kadar anında öğrenirdi. Köye yeni gelen adamın amacı da buydu zaten.

Dünya vaat doludur; zenginlik, günahlardan kurtuluş, bitmeyen aşk. Her şeyi vaat edebileceklerine inanan insanlar vardır. Kimileri de-sizin gibi- kendilerine güzel günler vaat eden her şeye gözü kapalı inanırlar. Bir şey vaat edip sözlerini tutmayanlar sonunda kendilerini güçsüz ve öfkeli hissederler. Aynı şey, vaatlere gözü kapalı inanalar için de geçerlidir.

Bütün yaşlı erkekler gibi, diye düşündü bu adamda gençlerle cinsel ilişkiden başka bir şey düşünmüyor. Herkes gibi o da parayla her şeyi satın alabileceğine inanıyor. Her yabancı gibi o da, taşralı kızların, yaşadıkları yerden kaçıp gidebilmek için ufacık bile olsa bir olasılık barındıran, gerçekleşmesi mümkün olan ya da olmayan her türlü öneriyi kabul edecek kadar saf olduklarını sanıyor.

Erkekler üstün taraf olmaktan tuhaf bir zevk alıyorlar, oysa çoğu kez, davranışlarının nedeninin açık seçik anlaşıldığını bilmezler.

Tekdüzeliğin ve ailenin cehenneminde kıstırılmış olduğuna inandığı sırada cenneti tanımış olan bir adamım ben; sınırsız özgürlüğün sunduğu cennetin tadına vardığımda da cehennemi tanıdım.

** Friedrich Josef Dürrenmatt (1921- 1990): İsviçreli yazar, oyun yazarı ve ressam. Bern kantonuna bağlı Konolfingen’de doğdu. Bir Protestan papazın oğlu olan Dürrenmatt Zürih’te başladığı üniversite öğrenimini yarım bırakıp Bern’e dönerek burada da felsefe, edebiyat ve doğa bilimleri öğrenimi gördü. Bu yıllarda Kierkegaard, Aristophanes ve George Helm gibi isimleri okumaya başladı. İlk oyunu olan Komedi ne yayınlandı ne de oynandı. O hiç umudunu yitirmeyerek çalışmalarını sürdürdü ve savaş sonrasında ilk başarılı oyunu olan Kayıtta Var’ı yazdı. 1948 yılında sahneye konan ikinci oyunu Kör’de yine İncil dilinin etkisi vardır. 1948 yılında yazdığı ancak 1958’de basılan Büyük Romulus oyunuyla komediye yöneldi. Bay Mississipi’nin Evliliği oyunuyla dinsel ve Marksist ideolojilerin anlamsızlığını sergilemek istedi. 1954’te Babil’e Bir Melek İniyor’u yazan yazara dünya çapında ününü ise Yaşlı Kadının Ziyaretim(1956) adlı oyun getirdi. Bu başarılı oyunu izleyen 5. Frank ve Fizikçiler geniş yankı uyandırdı. Dürrenmatt komedya türünde eserler verdi. Tragedyanın, yaşadığı dönemde artık etkili olabileceğine inanmıyordu. Ancak güldürüyle insan gerçeğinin yansıtılabileceğine inanan Dürrenmatt, trajik olanın da bunun içine yerleştirilmesi gerektiğini, güldürücü şeylerden güldürü karşıtı bir şey yapmak için yararlandığını söyler. İnsan Dürrenmatt için ancak çelişkili, güldürücü araçlarla, biçimlerle verilebilecek bir varlıktır. Dürrenmatt’ın ilk oyunlarında Brecht etkisi görülmesine karşın, o kendisini en çok etkileyen yazarın Aristophanes olduğunu belirtir… Kendisinin Brecht’le en çok çatıştığı ve Brecht’in sağlığında en çok fikir ayrılıklarının yaşandığı konu ikisinin tiyatro anlayışlarındaki belirgin farklılıktı. “Sanat kendi başına güçsüzdür. Ne bir avuntu ne de bir dindir, genel ümitsizlik içinde hep yeniden birilerinin umut beslemesine yarayan bir göstergedir yalnızca. Yazar ahlaki görevini ancak anarşistçe yerine getirir. Saldırmalıdır ama bir yere bağlı olmamalıdır.” diyerek Dürrenmatt tiyatroya bakışını belli eder. Oysa Brecht’in tiyatro anlayışında sorular ancak yanıtları varsa önem taşır; günümüz insanı olaylara, ancak onlar karşısında bir şey yapabiliyorsa ilgi duyar. Dürrenmatt içinse günümüzde olayların gidişini değiştirecek nitelikte bireylere, tek tek güçlü kahramanlara yer yoktur, sanatın amacı çarpıklıkları göz önüne sermek olmalıdır, onlara çözüm aramak değil. Dürrenmatt’ın yabancılaştırması izleyicisine düşünme enerjisi sağlamak yerine ona bir gerilim verir. Seyirciye bildiği ama dışa vuramadığı şeyler gösterilmiştir sahnede. Dürrenmatt seyirciye kendi gerçeklerini gösterir ama seyircinin bunu fark etmesi ancak yabancılaştırmayla sağlanabilir. Dürrenmatt’a göre seyirci oyun boyunca sahnede bir gerçekliği izleyecektir, ama olayların ve durumların groteske varan abartılışı seyircinin bunlarla özdeşleşmesine izin vermez. Gösterdiği gelişimden kimin sorumlu olduğunun bilinmediği bir dünya vardır ortada ve olayların gücü tek tek kişileri ve onların sorumluluklarını çoktan aşmıştır. Bunu yansıtmanın en iyi yolu olarak groteski önerir Dürrenmatt. Groteskteki gülme olgusu, alışık olduğumuzun tersi bir durumla karşılaştığımızda aldığımız hazdan kaynaklanır. Bizi düş kırıklığını uğratan bu anlatım biçimi ürkütücüdür de. Groteskin sunduğu gerçeklerle ve mantıkla bağdaşmayan çarpıtılmış dünyanın karşısında tedirginlik yaşanır. Dürrenmatt’a göre 20 yüzyıl daki insan hayatı ve sosyal ilişkiler büyük bir karmaşa içinde yaşanıyordu. Kendisine biçim olarak komedi türünü seçmesinin temel amacı, sahne üzerinde olup biten olayları izleyicilerin özdeşleşme yaşamayacakları bir atmosferde verme kaygısıdır. Çünkü “komedya” türü kendi içinde bir uzak açı sağlar. Sahnede olan biten olayları izleyen seyirci, gülmek sureti ile oyun kişilerinin gülünç duruma düşmesini sağlayan olaylardan uzaklaşır. Bu biçim içinde “grotesk “oyunculuk biçimi ile sahne üzerinde seyircinin özdeşlik kuramayacağı bir form oluşturur. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Friedrich_D%C3%BCrrenmatt)

Bir insanın hikayesi, bütün insanlığın hikayesidir. İyi mi, kötü mü olduğumuzu öğrenmek istiyorum. İyi isek, Tanrı adildir. Yaptığım her şeyi, beni mahvetmeye çalışanlara ettiğim bedduaları, en önemli anlarda aldığım yanlış kararları, hatta şimdi size yaptığım bu öneriyi bile bağışlayabilir, çünkü beni karanlığın içine iten Tanrı’dır. Eğer kötüysek o zaman yaptığımız her şey doğru demektir. O zaman ben hiç yanlış karar almadım, demektir, o zaman biz çoktan lanetlenmişizdir. Bu hayatta ne yapacağımızın hiçbir önemi yoktur; çünkü “kurtuluş”, bir insanın düşüncesinin ve davranışının ötesinde yatmaktadır.

Böylece nakit parasını, yolculuğun bitimine kadar ortaya çıkabilecek acil durumlarda kullanabilirdi. Az daha, belki Afrika’da kredi kartı geçmiyordur; diye ekliyordu. Ancak böyle yaparsa telefon konuşmasına kulak verdiği ve bazı kıtaların ötekilere kıyasla daha az gelişmiş olduğunu düşündüğü ortaya çıkardı ki, bunu istemezdi.

Benden korkmuyorsun, beni yargılamadın da. İlk kez biri, benim iyi biri olabileceğime, gidecek yeri olmayan herkese konukseverlik gösterebileceğime inanarak geceyi evimde geçirdi. Sen benim doğru davranacağıma inandığın için ben de öyle davrandım.

Bescos’lular bütün yabancıların onların sürdükleri sağlıklı ve doğal yaşama hayran olduklarına inanırdı; bu yüzden de, “Ah, uygarlığın uzağında yaşamak ne kadar da hoş!” diyerek aynı şeyleri anlatıp dururlardı, oysa her biri, bütün kalbiyle köyün çok uzağında olmayı, havayı kirleten araçların arasında, güvensizliğin kol gezdiği mahallelerde bulunmayı dilerdi; çünkü büyük kentler, taşralılar için hep inanılmaz bir çekim gücüne sahip olmuştur. Ama ne zaman köye bir yabancı gelse ona gizli bir cennette yaşamanın sağladığı keyfi anlatan nutuklar çekmeye girişir, aynı zamanda burada doğmuş olmanın bir mucize olduğunu kendilerini de inandırmaya çabalarlardı…

Pencereye gidip ıssız sokağı, çiseleyen yağmuru, otelin ışıklı tabelasından başka bir şeyin seçilmediği sisi seyretti; köy gözüne hiç bu kadar karanlık görünmemişti. Taşra kentlerindeki huzur ve sükunet değil de konuşulacak yeni bir şey bulunmadığı anlamına gelen bu sessizliği iyi tanırdı.

Bescos böyleydi işte! Yarısı boşalmış bir sigara paketinin bile sahibi olurdu; sahibi ortaya çıkıncaya kadar bir ceketten düşen düğme atılmaz, saklanırdı; hatta para üstü bile son kuruşuna kadar geri verilmeliydi, rakam yuvarlatılamazdı. Lanet olası bir yerdi Bescos; sürprizlere yer yoktu, düzenli ve güven vericiydi.

İnsanın düşlerini gerçekleştirmesine engel olan iki şey olduğunu anlamıştı: Birincisi, düşlerin zaten asla gerçekleşmeyeceği inancıydı, ikincisi de kader çizgisinin ansızın tersine dönmesiyle bu düşlerin ansızın, en beklenmedik anda gerçekleşebilir olması. Bu gibi anlarda insan, nereye götürdüğü belli olmayan bir yola girmekten, bilmediği tehlikelerle dolu bir yaşamdan, alışık olduğu şeylerin bir daha dönmemek üzere kaybolabileceğinden korkar. İnsanlar hem her şeyin değişmesini isterler hem de her şeyin hiç değişmeden sürüp gitmesini.

… oysa Yabancı iyice coşmuştu, anlattıklarının sonu gelmiyordu; ötekiler de onu dikkatle, ilgiyle ve taşralıların büyük kentlerden gelenlere, onların daha kültürlü, daha iyi eğitimli, daha zeki ve daha modern olduklarını sandıkları için gösterdikleri kin yüklü saygıyla- boyun eğme demek daha doğru olur- dinliyorlardı. Salaklar! diye düşündü Chantal. Ne kadar önemli olduklarını anlamıyorlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir insan çatalını ağzına götürebiliyorsa bunu Bescos’lular gibi sabahtan akşama kadar durup dinlenmeden çalışan, zanaatkar, çiftçi ya da hayvan yetiştiricisi olan insanlar sayesinde yapabildiğini bilmiyorlar. Bizle büyük kentlerde yaşayanlardan daha gerekliyiz dünyaya, yine de onların karşısında kendimizi aşağı, kompleksli ve işe yaramaz görüyor, öyle hissediyoruz.

Başka bir deyişle, İyi ile Kötü’nün yüzü aynıdır. Her şey, insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır.

Herkes ne kadar kibirli, saf ve koyun gibi. Hiç kimse inanmaya alışmadığı şeylere inanmıyor. Herkes “Tanrı”dan korkuyor. Hayatlarını değiştirme fırsatı çıktığı anda herkes- Chantal da- korkaklık ediyor. Oysa “iyilik” diye bir şey yoktur, ne korkakların yaşadığı yeryüzünde ne de bizi kötülükten korusun, diye ömür boyu kendisine yalvarabilmemiz için dünyayı düşüncesizce ıstırapla dolduran yüce Tanrı’nın cennetinde.

Tek korkak kendisi değildi. Ötekiler hayatı “saçma bir yarış” olarak nitelendirdikleri ve korkularını yüce gönüllülük sandıkları için, korkaklığın farkına varan tek kişi Chantal olmuştu.

İyi yürekli adam rolü oynamak, yalnızca hayatta tavır almaktan korkanlara özgü bir şeydi. İnsanın, kendinin iyi olduğuna inanması, başkalarına karşı çıkmaktan ve haklarını savunmak için savaşmaktan çok daha kolaydır. Kendinden daha güçlü biriyle savaşmak için cesaret toplamaktansa bir hakareti sessizce kabullenmek de çok daha kolaydır.

Chantal ormanda yürürken Yabancı’dan daha tehlikeli birini keşfetmiş olduğunu anladı birden: kendisini.

Dünya kurulduğunda haksızlık da bir tutamdı. Ama her yeni kuşak, ne önemi var, diye düşünerek biraz biraz üstüne ekledi, görün bakın şimdi ne durumdayız.

Alnımızda yazılı olana tek harf bile ekleyemeyiz, dedi Berta, Evangeliklerin Kutsal Kitap’ından alıntı yaparak. Ama kendimizi güvende hissettirdiği için bu yanılsamayla yaşamayı severiz. Sonunda bu da bir tür seçim! Hayatın içindeki değişikliklere hazırlıklı olmamızı engelleyen sahte bir güvenliğe sığınarak dünyayı denetim altında tutacağımıza inanmak budalaca olsa da.

** Evangelist/Evanjelizm: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört kanonik İncilin her birine “Evangel” denir. Yunanca “iyi haber” ya da “genel olarak kabul edilen gerçek” anlamına gelen evangeliondan gelmektedir. Bu kelimeden türetilerek, İncil yazarlarına “Dört Evangelist” denmiştir. Evangelizm merkezli bu akımın mensuplarına ve zamanla liberal Protestanlar haricindeki tüm Protestanlara Evangelik denmeye başlanmıştır (20. yüzyılın sonları, 21. yüzyılın başı). Ayrıca Martin Luther, reformları esnasında kurduğu kilise hareketi için bu ismi kullanmıştır. Bu nedenle Kıta Avrupası’nda Evangelik sözcüğü, Protestan veya Lutherci olarak algılanır. Evanjelizm sözcüğü Kitab-ı Mukaddes’e dönmek veya yönelmek anlamına gelir. Evanjelist ve Evanjelik kelimeleri farklı anlamlara gelmektedir. Evanjelist sözcüğü en basit anlamıyla “Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi” anlamına gelir. Evanjelik sözcüğü ise daha çok Protestan Kilisesi’nin muhafazakar kesimini nitelemek için kullanılır. Evanjelikler, ABD’yi kuran ve tutuculuğuyla bilinen Protestan mezhebi Puritenler’in devamıdır. Evanjelizmin temelleri İngiliz George Whitefield (1715-1770), Methodizm’in kurucusu John Wesley (1703-1791) ve Amerikalı filozof ve teolog Jonathan Edwards (1703-1785) tarafından atılmıştır. Bu üç kişi Amerika’nın en büyük Protestan mezhebi olan Baptistlerin ve Metodistlerin oluşumunun temel taşlarıdırlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1820’lerde genelde Hristiyanlık inancı için kullanılan Evanjelizm 19. yüzyıldan itibaren iki ayrı koldan ilerlemeye başlamıştır. Charles G. Finney ile Amerikan halkının dönüşümünün sağlanması ile devrimcilik anlamı kazanmış diğer taraftan Playmouth Kardeşliği hareketinin kurucusu John Nelson Darby’nin öncülüğünde radikal bir dini yorumu temsil etmeye başlamıştır. Bugünkü Evanjelizm Amerika’daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir. Darby’nin Muafiyetçilik akımı Kitab-ı Mukaddes ve dünya tarihini yedi çağa ve veya Tanrı’nın insanlık hakkındaki takdirini gösteren yedi bölüme ayırmaktadır. C. I. Scofield tarafından yazılan Scofield Referans Kitab-ı Mukaddesi ile 1880 ve 1890’lı yıllarda Darby’nin Tanrı, Tanrı’nın Krallığı’nı temsil eden insanlara imtiyaz vermiştir ve İsrail Kitab-ı Mukaddes’in Kıyamet zamanında önemli rol oynayacaktır öğretisi geniş kitlelerce benimsenmiştir. (https://www.aksam.com.tr/guncel/evangelist-nedir-evangelistler-kimdir-kimlere-denir/haber-760622)

Bir şey elde etmek istiyorsanız gözünüzü hiç kapamamalısınız, bütün dikkatinizi hedefinizde toplamalı ve ne istediğinizden emin olmalısınız. Kapalı gözlerle hiç kimse hedefine ulaşamaz.

İki tür ahmak vardır: tehdit edildikleri için bir şey yapmayanlar ve tahdit edildikleri için bir şey yapmak zorunda olduklarına inananlar. (Büyük Ahab/Moby Dick- Herman Melville )

** Herman Melville (1819-91): New York’ta dünyaya geldi. Babasının vefatı üzerine 13 yaşındayken iş hayatına başladı. Farklı işlerde çalıştıktan sonra Liverpool’a giden bir gemide iş buldu. Güney denizlerinde balina avlamaya başladı. Çalışma şartları zorlaştı ve bazı arkadaşları ile gemiyi terk ederek Typee yerlileri arasında yaşamaya başladılar. Tekrar bir gemi ile denizciliğe döndü. Gemide isyana katılmak suçundan hüküm giydi. Cezadan sonra Tahiti’de yerlilerle yine yaşadı. 30’lu yaşlarına girdikten sonra Boston’a geri döndü. Boston’a döndükten sonra bir işte çalışmadı ve yazmaya başladı. 1846 yılında yayınlanan ilk romanlarından olan yerlilerin arasında geçen zamanlarını anlattı. Yazara ün kazandıran Moby Dick ise 1851 yılında tamamladı. Romanları beklediği ilgiyi görmedi ve gümrükte müfettiş olarak çalışmaya başladı. Yazarın değeri bir çok önemli isim gibi öldükten sonra anlaşıldı. (https://kidega.com/yazar/herman-melville-000460)

** Moby Dick: 1851 yılında kaleme alınan Moby Dick, dünya edebiyatının en çok okunan eserleri arasında yer alıyor. Gerek işlediği konu gerekse de denizcilik üzerine detaylı anlatımlara yer vermesiyle dikkat çeken bu başyapıt, günümüz edebiyat dünyasının en nadide eserlerinden biri olarak gösteriliyor. Yazarın balina avcılığı üzerine kurduğu hikaye ile başlayan roman, sıradan bir denizcilik hikayesinden ziyade içerisinde derin anlamlar barındıran bir esere dönüşüyor. Kitaptaki ana karakterin denize duyduğu tutkunun yanı sıra arkadaşlık, özlem ve intikam gibi duyguları da işleyen roman, hayata dair büyük dersler veriyor. Geçmişe takılıp kalmanın bugünü ziyan edeceği vurgusu ile kurgulanan bu hikaye, okuyucuları adeta hayatlarını yeniden şekillendirmeye davet ediyor. Kitabın başkahramanlarından olan İsmail, tüm ömrünü denize adamış ve yalnız yaşayan bir karakter olarak anlatılıyor. Öyle ki karada yaşamak ona iyi gelmiyor ve en kısa sürede ait olduğu yere, denizlere dönmek istiyor. Ancak bu defa bir balina avcısı olarak çalışmayı istiyor. Bir gün, kaldığı şehirde geceyi geçirmek için bir oda kiralıyor. Ve oda arkadaşı olan Queequeg ile tanışıp yakın dostluk kuruyor. Sonrasında ise ikili, uzun sohbetlerinin sonunda balina avcılığı işine girmeye karar veriyor. İsmail, Pequod isimli bir gemide buldukları iş için yola çıkıyor. Yalnız geminin ana kaptanının kim olduğu bilinmiyor. Bu durumdan şüphelenen İsmail, sonunda bir bacağı olmayan Kaptan Ahab ile tanışıyor. İsmail, sonradan Ahab’ın okyanustaki en tehlikeli canlı olan beyaz balina Moby Dick tarafından saldırıya uğradığını ve bacağını bu olay sonucu kaybettiğini öğreniyor. İntikam ile yanıp tutuşan Ahab’ın bu yolculuktaki en büyük arzusunu, Moby Dick’i yakalayıp öldürmek oluşturuyor. (https://www.dr.com.tr/Kitap/Moby-Dick/Edebiyat/Roman/Dunya-Klasik/urunno=0000000058303)

Tanrı’nın bile bir cehennemi vardır: İnsanlara duyduğu sevgi.

Siz, kaderin elinde oyuncak olduğunuzu düşünüyorsunuz, bense sizden farklıyım, ben hep eylem adamı oldum, güçlüklerle savaşabildim, kimi savaşları kaybettim, kimilerini kazandım, ama aynı zamanda zaferlerin de yenilgilerin de herkesin yaşamının bir parçası olduğunu anlayabildim; korkakların yaşamının değil ama, sizin söylediğiniz gibi, onlar asla kazanmaz ve asla kaybetmezler.

Ama taş devrinden beri gerçek olan bir şey var: İnsan silahtan yararlanır; ilk başta hayvanları öldürmekte yararlandı, sonra da başkalarını egemenliği altına almak için. Dünya tarım olmadan, hayvan yetiştirmeden, dinsiz, müziksiz var olabilir, ama silah olmadan asla.

Tanrı’nın bile bir cehennemi varsa ve bu cehennem insanlığa duyduğu sevgi ise, o zaman herkesin cehennemi, elini uzatsa tutacağı yerdedir, yani ailesine duyduğu sevgide.

İnsanın sahip olabileceği en değerli şeyi yitirmiştim ben: İnsanlara duyulan güven.

İnsanları ikna etmeyi bir an bile denemedi, çünkü insan doğasını iyi tanıyordu. Deneseydi, insanlar dürüstlük ile zayıflığı birbirine karıştırırlar, Ahab’ın gücünden de kuşku duyarlardı.

Toplumun istediği gibi davranılmasını sağlayan, yasalara uyma arzusu değildir, cezaya duyulan korkudur. Hepimiz darağacını içimizde taşırız.

Siz ışığı yeniden bulmak istemiyorsunuz; dünyada karanlıktan başka bir şey olmadığına emin olmak istiyorsunuz.

… başına gelen her şeyin bir anlamı olduğunu söylüyordu; bu anlam, herkesin kaderinin önceden çizilmiş olduğunu kanıtlamaktı. Trajedilerin olması kaçınılmazdı, ne yaparsak yapalım, bizi bekleyen kötü şeylerin bir tanesini bile önleyemezdik.

Şeytan kendisi hakkında pek fazla bilgi vermediğinden, cehennemle ilgili ne varsa sağdan soldan öğrenmeye çalıştı Yabancı. Dinlerin çoğunda, ” ceza çekilen yer” diye böyle adlandırılan bir kavram bulunduğunu öğrendi; topluma karşı suç işleyen ölümsüz ruh oraya gidiyordu (anlaşıldığına göre her şey, toplumun çevresinde dönüyordu, bireyin değil).

Musevilik, bir iç cehennemden söz ediyordu, orada belli sayıda ruha yer vardı; günün birinde cehennem dolacak ve dünyanın sonu gelecekti.

Budistler de ruhun katlanabileceği çeşitli cezaları değişik gruplara ayırmışlardı; ateşler yanan sekiz cehennem, buzlar bulunan sekiz cehennem, ayrıca, cehenneme atılan kişinin ne yandığı ne donduğu, ama sonsuz açlık ve susuzluk çektiği bir ülke.

… Çinliler, günahkarların ruhlarının “Küçük Demir Set” adında bir dağa gittiğine inanıyorlardı; bu dağı, ikinci bir dağ, Büyük Set kuşatıyordu. Bu ikisi arasında kalan yeri sekiz tane büyük, üst üste duran cehennem doldurmuştu, bunlarda kendilerinden daha küçük on altı tane cehennemi denetim altında tutuyorlardı, bu küçükler de kendi altlarında yer alan milyonlarca cehennemi. Çinlilerin inancına göre şeytanlar, cezalarını çekmiş olanların ruhlarından başka bir şey değildi. Bu durumda böylece şeytanların ortaya çıkışına ilişkin tek inandırıcı açıklamayı da Çinliler yapmış oluyordu. Bu ruhlar kötülüğü bizzat kendi bedenlerinde tattıkları için kötüydüler, sonu gelmeyen sonsuz bir intikam döngüsü içinde kötülüğü başkalarına aktarmak istiyorlardı.

Belki de hepsi, kimselere söylemeden, en akla gelmeyeni akıllarına getirmiş, en hayal edilmeyeceği hayal etmişlerdi.

Kimimiz yaşlılar yurduna gidecek, kimimiz de büyük kentlere göç edecek, kente uyum sağlayamayan geçmişe özlem duyan, ana babalarından aldıkları değerli mirası gelecek kuşaklara devredemedikleri için kederlenen bu güçsüz, şaşkın yaşlılarla ilgilenmeleri için çocuklarımıza yalvaracağız.

Seçtiğim kişi, dış görünüşte çalışkan, dürüst bir kadına benziyor; ama aynı zamanda öç almak da istiyor. Düşmanı göremezsek- bu hikayeyi en uç noktasına götürürsek, bizim gerçek düşmanımız Tanrı olur, bütün bunları yaşamamıza neden olan Tanrı- öfkemizi çevremizden çıkarırız. İntikam duygusu tatmin edilemezse yaşama yöneltir kendini.

En iyi tarafımıza ulaşmak için en kötü tarafımıza da ihtiyaç duyarız.

Bu yörenin sakinlerinin çoğu hayduttu; rahipler gelip de, cehenneme gideceksiniz, diye onları sürekli tehdit ederlerse yeniden eski hallerine dönebilirlerdi… Kaybedecek bir şeyi olmayanlar, cenneti filan düşünmezler.

Sana karşı haksız davrandım. Sen de bana karşı haksız davrandın. Ama bugün bağışlama günü, sen benim günahlarımı unutacaksın, ben de seninkileri, böylece bir yıl daha birlikte olabiliriz. Tanrı’yı bağışlamak, dedi Yabancı. Durmadan yapan ve sonra da yıkan acımasız bir Tanrı’yı bağışlamak.

Efendimiz, sen hiç kimsenin iyi olmadığını söylemiştin. Bizi hatalarımızla kabul et, sonsuz hamiyetinle ve sonsuz sevginle bizi bağışla. Kutsal Topraklar’ı yeniden ele geçirmek için Müslümanları katletmiş olan Haçlıları bağışladığın gibi; kilisenin saflığını korumaya çalışan engizisyoncuları bağışladığın gibi; seni inciten ve çarmıha gerek herkesi bağışladığın gibi…

** Engizisyon (Latince): inquisitio (soruşturma) Katolik Kilisesi’ne bağlı bir mahkeme sistemi idi. Gerek kararları, gerek siyasi ve dini görüşleri nedeniyle dört büyük engizisyon adından çok söz ettirdi. Tarihçiler bu terimi, Piskoposluk (Episkopal) Engizisyonu (1184-1230’lar) ve daha sonra Papa Engizisyonu (1230’lar) dahil olmak üzere 1184’te başlayan çeşitli soruşturmaları tanımlarken kullanırlar. Bu soruşturmalar, Avrupa’daki Hristiyanlık için sapkın olarak kabul edilen büyük popüler hareketlere yanıt olarak başlatılmıştır. 13. yüzyılda, Papa IX. Gregorius (papalık dönemi 1227-1241), soruşturma yürütme görevini Dominiken ve Fransisken Tarikatı’na verdi. Orta Çağ’ın sonlarında, İngiltere ve Kastilya, papalık engizisyonu olmayan tek büyük batı uluslarıydı. Engizitörlerin çoğu üniversitelerde ilahiyat ve/veya hukuk öğreten rahiplerdi. İspanyol Engizisyonu ise Kastilya kraliçesi I. Isabella’nın ısrarı üzerine, Papa IV. Sixtus tarafından 1483 yılında onaylandı. Engizisyonun, Müslümanlarla Yahudilerin Hıristiyanlaştırılması, Katoliklik dışındaki mezheplerin baskılanması, Osmanlı işgalinde oluşabilecek işbirlikçilere karşı koruma sağlanması gibi hedefler ile ilan edildiği düşünülmektedir. Engizisyon dolayısıyla 200.000’e yakın Yahudi, 1492 yılında İspanya’yı terk etti, kalanlar ise büyük oranda Hristiyanlığı kabul etti, küçük bir azınlık ise kabul etmiş gibi yaparak Kripto Yahudiliği benimsedi. Granada’da ise Granada Antlaşması gereği Müslümanlara ilk yıllarda din özgürlüğü tanınmış olmasına rağmen, Müslümanlar tarafından çıkartılmış çeşitli isyanlar dolayısıyla halkın zorunlu Hristiyanlaştırılması başlamıştır. Granadalı Müslümanlara vaftiz olup Hristiyan olma, tutuklanarak tutsak edilme veya öldürülme ile ülkeden sürülme seçenekleri tanınmıştır. Böylelikle bölgedeki Müslüman nüfus neredeyse tamamen Hristiyanlaştırılmıştır.  Ancak, Moriskolar olarak da adlandırılan bu grubun bazı üyeleri gizli bir şekilde İslam inancını korumuştur. Roma Engizisyonu, Roma Katolik Kilisesi’nin savunduğu öğretiyi korumak için Papa III: Paulus tarafından 1542’de kuruldu. Genel olarak Kalvenizm’e ve Luthercilere savaş açtı. Roma Engizisyonu, cadılık ve büyücülükle de uzun yıllar mücadele etti. Bir manastıra ya da piskoposun sarayına yerleşen engizisyon sorgucusu, daha sonra halkı kilisede toplayıp uzun vaaz veriyordu. Amaç, yerel halkla ilişkileri sıcaklaştırmak ve onların güvenini kazanmaktı. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Engizisyon#:~:text=)

Pantolonumun iki cebi var, her birinde bir kağıt parçası durur, ben parayı hep sol cebime koyarım… Sağ cebimdeki kağıtta şöyle yazıyor: Ben toz ve külden başka bir şey değilim. Parayı koyduğum cebimde duran kağıtta ise: Ben Tanrı’nın yeryüzündeki görüntüsüyüm, yazıyor. Sefalet ve haksızlıkla karşılaştığımda elimi sol cebime sokuyor ve yardım ediyorum. Tembellik ve uyuşuklukla karşılaştığımda elimi sağ cebime atıyor ve verecek hiçbir şeyim olmadığını görüyorum.

Bilge olmak istemiş, ama hiç politik davranmamıştı. Adil olmak istemiş, ama bilgece davranmamıştı. Diplomatça davranmak istemiş, ama ürkeklik göstermişti.

İyi’nin değerinin anlaşılabilmesi için Kötü’nün kendini göstermesi gerekiyordu.

Rahip ise kalabalığın susmasının iyiye de kötüye de işaret edebileceğini biliyordu, çünkü susmak mutlaka onaylamak anlamına gelmezdi, çoğu kez anında tepki verme konusundaki yetersizliğin kanıtıydı.

Hepiniz aynı anda ateş edecek, ama hiçbiriniz hangi silahlarda mermi bulunduğunu, hangilerinde bulunmadığını bilemeyeceksiniz. Böylece hepiniz masum olduğunuza inanabilirsiniz.

** Menhir: Fransa ve İngiltere’de bulunmaktadır. Bunlar 10-12 metre yüksekliğinde dev taşlardır. Menhirlerin çoğunun mezar taşı olduğu ispatlanmıştır. Büyüklükleri sebebiyle de, sanki canlıymışlar gibi halk masallarına konu olmuşlardır. İlgili efsanelerde menhirler doğarlar, büyürler, dans ederler ve ağlarlar. Bazı menhirler tarihi bir hatırayı sonsuzlaştırırlar. Menhirler, toprak sınırlarını belirtmek için de kullanılmış olabilirler. Menhirlerin dikilme sebeplerine en uygun açıklama ise, bunların ilkel idoller, yani dini semboller olduklarıdır. Genel olarak yalnız duran menhirler, bazen bir çizgi üstünde dizilmiş de olabilirler. Daire şeklinde dizilmiş olanlar, belki dini anıtlar ya da kurban sunaklarıydı. Cromlech (Kromlek) denilen bu dizilerin yönleri yıldızlara göre olduğu için,  güneş tapınağı da olabilirler.   (https://www.turkcebilgi.com/menhir)

Yanılıyorsunuz peder. Siz cennetteydiniz ama bunun farkında değildiniz. Dünyada pek çok insan da böyledir. Mutlu olmayı hak etmediklerini sanarak en büyük sevinci bulabilecekleri yerlerde keder ararlar.

Sevip de karşılığında sevilmeyi beklerseniz boşa zaman harcamış olursunuz.

Savinus ile Ahab’ın benzer eğilimleri vardı; İyi ile Kötü, o iki adamı ele geçirmek için savaşmışlardı, dünyadaki bütün insanlar için savaştıkları gibi. Ahab, Savinus’un kendisine benzediğini anlamıştı. Her şey bir özdenetim sorunuydu. Ve insanın nasıl bir karar vereceği sorunu. Başka bir şey değil.

** Spoleto Aziz Sabinus/Savinus (300 ?): Hıristiyan Piskopos. Roma İmparatoru Diocletian tarafından zulüm edilerek şehit edildi. Efsaneye göre, Etruria ve Umbria valisi Venustian, Sabinus ve diyakozlarını Assisi’de tutuklattı. Diocletianus’un emri, tüm Hıristiyanların , mülklerinin devlet için ele geçirilerek tanrılara kurban vermelerini veya ölüme gönderilmelerini gerektiriyordu. Venustian, Sabinus’un inancıyla alay etti ve onu insanları ölü bir adama ibadet etmeye yönlendirmekle suçladı. Sabinus İsa’nın Üçüncü gün ayağa kalktığını söyledi, Venustian onu aynı şeyi yapmaya davet etti. Sabinus’un elleri kesildi. Diyakozlar büyük korku içindeydiler ama Sabinus onları inançlarına bağlı kalmaya teşvik etti ve demir kancalarla parçalandıktan sonra öldüler. Diyakozlarının şehit olmasından sonra hapishanede, Serena adında bir kadın tarafından bakıldı. Hapishanedeyken kör doğmuş bir adamı iyileştirdi. Venustian tedaviyi duydu ve Sabinus’tan kendi gözleri için bir tedavi aradı. Sabinus valiyi iyileştirdi ve onu Hıristiyan yaptı. Venustian daha sonra Sabinus’u barındırdı. Bunu duyan Maximianus Herculius, tribün Lucius’a konuyla ilgilenmesini emretti. Lucius, Venustian, karısı ve iki oğlunun Assisi’de kafalarını kestirdi ve Sabinus’u Spoleto’da ölümüne dövdü. (https://en.m.wikipedia.org/wiki/Sabinus_of_Spoleto)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: